Her şeyin kaynağı

Salik, herşeyin Allah’tan geldiğini bilmeli.

 

 

-“Köl küllü’n min indillah – De ki! Hepsi Tanrı katın­dan”. (Nisa-78).

Bu Âyet, herşeyin Tanrı katından olduğunu apaçık bildirmektedir. Tanrı bir, eli ikidir:

-“Yedeyillah – Tanrı’nın iki eli” (Hucurat-1). Yani “vücut bir1*, niceliği “iki”dir; Celâl, Cemal.

    -“Zül Celâli ve’l ikram”. (Rahman-27,28).

Yukardaki gerçeklere dayanarak bu konuya, Allahu Taala’ya sığınarak gireceğiz:

Yukarıdaki ilk Âyet, herşeyin Tanrı katından olduğunu bildirmektedir. Ancak aynı Âyet, “Siz sözü” yani Tanrı Sözünü “niçin anlamak istemiyorsunuz?” Sorusunu sorduktan sonra; aynen,

-“Ma esabeke haseneti’n feminallah vema esabeke seyyieti’n femi’n nefsike – Sana bir iyilik isabet ederse Tanrı’dandır. Eğer sana bir kötülük isabet ederse, nefsindendir”,

(Nisa-79)

buyurmaktadır. Şimdi, bu konu nasıl halledilecek?..

“Hem hepsinin Tanrı’dan olduğu” söyleniyor; hem de “iyiliğin Tanrı’dan, kötülüğün de nefsimizden   olduğu”

açıkça ifade ediliyor.

Bu konuda Peygamber (a.s.v.)’den az bir zaman sonra, ulemamız birbirine düşmüştür. Bu tarihi bir gerçektir. Biz bu tartışmalara (pek derinliğine) girmeyeceğiz.

Kısaca tartışma şudur:

Ehl-i Sünnet, “Orta yolu seçiyor”:

     “Hem irâde-i Külli’yi, hem de irâde-i cüzi’yi kabul ediyor”. Dolayısıyla, “hem Kadere (Takdir-i Îİâhiyeye) inanıyor, hem de kişinin sorumluluğunu kabul ediyor”.

İmam-ı Hasan el Basri, bu yolun “Baş Üstadı”dır. (118)

Kader konusunda mantıkçı bilginlerden Eş’ariye ve Ma-turidiye; Tasavvufculardan Cüneydiye ve Bestamiye, Ehl-i Sünnet anlayışını kabul etmiştir. Hasan el Basri Hazretlerin­den ayrılan diğer Mutezile de mantıkçıdırlar. İkiye ayrılıyorlar: Cebriye, Kaderiye.

Cebriye: Yukarıdaki Âyetin baş kısmında ısrar etmiş ve büyük tartışma açmıştır. “Hepsi Tanrı’nın katından” cümlesini “mutlak” kabul etmiştir. Bunun için felsefeye girişmiş; “Kul fiilînin halikı (yaratıcısı) değildir” hükmünde ısrar ile Cüz’i İrâdeyi “red ve inkâr” yolunu tutmuştur.

      Kaderiye: Aynı Âyetin son kısmında ısrar ile tartışma açmış”İyilik Tanrı’dan,kötülük nefsindendir” cümlesini mutlak kabul etmiştir. Kaderiye, felsefeye pek yanaşmamıştır. Tanrı’nın “mutlak Adaletini” savunmak yoluyla, l!İrâde-i Külliye”yi “red ve inkâr” yolunu tutmuştur.

Kaderiye,Tanrı’yı “mutlak tenzih”; Cebriye, Tanrı’yı “mutlak teşbih” etmek suretiyle Kaderiye “İfrata“, Cebriye “tefrite” düşmüştür.

Kaderiye Tanrı’yı tenzih edeyim derken, Tanrı’nın “Hâlık, Fa’al ve Rab Sıfatlarını” inkâr etmiş oluyor.

Cebriye Tanrı’yı teşbih-tenzih edeyim derken, Tanrı’nın “Âdil, Müstağni, Küddus ve  Sübbuh Sıfatlarını” inkâr etmiş oluyor.

Ayrıca Cebriye’den, Bâtınılik; Kaderiye’den de Zâhirilik

fikirleri doğuyor.

Ehl-i Sünnet’in tutucuları ise Kader Meselesinde Cebriye’ye (Bâtıniye) yaklaşıp; “Âmentü”nün altıncı umdesine, “Hayrihi ve şerrihi minallahi – Hayır da, şer de Allah’tandır” şerhini (açıklamasını) ekliyor!

Maneviyat konusunda da; “Mânevi Tasarrufu inkâr eden Kaderiye’ye (Zahiriye’ye) yanaşıp, Hakkın Emri olan Kutsi Ruh ve Meleklerle Rabbın, insanı ve âlemleri tasarrufu­nu kabul etmiyorlar. Kutsi Ruhu taşıyan Peygamber ve Mânevi Vârislerinin, yani İnsan-ı Kâmil’lerin Ruhuna “rabıta” ile Tanrı’ya Ruhun yaklaşması ve yücelebileceği-ne; ayrıca“nefisle cihad” ile ahlâkın güzelleşmesini temine çalışan “Tasavvuf Yolu”nu inkâra sapıyorlar.(l19)

Var, sonsuzdur. Var’ın kenarı olmaz. Tanrı Varın kendisidir. Eşya (nesneler), “Mutlak Varlık” kendisi olan Tanrı’nın belirtisidirler (Taayyünü). Denizin üstündeki köpükler gibi…

Ondan gelir, O’na dönerler…

Tanrı’nın kenarsızlığı, O’nun “eşsiz Bir” olduğunun ispatıdır. Çünkü iki sonsuz varlık olamaz!

     Sonsuzluk Tanrılıktır.

     –‘İlk ve Son, Dış ve İç O Tanrı’dır.” (Hadid-3). Âyeti, bunun delilidir.

-“Vâlemu ennellahe şedidül ikâbi ve ennellahe Gafuru’r Rahim – Biliniz! Tanrı, çok şiddetli ve Öfkelidir ve yine bili­niz Tanrı, çok bağışlayıcı ve acıyıcıdır!” (Maide-98).

Ayrıca,

-“Zül Celâli ve’l ikram – Tanrı çok Celalli ve çok Kerimdir. (Rahman -78)

Yine Tanrı,

      -“Hiçbir şeyi dişisiz (negatifsiz) yaratmadım“(120) buyurmaktadır. İşte doğadaki zıtlıklar, bu Âyetleri apaçık göstermektedir.

Doğaya baktığımız ve analiz (tahlil) ettiğimizde görürüz ki; Mutlak Varlık, bir tanedir ve sınırsız, sonsuzdur. Artı son­suz, eksi sonsuz…Mutlak (kesin) olan budur. İzafiye(görece­lik), ariyettir. Yani ” ezeli” değildir. “Muhdes“dir.

      Sonra­dan, fakat “Mutlak Var” dan ihdas (peyda) olmaktadır.Doğadaki zıtlıklar, atomdan en büyüğüne kadar apaçıktır. Hepsinde bir pozitif ve negatif vardır. İşte atomdaki proton ve elektronlar!..

Elektrik akımındaki negatif ve pozitif akımlar. Gece-gündüz, dişi-erkek, sert-yumuşak, zâlim-mazlum, iyî-kötü, güzel-çirkin, şer-hayr… Hep bu “Mutlak Varlık” kendisi olan Tanrı’nın “Celâli ve Cemâli” iki sıfatından ve onların te­cellilerinden (belirme, görülme) olmaktadır.(121)

Fiziki âlemde olduğu gibi, metafizik âlemde de bu böy­ledir: İç âlemde de Kudsi Ruh, Melekler, Cemâli ve Rahmani­dir. İblis, cinlerin bir kısmı ve sonradan kirlenen habis Ruhlar, Kahrıdır.

      Budistler (tenasüh nazariyecileri) ve hipnotizmacılar, İç âlemin bu süfli (alçak, bayağı) kısmındaki kahri mahlûkatlarla temas kurup, iddialarını ispatlamaya kalkışanlardır.

Medyumlar, Kahri tecelliler olan iç âlemdeki habis Ruh­lar veya cinlerle temas kurabilirler. Ancak, Evliya Ruhları ile konuştuklarını iddia ederler!

Budistler de yine süfli, gaybi mahlûkatdan, dünyadaki bazı eski olayları öğrenip; kendilerini o olayların eski kahra­manlarının yerine koyarlar. Bununla da güya kendilerinin, da­ha önceden de gelip-gittiklerini iddia ederler. Maksatları, bu yolla “tenasüh teorisini” müdafaa ile Budizmi dünyaya yaymaktır.(122)

      Başlangıçtaki konuya dönelim.

Karşımızda, herşeyde bir pozitif ve negatif gerçeği var. Pozitifi, “hayr”, negatifi de, “şer” kabul edelim. Negatif, Tanrı’nın Celâl ve Kahr’ından. Pozitif (müsbet), iyi de Tanrı’nın Cemâl ve lütfundan peyda oluyor, demektir.

Demek ki; Pozitif Cemâli, Negatif de Kahri tecellidir.

Enfüs’ten, Âfak’a (subjeden, objeye) bunun böyle olduğu apaçık mahlûkatta (doğada) görülüyor. Gerçek bu! Tanrı Bir, Eli iki: “Celâl ve Cemâl”.

Babadaki şiddet, kuvvet, disiplin; Annedeki şefkat, acı­ma, tolerans da bu sırdandır.

       -“Zül Celâli- Çok Celalli“. (Rahman-78). -“Zü’r Rahme- Çok acıyıcı“. (En’am-133).

Yukarıdaki Kur’an gerçekleri, bunun delilidir. Ayrıca Niyazi, bu gerçeği çok güzel yansıtır:

“Tecelli eyler dâim,geh Celâli,Cemâlinden,

Birinin hâsılı Cennet birinden niran olur peyda!”(123)

Gül ile diken, aynı gül dalındadır. Dalın içinde, ikisi de bir”

Negatif-pozitif, vücudun varlığı içinde bir’dir.

     Kemâl (olgunluk) ile cehalet (cahillik) insanın, insan­lık âleminin içinde bir’dir.

Buraya kadar anlattıklarımız; Tevhid (Birlik) ve Gerçek‘tir. Kimse inkâr edemez.

Öyleyse Salik (Tanrı Yolcusu Müslüman), hakikatte herşeyin Tanrı’dan geldiğini bilecek ve böylece Müslim (Gerçeği kabul eden) ve Muvahhîd (Varlığı Birleyen), Mü­tevekkil(Tanrı’ya dayanan) ve Âbid (O’na sığınan) olacaktır. Bu suretle, Kaderi inkâr eden Kaderiyeden ayrılacaktır.

-“Köl küllün min indillah – De ki! Hepsi Allah katındanl” (Nisa-78).

Âyetin sonunda ise, “İkinci gerçeği” anlıyoruz:

     -“Eğer bir hasenat (iyilik, hayr) olursa Tanrı’dan; (yok eğer) Bir Seyyiat (kötülük* şer) olursa nefsinden”. (Nisa-79).

Ulu Tanrı, Kur’an-ı Hakim’inde apaçık böyle buyuruyor: Hayr, Allah’tan; şer, nefsinizden!” Tanrı,

    -“Ben kimseye zerre mıskal (çok az da olsa) zulmet­mem. Siz, kendi kendinize zulmedersiniz!” (Yunus-44).

Ve Ben Âdilim” buyuruyor.

    -“Sîze Ruhumdan üfürdüm (ilettim)”. (Sâd-72). -“İyiyi, kötüden ayırdeden akıl verdim”. (Yunus-100)

buyuruyor. Aynca Peygamberler ve Velilerle bizi takviye edi­yor.

    -‘”Bir zerre hayır da etseniz, bir zerre şer de işleseniz; hesap edileceksiniz”- (Zilzal-7,8).

Buyurup, emir ve yasaklan koyuyor. Peygambere hitaben (a.s.v.) şöyle buyurur:

 

       Ya Muhammed! Şeriat – Semavi Yasalar (İslâm Yasaları) verdim, O Şeriat’a tabi ol (uy)!” (Casiye-18).

Bizlere de buyruğu şöyle:

       -“Nefsinizle ve malınızla mücadele ve Cihad edin! Kâfirlerle (gerçeği örtenler), münafıklarla (İnanmadığı hal­de, Müslüman geçinen kâfirlerle), zâlimlerle, halka ve gü­cünün yettiğine kötülük edenlerle (Ki bunlar, diktacı kişiler ile halkın malını dolaylı ve dolaysız, haksız yere yiyenlerdir. Bulundukları memleket ve çevrelerinde halka eziyet eden varlıklı kişilerdir.) mücadele ve Cihad edin!” (Tevbe-41,73. Furkan-52. Tahrim-9 ve diğer Âyet-i Kerimeler).

Peygamberimiz (a.s.v.),

       “En büyük Cihad, nefisle yapılan Cihaddır“. (124) Buyuruyor. Yani kişinin kendini ıslahı (kendim yapması…)

Bu konuda Ulu Tanrı’nın buyruğu:

“Ve men câhede feinnema yücâhidü linefsihi – Bir kimse cihad yapıyorsa, kendi nefsinedir.” (Ankebut-6).

Buna karşılık, iyiyi-kötüyü ayırdettiği inkâr edilemeyen Kutsal Tanrı emaneti Akl-ı Cüz’i ve Tanrı’nın Adaletini inkâr eden, Emir ve Yasaklarını hiçe sayan; Cebriye ve ona yana­şan Ehl-i Sünnet’in mutaassıpları (tutucuları, Bunlar, Ehl-i Sünnet’in Ulema-i Âherin, yani sonradan gelen âlimlerdir) ne diyor?.. “Hayrihi ve şerrihi minallahi Taala – Hayr ve şer, Allah’tan!..”

Tanrı ne buyuruyor?..

      -“Hepsi Tanrı katından. Ancak siz sözü neden anla­mak istemiyorsunuz?» İyilik – Hayr, Allah’tan; Kötülük -Şer, nefsinden!” (Nisa:78-79).

      Âyetler apaçık!..

Bizi üzen, Ehl-i Sünnetin bir kısmının bu gerçeği görmemesidir.  “Hayrihi ve şerrini minallahi” cümlesini, “Âmentü’mın altıncı umdesi olan”Vebi’l kaderi”nin sonu­na yerleştirilmesi ve bunu avama (halka) indirmesidir. Avam kesimi, bunu da “Amentü umdesi” bilmektedir. Bu doğ­rudan doğruya, “Cebriye“nin görüşüdür. Halbuki Cebriye, “itizal etmiştir. Yani, “Hasan el Basri’den ayrılmıştır“. Ehl-i Sünnet’in Gerçek Piri, Hasan el Basri’dir,

Bu konuyu biraz daha açalım:

1- Amentü billahi – Tanrı’ya inandım.

2- Ve Melâiketihi – Meleklerine inandım.

3- Ve Kütübihi – Kitablanna inandım.

4- Ve Rüsûlihi – Resûllerine inandım.

5- Ve’l yevm’il âhiri – Âhiret Gününe inandım.

6- Vebi’l Kaderi – Tanrı’nın takdiri ve Kadere inandım,

Ulemâi-Âherin’in (sonradan gelen alimler) mutaasıp kısmı, altıncı umde’ye (ilkeye) bir açıklık getirmek istiyor: “Hay­rihi ve şerrihi”yi ekliyor! Yani Kader’i tefsir (yorum) ediyor.

Öncelikle belirtelim, buna lüzum yoktur. Halk, “Kadere inandım” diyor. Altıncı Umde’de Kader’i tartışmak, “avam kesimi” için çok tehlikelidir. Çünkü Kader, biraz da Tanrı Sırrı’dır. Tanrı’nın gizli sırlarını bilmek, çok çetin bir ilimdir.” Ledünniyat” la ilgilidir.

İkinci bir konu, Amentü Umdelerini hep şerh edip, ilkele­rin altına eklemek, doğru değildir. Bunu merak edenler, Âmentü’nün şerhi ile ilgili kitapları alır, okurlar. Ayrıca bu durumda, her umdenin açıklığa kavuşturulması lâzım gelir. Mesela,

“Ve Ruhihi, Ve Cinnihi; ‘Ruhuna ve cinlerine;Ve Rüsûlihi” umdesine, “Ve Enbiyâihi”  Ve Evliyâihi” Nebilerine de, Velilerine de; “Ve b’il yevm’il Ahiri” umdesine de, “Cennetine de, Cehennemine de”gibi açıklamalar gerekir.

Öyle değilmi ya?.. Madem ki, “Altıncı umde” tefsir edilıyor; bir bakıma, diğer Umdeler, niçin tefsir edilmesin?.. Ya hepsi tefsir (yorumlanma) ve şerh (açıklama) edilip eklenir ve­ya eklenmez!..

      Şimdi, Âmentü Umdelerini sıralayalım: “1- Âmentü billahi, 2- Ve Melâiketihi, 3- Ve Kütûbihi, 4- Ve Rüsûlihi, 5-Ve’l Yevm’il Âhiri, 6- Ve bil Kaderi.” Oldu “Altı”.

      Diğerleri Âmentü Umdesi değildir. Halbuki halkın çoğu onları Âmentü Umdesi biliyor. Böyle bilindiğinde, Âmentü umdeleri “Hayrihi ve şerrihi minallahi Taala” ile “ve’l bâsü bâde’l mevt” de umde bilinince; Âmentü’nün umdeleri “Al­tı” değil, “Sekiz” gibi biliniyor. Tabii âlimler arasında bu böyle değil! Ama halk , onlan da umde zannediyor.

Yanlış bir anlayış doğuyor böytece…

Sonra da Kelime-i Şehadet’i çekiyoruz: “Eşhedü enlâilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abduhu ve Resuluhu..”

Şimdi, “kulun sorumluluğu, Cüz’i irâde ve akıl” ko­nusuna biraz açıklık getirmeye çalışalım:

Tanrı’nın “İyilik Allah’tan, kötülük nefsinden” müba­rek sözünde gizli sırlardan birtanesi şudur:

Ruh, Tanrı’nın Emri’dir. Emir, Tanrı’nın Sıfatı (niceliği­dir). Bu nedenle Tanrı, Ruh’u kendinden ayırmamıştır.

İnsandaki iyiliği, hernekadar Ruh yapıyorsa da, Ruh kendinin (Tanrı’nın) Sıfatı olduğundan hasenat (iyilikler) Ruh’tan buyurmamış; dorudan doğruya Allah’tan buyurmuştur, Kur’an’da.

Zira iyilik, Tanrı Sıfatıdır.

       Nefis, “emir” değildir. Nefis, âlem-i Kutsiyan’dan da (Kutsal, mukaddes âlem) değildir. Nefis (biyolojik yapıt), mahlûktur. Yani tekasüf (yoğunlaşma) yoluyla, sonradan (muhdes) yapılan ve âlem-i süfliyat’tan (bayağı – alçak âlem) olan bir taayyündür (belirtidir). Seyyiat (kötülükler) ile şer de âlem-i kutsiyan’dan olmayıp; âlem-i süfliyattandır.

      Bu durumda Emr-i Hak olan Kudsi Ruh, Tanrı’nın ziyası yani güzel Sıfatlarından bir Sıfat olduğundan (Emir Sıfatla-

 rından) Tanrı, Ruhun yaptıklarına hasenat (iyilikler) adını koyuyor ve Allah’tandır” buyuruyor.

Nefis, sonradan ve yoğunlaşma yoluyla meydana geldi­ğinden, mahlûk (esfel-alçak bir mahlûk) oluyor. Seyyiatlar da (kötülükler) esfel – alçak olduğundan; Âla -Yüce olan Zât-ı Hak, kabul etmiyor ve seyyiat (kötülük, şer) “nefisten” buyu­ruyor.

Ancak, şu gerçek kesin: Nefsi de yaratan, Tanrı ‘dır!

      -“Allahü hâlıkü külli şey’ – Tanrı herşeyi yaratandır“. (Zümer-62).

Hâlık, Allah’tır. Tanrı’dan başka yaratıcı yoktur. Nefsi de Allah yarattığından, seyyiat (kötülükler, şer), doğrudan doğruya Allah’tan değil, dolayısıyla Allah’tandır. Pislikten gelen koku, Allah’tan gelmiyor, pislikten gelmektedir. Ancak pis dediğimiz şeyin de Halikı (yaratıcısı) yine Allah’tır. Her-şeyin yaratıcısının, O olduğu gibi…

      İyiliğe (hayra) gelince.. Yüce ve çok Arif, Alim Peygamberimiz Muhammed Mustafa (a.s.v.),

Kırmızı gül benim terimden“(125)

buyurdu. Gül, Peygamberimizin (a.s.v.) gül kokan teri sayıldığı gibi; iyilikler hayır da ” Kutsi Ruh Gülü” sayılıp, Allah’tandır denildi. Çünkü Kutsal Ruh, Tanrı’dandır. Tanrı Sıfatı’dır.

Ruh, asla nefis gibi mahlûk değildir.

-“Elâ lehü’l halkü ve’l emr – ıİyi bilin kî! Emir de, halk da O Allah’ndır“. (Âraf-54).

       Bu Âyette “emrin, “mahlûktan” ayrı olduğu apaçık meydandadır. Diğer bir Âyette ise,

-“Ve yes’elûneke ani’rruhi kulirruhu min emri Rabbi –Senden Ruhun ne olduğunu sorarlarsa; De ki! Ruh, Rabbı-

mın emrinden”, (Esra-85).

Buyurulmak suretiyle, Ruh’un da “emir” olduğu; apaçık görülmektedir.

Ruh, mahlûk olmayınca; Ruhdan olan, doğrudan doğruya Allah’tan olur! Madem ki Ruh, mahlûk değil; öyleyse Al­lah’tandır.

Şimdi akla şu soru gelebilir?.. “Ruh, Halik mıdır?.. Ha­yır! Ruh, Halik değildir. Halık’ın “emir” Sıfatındandır”.

O da Kur’an-i Kerim ve diğer Sıfatullah (Tanrı nicelikle­ri) gibi; ne mahlûktur, ne de Hâlık’tır. Hâlık’tan ayrı da değil­dir. Ne Halık’ın aynı, ne de gayrıdır. Zamir ve sıfatı gibi. Gül ve gülün rengi gibi… Gül, zamir; renk ve güzel koku, gülün sıfatıdır, nicelikleridir. ,

     Zamir, Tanrı’nın Zâtı’dır; kendidir. Sıfat, Tanrı zamiri­nin sıfatları, nicelikleridir.

Yukarıda izahına çalıştığımız gerçekler iyice gösterir ki; Hayr, Tanrı’dan – Hâlık’tanŞer, nefistenoluyor. Ancak, mahlûku da yaratan yine Allah!.. Tanrı’dan başka yaratıcı yok!..

Buraya kadar açıklanan “Ruh konusu” ile “Önemli İtikat Konuları1‘, bundan önce yazdığımız “VARLIK” ile “İSLÂM’DA MEZHEPLER VE YÜKSELİŞ” isimli kitaplarımızda detaylı olarak izah edilmiştir. Bulup okumak, çok faydalıdır.

Bir de, “Kul fiilinin halikı mıdır, değil midir?” tartış­ması var. Bu konuyu incelediğimizde ortaya çıkan şu:

Tanrı’dan başka yaratıcı yoktur. Kul, mahlûkturAncak yaratılan, meful olur. Meful bir şeydir, nesnedir. Kul, insan da bir meful, bir nesnedir.

Ayrıca, yokluktan “birşey” yaratılmaz. Bu nedenle kul için böyle bir kavram sorulamaz. Bir şeyin yaratıcısı olmak; bir nesne, bir mahlûk peyda etmektir. Yani yeniden birşey yarat­maktır. Mahlûk ise, fiil değil; meful’dür, Meful, meşhud yani görünendir. Bu görüntü, iç âlemde de olabilir, dış âlemde de…

Şu halde fiil, meful (mahlûk) değildir ki; “Kul fiilinin halikı olsun veya olmasın; ya da böyle bir soru sorulabilsin!” Fiil, bir çeşit sıfat (niceliktir). Yani fiil, zamir değildir. Halbu­ki her mahlûk, bir zamirdir. Boyutu ve sıkleti (ağırlığı) vardır.

Fiil, gözle görülmez. Fiilin, yani işin veya eylemin ne bo­yutu, ne de sıkleti bulunur. Fiil enerji, kuvvettir; Tanrı’ya ait bir Sıfattır. Aynı zamanda pâk (temiz) ve kutsaldır. Biz fiile bakmıyoruz. Fiilin yaptığına, yani oluşa (mefule) bakıyo­ruz. Ona göre karar veriyoruz. Ortada “bir oluş- Meful” yok­sa, “fiil” de yok demektir.

Kısaca, fiil iş, meful işlenen değildir! O halde fiil, mahlûk değildirFiil niceliği, mahlûk olmayınca; Kul fiili­nin halikı mıdır, değil midir?., diye soru sormak yanlış olur.

Halbuki bu yanlış soru üzerinde yüzyıllarca, nice nice tartışmalar yapılmıştır. Ve halen de yapılmaktadır.(126)

Artık anlıyoruz ki; Tanrı, “şer veya kötülüklerden” tamamen münezzeh ve beridir. Tanrı, ÂdildirKötülükler

süfli olan nefisten ve onun yapısından oluşuyor,

-“Vemâ öberriö nefsi, inne’nnefse leemmâretü’n bissûi –Nefsi, kötülüklerden beri bilme! Nefis, muhakkak kötülüğü emredicidir!*’ (Yusuf-53).

     Tanrı,”İnsana Kutsal Ruhunu üfürdüğünü (ilettiğini) ve iyiyi kötüden ayırdeden “akıl ve idrâk (anlayış) verdiği­ni” bildiriyor. Küçücük de olsa “akıl ve idrâki” ile insanoğlu, bir tasarruf (yönetim) yeteneğine sahip bulunuyor. Diğer nes­nelerden, “akıl ve Kutsal Ruhu” ile üstün kılıp ayırıyor. Bu su­retle insan, özgür bir niceliğe kavuşuyor.

Bu özellikleriyle insan, Tanrı’ya karşı apaçık sorumlu­dur. Madem ki insana, diğer varlıklara göre bu kadar üstün­lük ve salahiyet (yetki) verilmiş; mutlaka kendinden çok üs­tün ve büyük olan, ayın zamanda güzel yaratıcısı olan Rabbına karşı sorumlu olacaktır.

Böylece sorumluluğu da kabul edip, şerri nefsimizden bilmekle; tüm güzelliklerin kaynağı ve “mutlak Âdil, Aziz ve Hekim” olan Ulu Yaratıcımız Tanrı’mızı, yine tüm kötülükler­den tenzih (beri) bilip; alçak nefsin bütün seyyiatını (kötülük­lerini) Tanrı’nın üstüne atmak isteyen sapık Cebriye’den de ay­rılmış oluyoruz.

Kısaca insan, iki yönlüdür:

a) Cemâli yönüTanrı niceliği (emri ) olan Kutsal Ruhu ve onun bir sıfatı olan akıl ve idrâki taşımakta.

b) Kahri yönüBir tecelli (taayyün – belirti) olan kötü­lükleri emredici, süfli (alçak) nefsi taşımakta.

    Ruh, Cemâli bir Tanrı Niceliğidir. Nefis de, Kahrî ve tekasüf (yoğunlaşma) yolu ile meydana gelen süfli bîr yara­tıktır. Tüm kötülükler de , Tanrı tarafından yaratılmış olan , bu nefis yaratığının sıfatlarıdır. Pislik ve pisliğin pis kokusu gibi…

Tanrı’nın Cemâli Sıfatları olan ” Kutsal Ruhun ” belirtileri, Hayr, yani iyiliklerdir.Ayrıca Ruh, pozitif (müsbet) özelliğe sahiptir.

 

Tanrı’nın Kahri Sıfatlarının mazharı olan kötülüklerin kay­nağı “nefis ” dir. Nefis, mahluk ve süflidir (alçaktır). Nefsin sıfatları “şer (kötülüklerdir).” Ayrıca nefis negatif, yani menfi özelliğe sahiptir.

Şairin, şu deyişine kulak vermenin tam sırasıdır:

 

İnsan ki, tamam Ruh gibidir kevn-i mekânda.

Derya da O’dur, dalga da O, aynı zamanda.

Renksiz, niteliksiz oluver, kalma gümanda.

İnsan, ikilikten hâli değil iş bu cihanda!

 Ya canını ten, ya tenini can eyledi gitti!..” (127)

 

Anlaşılan, bu “Ruh” ve “Nefis” mücadelesi insanda ölünce­ye dek devam edecektir. Nitekim ediyor da…

Neticede birisi muzaffer olacaktır.

Tanrı hepimizi, nefsimizin şerrinden emin eyleyip; Ruhu­muzu ona galip eyleye!..

Şanlı Peygamberimizin (a.s.v) hürmetine!..

 

 

(118) Hemen ifade edeyim ki, her Dini konuda olduğu gibi; Kader konusunda da fakir, Cenab-ı İmam’a mutlak bağlıyımdır. Yanlıyorsam da, yanlış anlıyorsam da, “İtikad’da kesinlikle bu böyledir”. İtikadda da, Tasavvuf ve Şeriat’da da İmamım, Üs-tadım, Mürşidim Şâh-i Velayet Ali’yyil Mürteza (k.v.) Efendimin en büyük talebesi ve vârisi Cenâb-ı İmam Hasan el Basri’dİr. O’na ve O’na uyan Sûfiye ve Fakihlere bağlıyım.

    Tanrı beni, Onların İtikadında öldürür inşaAllah! Cümle Müslüman kardeşlerimi de,. Kader konusu önemli olduğundan, “kendi durumumu” bu kadarı i!e açıkla­mak mecburiyeti doğdu.

 

(119) ilk kitabımız “VARLIK” da, Vücudun bir ve Sıfatların iki kategoride toplanmış olduğunu yazdık ve elden geldiğince bilimsel olarak izahına çalıştık, ikinci kitabımız “İSLAM’DA MEZHEP­LER VE YÜKSELİŞ”in “Kısaca Önemli itikat Konuları” bölü­münde daha detaylı biçimde açıkladık. Bunların yanısıra ” GÜNAHSIZLAR” in da incelenmesi yararlıdır.

(120) Bkz.Kur’an-ı Kerim; Leyl Sûresi, Ayet:3.

(121) Hatta Zerdüştlük’te olduğu gibi; “Hayır tanrısı, şer tanrısı”diye ortaya atılan ikilemeler de hep Peygamberlerden duyulan;

” Allahu Zü’I Celâli ve’l îkrâm” gerçeğinin yanlış anlaşılması veya kasten istismarından kaynaklanmaktadır. Ya da sonradan yozlaştırılmış olmasındandır.

 (122) “Tenasuh” teorisine göre insan, ölümden sonra , dünyadaki tutum ve davranışları paralelinde başka bir varlık (yılan,güvercin, fil v.b.) bedeniyle dünyaya gelmesi.

Daha ayrıntılı bilgi için bkz.VARLIK, Kâzim Yardımcı.

(123) “Sürekli bir doğuş vardır: Bazan sevgi, bazan öfke. Birinin karşılığı Cennet (mutluluk), birinden Cehennem (mutsuzluk).

 (124) Suyuti, Camiussağir, C.2, S.72

Ayrıca, İbn Habban, Teberani, Tirmizi, 500 Hadis’ten.

 (125) Yüce Peygamberimizin amcası Ebu Talib efendimizden: “Pembe yüzlü, beyaz tenli Muhammed’im!

 Şerefli yüzün hürmetine yağmur istenir, kurak günlerde

 Adın anılarak çıkılır yağmur dualarına.

 Sensin yetimlere açılan kucak,

 Dualara sığınak,

 Gül yüzlü Muhammed’im.”

(Gazali İhya, C.2, S.898 ve İslâm büyüklerinden Menkıbeler, S.5) Samure b. Cabir r.a.’den, “Yürüdüğünüz yoldan az önce Sevgili Peygamberimiz ( a.s.v.) geçmişse, bunu bıraktığı güzel kokudan anlardınız.

Sahabelerin (Allah Onlardan razı olsun) ortak görüşü; Peygamber (a.s.v.) mübarek elini bir çocuğun başına dokundurup okşamışsa, bu çocuk “gül yaprakları” dökülmüş gibi tatlı tatlı kokar ve diğer çocuklar arasında hemen fark edilirdi.” (Kendi Sözleriyle Hz. Muhammed, Y.N.Öztürk, S.24)

 (126) Daha geniş bilgi için bk. “Kâzim Yardımcı, İslâm’da Mezhepler ve Yükseliş, S.İ01-103. Doğan Dağıtım-Malatya”.

(127) Kevn-i mekan :Varlık. Derya            :Deniz.

          Güman           : Şüphe.

           Hâli               : Boş , ıssız.

← Önceki

Sonraki →