Akılcılık (Rasyonalizm) Nedir, Ne Değildir?

Bilindiği gibi akılcılığın, rasyonalizmin kurucusu bu bilim alanının metodolojisini (metodculuk) kuran Descartes (Dekart)’tir. (25)Rasyonalizme kadar felsefede tek bir kural vardı: Mantıklı düşünmek. Bu özellik, Aristo’nun mantık kuralı idi. Önce Aristo’nun mantığına baktığımızda gördüğümüz şu­dur: Aklı, mantık kuralına bağlamak ve düşünceyi mantığın kuralı’na göre yürütmek… Mantığın baş kuralı ise şuydu: Dedüksiyon -Endüksiyon: yani bir yargıya varmak için ya tikel­den tümeli ispatlamak; ya da tümelden tikeli ispatlamak gerekirdi. Bunun Arapçası; ya enfüsten afakı ispatlamak, ya da âfaktan enfüsü ispatlamak gerekirdi. Şöyle ki; ya enfüsten tek tek nesnelerden başlayarak tüm nesneleri ispatlamak ya da tüm nesnelerden başlayarak parça parça nesneleri ispatlamak… Bunun bir adı da cüz, tikel (parça), kül (tümel); Fransızcası da, subje-obje.

Aristo’dan, Dercartes’a kadar felsefenin tek kuralı, bu mantık kuralıydı. Yani “mantıklı düşünmek”.

Bir nevi düşünceyi, mantık kuralının mahkumu kılmak. Aristo mantığının kuralına göre olmayan bir düşünceyi “bilimsel olsa dahi” kabul etmemek… Örneğin bir bilgin, düşün­celeri sonucu bir gerçeği bulsa ve bu düşüncesi bilimsel olarak pratikte ispatlansa bile; eğer O bilginin düşüncesi Aristo’nun mantık kuralına göre yapılmamışsa O bilginin düşüncesi felse­fecilere ve İslam’da bir nevi felsefe olan ‘kelâm‘cılara göre düşünce sayılmaz. İşte mantıkçılık bu kadar katıdır! Onlarda, Aristo mantığı vazgeçilmez kuraldır. Olmayınca, olmaz.

( 25) Rene Descartes (1596- 1650) Ünlü Fransız düşünürü ve bilginidir. Gerçek bilgiye varabilmek için her şeyden kuşkulanmak gerektiğini Savunan Descartes, bu durumu “Düşünüyorum. O halde varım” şek­linde özetlemiştir. Descartes, Matematiğin dayandığı ilkeler gibi, Tanrı kavramının da doğuştan zihnimizde var olduğunu kabul ediyor. Ona göre, “Böyle mükemmel bir varlığı, mükemmel olmayan insanın du­yumları ile anlaşılmasına imkân yoktur”. Dolayısıyla, doğuştan zihni­mizde var olan bu varlığın, gerçekliğine de inanıyor, (Hayat Ansiklope­disi, Descartes Maddesi).

Descartes’te da bunu görüyoruz: O da metodolojiyi kuruyor ve onu düşünceye esas kural olarak alıyor. Yani “Metotlu düşünmek…” O da endüksiyon ve dedüksiyonun yerine analiz ve sentez kuralını getiriyor.(26) Analiz, yani bir şeyi bileşim­lerine ayırmak. Sentez ise; bileşimleri tekrar birleştirmek, bü­tünleştirmek. Bunun Arapçası ise tahlil ve terkiptir. Yani par­ça parça nesneleri kümeleştirmek, ya da kümeleri tekrar parça­lamak…

Böylece Abbasiler zamanında Aristo Mantığı’na göre ge­liştirilen felsefe, 12. yüzyıldan sonra Avrupa’ya geçiyor. Ora­da 2-3 yüzyıl hakim olduktan sonra yerini Descartes’in ‘Metodik düşünce sistemi’ne bırakıyor. İncelediğimiz zaman Aris­to’nun Mantığı ile Descartes’in Metodolojisi arasında esasta bir fark olmadığını görürüz:

‘Mantıklı düşünce’nin yerini ‘metotlu düşünce’ alı­yor. Ve Descartes’ten sonra bir nevi Felsefe ilminin yerini de ‘Rasyonalizm (Akılcılık) alıyor.

Felsefe ve Rasyonalizm, fiziki ilimlere çok fayda sağ­lamış; deneysel bilime katkıda bulunmuş, laboratuarda çalış­maya yönelik işlevleri hızlandırmıştır. İnsanlığa sunulan bu­günkü teknolojinin doğmasına neden olmuştur. Çünkü madde tahlil, yani analiz edilmek suretiyle eşyanın (nesnelerin) aslı­nın (cevherinin) ne olduğu ve nesnelerin hangi elementlerden oluştuğu öğrenilmiştir. Bu yolla Kimya, Fizik, Tıp, Aritmetikilimleri çok gelişmiştir. Bu oluşuma, dünya-bilim literatürün­de “pozitif ilim” denilmiştir. Kesin, gerçek bilgi, deneysel bilgi anlamınadır.

Bugünkü pozitif bilimin gelişmesinde Aristo Mantığı’nın ve Ona dayanarak Abbasiler Dönemi’nde İslâm feylezof ve Kelâmcıların geliştirdiği Felsefe ve onun neticesi bilimsel buluşlar; ayrıca Descartes’in metodolojisi ile Avrupa’da geli­şen bilimlerde (Descartes’in metodolojisi’nin) büyük katkısı vardır. Bu bir gerçektir. Rasyonalizmin (Akılcılık) getirdiği ‘Analiz’ ve ‘Sentez’ kuralı bugünkü teknolojinin bu kadar ge­lişmesinin sebebidir.

(26) Bkz. Descartes,”Discourse de la methode” (Usul üzerine nutuk).

Ancak bu ‘Analiz’ ve ‘Sentez’ kuralını Felsefe ve Zihin için de kullandığımız zaman, aklı da bir laboratuar deneyiminin sıkıntısı içine sokmuş oluruz. Bu durum, aynen “Aristo Mantığı”nın, ‘mantık kuralı’ gibi “aklı” sıkıntıya sokar. Aklın serbest düşüncesini Mantığın ve Metodolojinin ‘katı kuralları’nın cenderesine alır. Çünkü Mantık ve Metodolojiye göre düşünmek; bunun adını Mantık ve Rasyonalizm-Akılcılık koymak; Aklı ve Düşünceyi sıkıntıya sokmak olur. İşte bu rasyonalizm ya da akılcılık, Avrupa’da yüzyıllar­ca Felsefe’ye ve Zihin’e de hakim olmuştur. Bunun sonucunda Felsefe ve Zihin, “Fizikötesi” gerçekleri de ‘Mantık’ ve ‘Metodoloji’nin kurallarıyla izaha çalışılmıştır.

Halbuki Akıl; ancak madde âlemini düşünür ve araş­tırır. Ancak ‘fiziki âlemin’ gerçeklerini çözer ve çözmeye devam etmektedir.

Madde ötesi’ne gelince; Fizik âlemi’nin bittiği yerdeki “Metafizik (Mânevi)” gerçekleri çözemez ve çözememiştir. Çünkü bir yerde Aklın da bir kapasitesi, bir “sınırı” vardır. “Sonsuzu”, “Madde ötesi”ni çözme, anlama gücü yoktur.

 

İşte Aklın bu sıkıntısını gören Kant (27) bu nedenle aklın bizzat kendisini incelemeye almış ve onun tenkidini (eleştirisini) yapmıştır. Ve Kant’tan sonra Felsefe’ye yeni bir boyut gelmiş; “Akıl her şeyi çözer” fikrinden vazgeçilmiştir. Çünkü “katı Akılcılık” o derece tabulaştırılmıştır ki; gerçeği bilmek için akıldan başka hiçbir araç yoktur iddiasına kalkı­şılmıştır. İşte bu noktada Kant, “Aklın Tenkidi”ni yaparak; Aklın ‘Madde ötesi’ Felsefi gerçekleri çözemeyeceği ve Aklın “Mutlak Gerçeği” çözemeyeceğini; Akıl için birçok gerçeğin “giz” olarak devam edeceğini vurgulamıştır.

 (27) İmmanuel Kant, (1724-1804)Tanınmış Alman filozofudur. l781’de “Saf Mantığın Tenkidi” adlı İlk eserini tamamladı. Bu eser son iki yüz­yıl içerisinde yayınlanan felsefi eserlerin en önemlisi sayılır. (Hayat Ans. Kant Maddesi’nden).

Çünkü Madde ötesi gerçekler, doğanın ve eşyanın (nes­nelerin) aslının ya da özünün (mahiyeti) ne olduğu; Fizik âlemi’nin bittiği yerde ne çeşit bir âlem olduğu; yani Metafizik âlemin gerçeğinin nasıl olduğu ve olacağı… Madde ötesi haya­tın nasıllığı (Ruh, Melek, Cennet…)gibi… Bunları, bu “kısıtlı” Cüz’i Akıl’la çözmenin mümkün olamayacağı; bu konuda Cüz’i Aklın, düşünceyi karıştıracağı.. Metafizik (Mânevi âlem)konularda zan ve tahminlerin (varsayımların) ötesine geçeme­yeceği; bu durumun ise gene bizzat Aklı karıştıracağı veya zorlayacağı bir gerçektir.

Avrupa’da Kant, “Aklın Tenkidi” çıkışı ile; Hegel de “bilimsel diyalektiği” ile bu katı ve ‘aşırı Akılcılığı’ önle­mişlerdir.

Ancak gel gör ki; Türkiye’mizde bir ‘Akılcılık’ tera­nesi almış başını gitmektedir… Akılcılık; ama nereye ka­dar?..

Akılcılık, maddenin bittiği yere kadardır. Madde ötesinden söz etmek, Aklın haddi değildir. İşte şimdi bunun izahını

yapacağız: (28)

Akıl, “Maddi olan” her şeyi çözebilir ve çözmektedir. Zâhir âlemle ilgili konuları anlama, çözme, işleme kudretine sahiptir. Ancak,‘madde ötesi’ ile ilgili konularda kesin yargı­ya ve kesin bilgiye eremez.

Metafizik Gerçekleri: Ruh, Melek, Cennet… Ve nasıllıklarını, niteliklerini… Tanrı’nın nasıllık ve Sıfatlarını (nitelik­lerini) bilemez.Mutlak Gerçeği çözemez. Tanrı, insanlara (beşere) verdiği ‘Akla’ bu gücü vermemiştir. O nedenle de “Zâtı, Sıfatı ve Madde ötesi Alemi” de bilmemiz ve O Mânevi (Ruhani) bilgilerden de mahrum olmamamız için “İlâhi Me­saj”ını göndermiştir. Ve buna İnsan-ı Kâmil’i (Kudsi-Kutsal Ruhu taşıyan) görevlendirmiştir. Ki bunlara “Rabbaniler, Ruhbaniler (Büyük Mistikler)” denir.

(28) Ayrıca Bkz. “İslâm’da Mezhepler Ve Yükseliş- ‘İslâm’da Felsefe, Kelâm ve Tasavvuf ‘ konusu -1988-İzmir” Genel Dağıtım: Doğan Dağıtım-Malatya.

 

Bu Kutsal Ruhu taşıyan İnsanlara “Resul- Elçi, Nebi-Haber Verici, Veli – Mürşid” (29) adları verilmiştir, işte bu Aziz zâtlar aracılığıyla Tanrı, “İlâhi Mesajını” göndermekte ve Madde ötesi -Fizikötesi gerçekleri bildirmektedir. Bu ilâhi Me­sajlar, tetkik edildiğinde; bu Kitaplarda birçok “İlmi Gerçek­lerle” ve çok “düşündürücü” ilginç görüşlerle karşılaşırız.

Kur’an, Tevrat, Zebur ve İncil’de fizik âlemi ve Fiziköte­si âlemle ilgili çok önemli konularla karşılaşırız. Ayrıca 28 İlâhi Mesajcı’nın (30) dışında Havarilerden ve İslâm Tasavvufçulardan da “İlâhi Mesajlar” alırız. Bazı Hıristiyan Mis­tiklerinin ve İslâm Tasavvufçularının; ‘Maddenin-Eşyanın ma­hiyeti (aslı)’ ve “Madde ötesi” konulardaki düşündürücü, hik­metli. Ârifâne sözlerini, yazılarını ve şiirlerini gözardı edeme­yiz.

Bir Muhyiddin-i Arabi’nin Füsus ül Hikem’ini hiçbir feylozof hafife alamamıştır. İbn-i Arabi, aşırı bir “İlâhi Mesajcı”dır. Fizikötesi konularda Aklın rolünü kabul etmez. Ancak “Külli Akıl”la irtibat kuran bir aklın, bir Ruh Sahibi’nin bu gerçekleri “çözeceğini” sürekli vurgular. Tüm Tasavvufçular ve önceden Felsefeci iken sonra Tasavvuf yolunu seçen Muhammed Gazali(31) “Kudsi Ruh’un rolü olmadan Metafi­zik gerçeklerin asla Akılla, Mantıkla, Metodoloji ile çözülemeyeceğini” savunurlar.

Batı’nın Feylezoflarının bir kısmı da bunu savunur. Doğanın gizlerinin çözülemediğini; bunu pratik cüz’i akılla çözümünün mümkün olamayacağını; “Mutlak Gerçeğin” herkesteki akılla bilinemeyeceğini kabul ve tasdik ederler. Descartes da  bunu kabul etmektedir.

 (29) “Veli olan Mürşid” (Kehf -17).

(30) Bkz. Kur’an-ı Kerim’de adı geçen 28 Peygamber.

(31) Bkz. “El Mınkuzu min ed Dalâl – Dalâletten Hidâyete”

 

Halbuki katı Aristo Mantıkçıları ve katı Descartes Metotçuları (Felsefe kültüründe Descartes Metotçularında, Rasyonalistler – Akılcılar denilmektedir); bunlar, Descartes’ten de daha akılcıdırlar. Zira Akılcılık Metodunu (Rasyonalizm) getiren Descartes bile, metafizik gerçeklerin ve Tanrı’nın Hakikati’nin ve “Mutlak Gerçeğin” bu pratik akılla çözülemeyeceğini kabul etmektedir. (32)

İşte bu aşırı akılcılar; maddi -Mânevi her bir kuramın, kavramın, kuralın, cüz’i akıl’la bilinebileceğini; bu arada “Mutlak Gerçeğin” de akılla bilinebileceğini iddia ederler. Ve gerçeğin (Maddi-Mânevi), yani fizik ve fizikötesi gerçek­lerin bilinmesinde ‘Akıldan başka araç yoktur’derler!..

Yapmak istedikleri şudur: Ruh yoktur. Kutsal Ruh’un bi­leceği bir gerçek olamaz. İlâhi Mesaj yoktur. Yani “İlâhi Me­sajcı olan Peygamberleri, Tanrı Kitaplarını ve büyük Âriflerin ve Velilerin ‘Keşfe’ dayanan görüş ve düşüncelerini, bilgilerini’ inkâr ederler”!.. Bunların hepsine birden “dogma” der; bir ka­lemde silip atmak, göz ardı etmek isterler. O dogma dedikleri, “İlâhi Mesajlar” da; yani Kutsal Kitaplar ve Tasavvufçuların Kitaplarındaki görüşler, ‘bilimsel’ de olsa; bilime, pratiğe, akla uygun da olsa reddederler. Bunlar, Akılcı değildirler.

İşte “Akılcılığı” bu şekilde ele alanlar; Tanrı’yı, ya da Tanrı’nın İlâhi Mesajı’nı (Kelâm-ı İlâhi ve Vahy-i İlâhi) ve İlâhi Mesajcıları olan Peygamberlerini ve Tasavvufun Ârif Velilerini “inkâr” eden “Materyalistler”dir bunlar…

Özellikle Türkiye’de “Akılcılığın” çığırtkanlığını yapan basit Materyalistlerdir. Çok okumuş Materyalistler, Onlar ka­dar Akılcı değildirler! En azından insaflıdırlar!.. Kutsal Kitaplarda da, Tasavvufçuların eserlerinde de ilginç görüşler ol­duğunu; hatta bilimsel konular bulunduğunuaçık yüreklilikle söylerler. Ancak, Akılcılık sözcüğünü ağızlarında sakız eden basit Materyalistlerse tam tersine her bir konuda; “Akılcılık,akılcılık efendim… Akılcı… Akılcılık…” der, ondan sonra da Akıllıca bir söz dahi etmezler!.. Bir eser yazmazlar. Sadece söz başına “Akılcı… Akılcılık…” der dururlar..

Ziya Paşa’nın “Ukala geçinir, bir sürü sersem”( 33) diye nitelediği yaratıklardır. Bu basit Materyalistler… Enteller…vb.

 

(32) bkz. Descartes’in 6 Metafizik düşüncesi

(33) “Akılcı; Akıllı geçinir bir sürü serseri-akılsız”.

 

Bir de yaptıkları şudur: Akılla, Akılcılığı birbirine karış­tırıp; ‘kavram karışıklığı’ yaparlar. Sanki her konuda Akılcı olmamak; “Aklı” kabul etmemekmiş gibi… Halbuki Akılcılık, yukarıda açıkladığımız gibi Descartes’ten sonra çıkan bir “de­yim”dir. Descartes’in Metodolojisidir. Yani ‘mutlaka Metotlu Düşünmek’tir her bir konuda… Fiziki konularda da; Fizikötesi, Metafizik konularda da “Cüz’i – bu pratik Akılla” her bir gerçe­ğin; “Mutlak Gerçeğin” de çözüleceğini iddia eden Descartes’çılardır, bunlar. Hayır, yanlış söyledim; Descartes’ten da daha Descartes’çılardır.

Tıpkı eski Aristo Mantıkçıları gibi; Aristo’dan daha “Mantıkçı”lar bulunduğu gibi…

Kur’an-ı Kerim, Tasavvuf ve tüm İlâhi Mesajcılar; cüz’i Aklın Fiziki bilgileri, Fiziki Gerçekleri bilebileceğini; ancak Fizikötesi Gerçekleri, “Külli Aklın”, “Ruhun” bile­ceğini söylerler!… Kur’an-ı Kerim, Sure-i Rum’un 6. Âyetinde bu konuyu açıkça bildirir:

Allah’ın vâdi; Allah’ın vâdinde ihtilaf yoktur. Fakat insanların çoğu bilmez -İnsanların çoğu (ki bunlar, cüz’i -Pratik Akıl sahibidirler) Dünya hayatının zahirini (madde âleminden, maddi tarafını) bilirler. Ancak Âhiretten (maddeötesi -Metafizik) gafil-habersizdirler; cahildirler, bilemez­ler”.

Okuduğunuz bu Âyet, insanlardaki Aklın konumuna ta­mamen bir açıklık getirmiştir. Allah, her şeyin hakkını vermiş; “İlâhi Mesajı” ile bunu, Kur’an’ın yazarı Hz. Muhammed de bildirmiş; O büyük “İlâhi Mesajcı” ise, bu “gerçeği” İnsanlığa “tebliğ” etmiştir.

Âyet incelendiğinde; her insaflı insan, en azından Hazret-i Peygambere birazcık da olsa saygı duyar.

← Önceki

Sonraki →