İlk Secde

Çok acıyıcı Allah adı ile,

 

Allah… Âlem… Âdem…

Allah… Gök… Yer…

Allah… Ruh… Beden (İnsan cesedi)…

Allah ve iki eli…

Allah, Beşeri (İnsanı),

“İki eliyle yaratmıştır”. (Sad-75).

“Muhakkak Ben, balçıktan (Topraktan, çın çın Öten piş­kin topraktan; kiremit ya da fayans gibi) bir, beşer (İnsan) halk (yaptım) ettim. Sonra O’nu düzelttim. Ve O’na, Ru­humdan üfürdüm. Bütün Meleklerim toplu halde O’na ‘Secde ettiler’, iblis etmedi, insan’a secde etmekten yüz çe­virdi. Büyüklendi… Ve kâfirlerden oldu”. (Bakara-34, Kehf-50, İsra:61-65,A’raf-11).

Demek ki iblis’in dışında bütün Melekler, Allah’ın Ruhu üfürülen İNSAN’A secde ettiler. Burada secde edilen, O’ndaki Mukaddes Allah’ın Ruhu ve İlâhi nefesine idi. Yani Allah’ın Nurunadır. Zira Ruh, Zâti Nur’dur. Yoksa “halk”a, yani mahlûk olan insan bedenine, cesedine değildi.Tıpkı hürmet ve sevgiyle meylettiğimiz (yöneldiğimiz) ampul gibi. Ampule olan sevgi ve saygımız, onun içindeki ışığadır.

Melekler, Allah’ın ” Sıfat (nicelik) Nurlarındandır”.

Melekler, bu özelliklerinden dolayı, Âdem’in bedeninin-yapılışını gördüklerinde, özelliklerini anladıklarında, Âlemlerin Rabbi olan Allah’a fikirler ileri sürmeye (niza) baş­lamışlardı.(1) Nizalarının nedeni şuydu: Allah’ın, İnsan’ın be­denini yaratırken, doğanın bütün yaratıklarının özünü, cevhe­rini, elementlerini koyduğunu gördüler. Adem’in, “İlk İnsan”ın toprağı, dünyanın ve evrenin bütün elementlerinden alınarak yoğrulmuş, sonra pişirilmiş, çın çın Öten toprak kire­mit haline getirilmiş, heykeli yapılmış, O’na bitişik bir parça­dan da eşi “Havva” Anamızın heykeli yapılmış, Halk edilmiş, sonra tasfiye (düzeltme) edilmiştir. Diğer bir Âyette

“Vesevvereküm feehsene süvereküm – Sonra şekillendir­dim; şekillerinizi en güzel yaptım “. (Teğabun-3).

Gerçekten de, kâinatta insan yüzünden ve şeklinden daha güzel suret ve şekil yoktur. İşte Melekler, çok güzel yaratıl­makla beraber, İnsan’ın bedenine her türün özünün, özelliği­nin konduğunu; içine her vahşinin, her İyinin konduğunu; ha­murunun bundan yoğrulduğunu gördüler.

(1) “Bir zamanlar Rabbin, Meleklere; Ben, yeryüzünde bir Halife ya­ratacağım” dedi.

(Melekler):”Yeryüzünde bozgunculuk yapacak, kan dökecek birisi­ni mi yaratacaksın?.. Oysa Biz, Seni överek tesbih ediyor ve Seni överek yüceltiyoruz!” dediler. (Rabbin) “Ben, Sizin bilmediklerinizi bili­rim”, dedi.

Adem’e bütün adlarımı (isimlerimi) öğrettim. Sonra Onları Me­leklere sunup: “Haydi, doğru iseniz Onların isimlerini bana söyle­yin” dedi.

Dediler ki: “Sen yücesin(Ya Rab); Bizim, Senin bize Öğrettiğinden başka bir bilgimiz yoktur. Şüphesiz Sen, bilensin, Hakimsin. (Allah) Dedi ki: “Ey Âdem, bunlara Onların isimlerini haber ver; Âdem, bunlara, onların isimlerini öğretince (Allah): “Ben size, Ben gökle­rin ve yerin gayblarını bilirim, sizin açıkladığınızı ve içinizde giz­lediğinizi bilirim dememiş miydim?” Dedi.

Meleklere: “Âdem’e secde edin” demiştik. “Hemen Secde ettiler”…

(Bakara: 30-31-32-33-34).

Sonra İnsan’a fücurun da ilham edildiğini gördüler. (2) Tanrı’nın,

“İnni cailün fi’l ardi halifeten Yeryüzüne bir Halife kılacağım” (Bakara-30)

Dediği İnsana bir nevi itiraz edip, “Ya Rabbi, bu İnsan fesad çıkarır, kan döker”, diye ‘itiraz’ etmeleri bundandır. Yoksa ne bileceklerdi. İnsan’ınfesat – bozgunculuk çıkaracağını ve kan dökeceğini…

İnsan’a, iyi ve kötü’nün hepsinden konulduğunu gördükleri için itiraz ettiler. Ama sonra bu kınadıkları insan’a, Tanrı, kendi Kutsal Ruhunu üfürünce; “İNSAN”daki yüceliği görüp hemen O’nu büyükleyerek, secde ettiler.

İblis (Şeytan), niçin Âdem’e secde etmedi?…

Çünkü Şeytan, Melekler gibi Nur’dan değil; ‘dumansız kızgın ateşten’ yaratılmıştı. Kutsal Ruh ve Melekler ise Nur’dandır.                                               ‘

Ruh, Zâti; Melekler de Sıfati Nurlardır. Sıfati Nur’dan ya­ratılan Melekler; Zâti Nur olan Ruh’taki ‘yüceliği’ gördüler ve O’nu büyüklediler. Secde ederek, Âdem’in şahsında; Allah’ın Zâti Nuru, Kutsal Ruh’un önünde eğildiler. Nur oldukları için; daha “parlak” ve daha “Kutsal”, daha “yüce Nur” olan “Ruh”u gördüler. Nur, Nuru görür:

“Mü’min, Mü’minin aynasıdır“. (3)

Ruh ve Melek, Allah’ın Rahmet ve Faziletindendir. Rahmani’dir. Şeytan ise, ‘Nar-ateş’tir. Ve Cinlerdendir.(4)

(2) “Feelhemeha fücureha ve takvaha… İnsan’a (O’ndaki nefse), fücuru da, takvayı da ilham ettim. Kim fücurdan arınırsa, kurtulur,kim arınmazsa dessa’da (kötülük)’te kalır.” (Şems-8-9-10).

(3) Ebu Hureyre’den Selamet Yolları. C.4, S.650, İst-1973. Ve diğer Ha­dis Kitapları.

(4) -“Kâne mine’l cinni- Cinlerden oldu (İdi)”. (Kehf-50)

 

     Cinler de ateşten yaratılmıştır. Çok kırmızı, kızgın ışıklar neşrederler. Dumansız, külsüz ateştirler.

-“Halakteni minnar…-Beni ateşten, Âdem’i (İnsan’ı) top­raktan yarattın. Bu çın çın öten topraktan yarattığına niye secde edeyim?..” (Âraf-12) diye büyüklendi.

Çünkü kendini ışıklı görüyordu. Nitekim, ateşin de bir ışığı vardır. Topraktan yapılan “Âdem”in bedeninde ‘Işık’ görülmü­yordu. Ancak O’ndaki en parlak ve faziletli ışığı; Tanrı’nın Kutsal Nefesi, Emri olan Zâti Öz Işık (Nur) olan “Pâk Ruhu” görmedi!..

Göremezdi… Çünkü Nar (ateş), Nur’u (Çok parlak, Güneş­ten daha parlak ve aydınlık) görmez. Nur, Nur’u görür. Nar; Nur’u görmez, göremez. Yani İblis mel’un (Şeytan), Âdem’in (İlk İnsan) dışını (bedenini) gördü. İçini (Çok parlak, Melek­lerden çok yüce ve parlak olan) “Tanrı Ruhu”nu göremedi, iş­te bu nedenle Şeytana ‘tek gözlü’ denir. Yani dışı görür, içi görmez.

Şeytan, Cinlerin çoğu ve vahşiler; Allah’ın ‘Kahır Sıfatı’ndan. Cebbar İsmi ile yaratılmıştır. O nedenle Şeytan, kendi­ni kuvvetli görür. Nâri olduğu için kendini ışıklı görür ve kız­gındır. O’nda iyilik, merhamet, hilim-yumuşaklık yoktur.

Allah’ın Zâtı (Vücudu) bir, fakat Eli iki ‘dir..

Anlamı; “Bir” olan Vücudun, “iki Sıfatı” vardır. İki El’den maksat, Allah’ın Sıfatları’nın iki kategoride toplandığı­dır. Buna ‘Celâli’ ve ‘ Cemâli’ Sıfatlar denir (Kahri ve Rahmani de denir).

Biliniz Allah muhakkak Şedidü’I ikab (Çok şiddetli ve öfkeli) dir”.(Maide-98)

Ve Allah Gafururrahim (Çok merhametli; acıyıcı ve ba­ğışlayıcı affedicidir)”. (Maide-98)

İşte tüm doğa bu “İki Sıfat”tan; Tanrı’nın İki Eli ile yara­tıldığından, doğada bir ‘düalizm-ikilem’ ve bunun neticesi, çe­lişkilerin sürtüşmesi, büyük bir savaştır. İşte “Gerçek Diya­lektik” budur:

Kadim Vücud, Allah’ın Zâti Zamiri Bir ve Tek; Eli îki’dir. Yanî Tanrı’nın Sıfatları ikidir:

Kahir-Lütuf, Celal-Cemal, Şiddet-Merhamet… İşte bu kar­şılıklı zıtlıklar, Tanrı’nın Sıfatları’dır. Zıtlar ise sürtüşür ve sonsuz bir savaş yaparlar…

Sonra bir taraf, öbür tarafa hakim olur. Bütünleşerek (sentez yaparak), yaşam devam eder. Ancak Allah diri ve Fail -iş gören olduğundan; doğa, her an değişir

“Külle yevmin hüve fi şa’n Allah, her an bir Şan’da, Biri işte bir faaliyettedir“. (Rahman-29)

“Tekâmül’ de bu Âyetin sırrındandır!..

Sonra bir zaman; sulh, düzen devam eder. Ama gizli savaş devam ettiğinden, sentez – Bütünleşme bozulur, (analiz). Tek­rar aleni – açık savaş başlar. Tekrar bir taraf, bir tarafa hakim olur. Tekrar düzen kurulur. Sulh (barış) içinde yaşam devam eder.

Ve sentez-Analiz; bütünleşme-bozulma (savaş-sulh, tek­rar savaş, tekrar sulh-barış) sonsuza uzar gider

Bir süre bu savaşın durduğunu varsayarsak; o zaman doğa, toplum ve İnsan düşüncesi donar, ‘tekdüze’ olur. Felsefe durur, ilim durur, araştırma durur; gelişme durur. Tekdüzelik, yaşamı çekilmez eder. Sonunda, her canlı kendi kendini öldürür. Ken­di kendini yok eder.

İnsan sonsuz heyecan ve umutlu ilerleme, yükselme arzu­suyla yaşar. Olgunlaşma, aydınlanma, tekâmül de bu suretle olur.

Diyalektiğin özü, “Lahuti”dir; “İlâhi”dir. Bu güçlü ger­çeği, Kuran-ı Kerim, 1400 yıl önce bildirmiştir:

-“Allah bir, eli iki”.Tanrı, hem şiddetli (Kahri); hem mer­hametli (Rahmani)

-“Zü’lcelâli ve’l ikram – Celâl-Kerem sahibi“. (Rahman-78)

Cemali: Doğadaki ve insandaki tüm güzellikler…

Celâli : Doğadaki-bitki, hayvan ve insandaki tüm vahşet­ler, çirkinlikler…

İyiler-kötüler, zalimler-mazlumlar, sömürülenler-sömürenler… Ve bunların bitmez tükenmez sürtüşmeleri, kavgaları, se­vişmeleri, dövüşmeleri, sulh yapıp tekrar savaşmalar, didinmeleri; ağlamaları, gülmeleri… Hayat da budur işte! Ama Tanrı ve iyi insanlar, bu gerçeği bilmekle beraber, hep ‘Âdil’ olan­dan ‘Güzel’ olandan ve ‘Barış’tan yana tavır koymuşlardır,

Hakkın rızası, iyilikten yanadır. Ama gel gör ki; kötüler her zaman çoğunlukta oldukları için; genelde hep kötülük, zu­lüm, şiddet, baskı, sömürü önde gitmiştir.

İşte Yunus babanın ve Niyazi Mısri hazretlerinin aşağıda okuyacağınız dizeleri; hep bu “dualizmi-ikilemi” (çelişkiyi) vurgulamaktaydı. Tâ 300 – 600 yıl evvelinden; doğadaki toplumdaki-insandaki bu İlâhi diyalektiği”dile getirmekteydi.

Yunus’un;

“Cümlenin Hâlıkı bir’dir;

Neden bazısı gafildir (inkârcıdır-kötüdür)?..

Bu ne hikmet, bu ne sırdır;

Bilen gelsin bu meydana!..”

Herkesin yaratanı-ustası, bir tek Allah’tır

Niçin bazıları habersizdir, yani inkarcı ve kötüdür?..

Bunun nedeni hikmeti, sırrı, gizi nedir?..

Bilen bilir; bilmeyen ne bilir. Varsa gelsin meydana!..

Yani Usta bir. Eli ikidir. Bir elinden iyiler, bir elinden kö­tüler zuhur etmektedir. Rahmani elinden iyiler, Kahri elinden kötüler.

 

Niyazi’nin;

Tecelli eyler daim, geh Celâli, Cemâlinden;

Birinin hasılı Cennet, birinden niran (ateş) olur peyda!

Nerede bir gül olsa; yanında har (diken) olur peyda!

Bu sırdandır ki, bir yerde Kâmil (Resul, Nebi, Ve­li, Ârif)

Zuhur etse

Kimi inkâr eder ânı, kimi ikrar olur peyda!..”

Bir tek Vücud-u Mutlak olan (Zât-ı Hak) her an tecelli ediyor beliriyor.

Fıskiyeli havuzun fışkırdığı gibi;

-“O her an bir şandadır (Bir işte, bir faaliyette)” (Rahman-29) Âyetine telmih (5) yapıyor. Ve daimi olan Tecellisi bazan Celâlinden (Kahri), bazen Cemâlinden (Rahmani) oluyor. Bunun tezahürü, yani görüntüsü ise doğada, toplumda ve insanda iki olgu oluşuyor: Ya Cennet (Bahçeler, güzel çiçekler-yani iyilikler, güzellikler, sevgi, saygı, barış,-dirlik düzen yardımlaşma, adâlet). Hepsi Cemâlinden, Rahmetinden…

Ya da Celâlinden (Kahri) oluyor. Yani kötülükler, çirkinlikler (düşmanlıklar, kıskançlıklar, savaş, fesat-anarşi, acımasızlıklar, haksızlıklar, şiddet, kavga-döğüş…) tüm kötülükler… Bunların da hepsi Celâlinden (kahrından).

-“Zülcelâli ve’likrâm-Allah; Celâl-şiddet sahibi ve ikrâm sahibidir“. (Rahman-78)

-“Va’lemu ennellahe şedidü’l ikâbi veennellahe ğafurürrahim- Biliniz! Muhakkak Allah çok şiddetli-öfkelidir (ve yine biliniz) muhakkak Allah, çok çok Merhametli (acıyıcı, halim) ve çok bağışlayıcıdır (affedicidir).”(Maide-98)

Ve Niyazi devam ediyor:

“Nerede bir gül dalı olsa; aynı gül çubuğunda diken meydana gelir”.

Hani, “Dikensiz gül olmaz”; “Gülü seven, dikenine katlanır” Türk Atasözleri meşhurdur.

Bu nedenledir ki; nerede bir “Kâmil-Ârif Kişi meydana çıksa, (O gül gibi; gül sevenler de olur, gülün yanında dikenler de olur) insanlarınbir kısmı O Aziz İnsanı ikrar-kabul-tasdik eder; bir kısmı da inkâr eder.

 (5) Telmih: Anlatılmak istenen bir şeyi söz arasında dolaylı olarak anlatma, açıkça söylememe

İşte bizim fikir babalarımız, Tasavvuf Erbabı (Ki tüm Tasavvufçular bu gerçeği vurgulamışlardır) böyle akıllara hayret verecek şekilde; daha Hegel’ler, Marks’lar, Engels’ler doğma­dan yüzlerce yıl evvel açıklamışlardır. “Gerçek Diyalekti­ğin” habercisi Kur’an ve O’nu insanlığa sunan Hocayı Âlem Hazreti Muhammed Mustafa ve bu ilimlerin gerçek izahçısı “İlmin Kapısı, Şâh-i Velâyet Aliyyel Mürteza” ve ‘OHidâyet Yolu’nun İmamı (Hazreti Ali Veliyullah)nın Tarikat ve Tasavvuf Yolu’nda yetişen Ârif, Alim, Aziz, Veliler olan Tasavvuf Pirleridir.

Ayrıca Niyazi Mısri;

Niyazi taht-ı Ba’da nokta oldu,

Ali’nin sırrına olalı mahrem”.

İşte bakınız, büyük Ârif ve Tasavvufçu Niyazi Mısri haz­retleri ne söylüyor?.. Evliyaların, Âlemlerin, Âriflerin ve muttakilerin İmamı, Şahı ve Seyyidi olan İmam-ı Ali’yi nasıl tanı­yor ve nasıl takdir edib; O yüce Şahın, yüceliğini ne güzel ifa­de ile vurguluyor. Allah, O’ndan razı olsun!..

Çünkü Hazreti Şâh-ı Velayet, Cenab-ı Haydar bir sözünde şöyle buyurdu:

“Tevrat, Zebur, İncil; ‘Kur’an’da gizlendi. Kur’an da, Sure-i ‘Yâ Sin’de’ gizlendi. Sure-i Yâ Sin, ‘Fatiha’da; Fati­ha da, Sure-i ‘İhlas’ta (Kulhüvallahü Ehad) gizlendi. İhlas-ı Şerif Suresi de ‘Besmele-i Şerifte gizlendi. Bismillahirrahmanirrahim de Besmele’nin ‘Ba’ harfinin altındaki ‘Nok­ta’da gizlendi”.

Ve “Ene noktatün taht-ı ba – Ba harfinin altındaki O nokta benim”.

“Niyazi taht-ı Ba’da nokta oldu!” -Niyazi, Ba harfi’nin al­tındaki Nokta oldu; Nokta’ya dahil oldu” Hangi nedenle?..

“Ali’nin Sırrı’na olalı mahrem!.. -Ali’nin Sırrını-gizini çözünce…”

İşte Tasavvufta, “Nur-u Ahmed, Sırr-ı Ali” dedikleri; ‘Ya Rabbi Nur-u Ahmed, Sırr-ı Ali hürmetine “diye duala­rında tanımladıkları Sır-giz, hep Zât-ı Ahad’in, Nur-u Ahmed Aleyhisselam; Kur’an kendisi olan Resulullah’ın Kardeşi, Ali ibni Talib hazretleridir.

On sekiz bin Âlemin Sultanı Muhammed Mustafa buyurdu:

“Ali, Kur’an iledir; Kurran , Ali iledir”.(6)

“Hak, Ali iledir; Ali de Hak iledir”. (7)

“Ali, benden; Ben, Ali’denim”.(8)

“Ben, İlmin beldesiyim; Ali kapısıdır”. (9)

“Benim dostluğum, Ali’yi sevmekle mümkündür.”(10)

Peygamber sözleri hep Hazreti İmam’ın bu sözünde gizli­dir: “Ene nokta’tün taht-ı Ba”. “Ba harfinin altındaki Nokta, Benim!”

İşte Sırrı Ali, Sırrı Huda, Nur-u Ahmed budur.

Bakınız Pakistanlı Mutasavvıf Şair Muhammed İkbal, “Es­rar ve Rumuz” adlı eserinde ne söylüyor:

“Allah, Allah!.. Ebu’l Hasan (Haydar-ı Kerrar İmam Ali k.v.), Ben Besmele’nin ‘Ba’ harfi’nin altındaki Noktayım!.. Al­lah!.. Allah!.. Hayretlere düşüyor… Seyha çekiyor!.. Cezbele­niyor!.. Her türlü övgüye hakkıyla lâyık. “İlmin Kapısı” nın bu sözü karşısında. Allah hepimizi bu sırra; Sırrı Ali’ye mah­rem ede!.. Hazreti Şah’ ın ilminden yararlandıra… O’na Selam Olsun!..

(6) Hz, Ümmü Seleme Annemizden; Taberâni, Feyzü’l kadir, C.4, S356.

  (7) Hz. Peygamberin Dilinden Dört Halifesi, Terc. A.Fikri Yavuz, S.259, Sönmez Neşr., 1981-İst.

(8) Aynı eser, S.244, 247, 254.                        /

(9) Hz. İbn Abbas’dan; Tirmizi, Sahih, C.2, S.399.

      Hz Câbir’den. Suyûti, Camiussağir, C.1, S,108.

(10) Hz. Peygamberin Dilinden Dört Halifesi, Terc. A. F. Yavuz, İbn Abbas’dan; S. 261. Sönmez Neşr. 1981-İst.

Ve sizlere büyük Mevlevi Piri, dedesi, Sultanı; Şeyh Galib’den, Hazreti imam Ali’yi nasıl tanıdığını beyan eden bir şiir takdim ediyorum:

“Ey mazharı, hem muzhiri esrar Ali ! (11)

İsna Aşrın (On iki İmam’ın) hayline Serdar Alî;

Bunun üçü Hüseyn-i Musi-i, Cafer’dir,

İkisi Hasan, üç Muhammed, çar (dört) Ali!..”

                                         Şeyh Galib, ‘Hüsn-ü Aşk’ı yazan.

Bir de Gaziantepli Enderi Dede’den;

” Enbiyalar Serveri, yani Muhammed Mustafa,

  Taht-ı Ba’da Nokta’dır, Zât-ı Aliyyel Mürteza ! (12)

 

(11) Mazhar: Yansıyan. Sırlar kendisinde görünen.

Muzhir : Yansıtan. Sırları yansıtan; gösteren. Yani hem ışığı

kendine çeken, hem de ışığı karşıya yansıtan, ayna gibi.

Hem esrara (gizlere) mazhar, hem de esrârı (gizleri) iz­har eden. Hem tüm sırları biliyor; hem de tüm sırları öğ­retiyor. Tabii erbabına; Hakka dost olanlara…

Edeb Ya Hu!…

(12) Enderi Baba, Gaziantep Bektaşi Tekkesi’nin son Piridir.

← Önceki

Sonraki →