İlim Öğrenmek kadın – erkek tüm insanlara farzdır

Salik, ilim öğrenecek. İlim öğrenmek, kadın-erkek bütün insanlara Farzdır.

 

      -“Ve kül Rabbi zîdni ilmen – De ki Ya muhammed! Rabbım bilgimi artır!”‘(Ta Hâ-114).

Yine Hz.Musa’nın (a.s.) diliyle ,

     -“Euzübülahi en ekûne mineccahilin – Cahillerden ol­maktan Allah’a sığınırım.” (Bakara-67).

Yukarıdaki Kur’an-ı Kerim’in Âyetleri, İslâmın bilgiye dayandığını ve bilimin Farz (zorunlu) olduğunu gösteren apaçık delilerdir. Ayrıca Tanrı’nın,

     -“Veyetefekkerûne fi halki’ssemavati ve’l ard – İnançlı kişiler,, Göklerin ve yerin yaratıklarını tefekkür ederler (dü­şünürler). “(Âl-i İmran-191).

Âyeti de insanın, düşünen bir varlık olduğunu ve yerin göğün yaratıklarını “düşünmenin” gereğini belirtir.

İslâmın yüce Peygamberi (a.s.v.) ise,

    “Bilim öğrenmek, kadın-erkek herkese Farzdır (zorun-

Iudur).”(l62)

Buyurmuşlardır. İslâm’da bilim, öncelikle ikiye ayrılmıştır. Bu durumu, “ilimin kapusu” (163) Hz. Ali (k.v.) şöyle açıklar:

“El ilmü ilman: İlmü’l edyan, İlmü’l ebdan – Bilim ikidir: Din bilgisi, Beden (eşya) bilgisi,”’ buyurmuşlardır.

Bu “iki bilimin” dayanağı, “Ruh ve Akıl“dır. Zaten ger­çekte. Ruhun bir adı da Akıldır. “Akl-ü Kül”, “Ruh-u Kül”ilk ve en büyük “Muhammedi Ruh” tur. O (a.s.v.), Güneş gi­bi bir akla sahiptir. Diğer akıllar, yıldızlar gibidir. Yıldızların da bir kısmı parlak, bir kısmı zayıftır.

 

Parlak yıldızlar, İnananlar arasındaki parlak Ruh ve akıl taşıyanların ak­lıdır.

İslâm, akla çok önem verir. Yine büyük imam (Önder) ve büyük İslâm bil­gini Hz. Ali (k.v.), Din Akıldır” buyurmuşlardır. Çünkü İslâm, “Âkil” ol­mayanı mükellef (yükümlü) kabul etmez. Öyleyse İslâmın işi akıllılar iledir. İslâm, akılsızları sorumlu tutmaz.

Ancak, “batıcıların” anladığı mânada akılcılık yoktur İslâmda. “akl-ı Küllü kabul eden bir akılcılık vardır. Yani her şeyin, herkesteki “cüz’i (kü­çük) akıl’la halledileceğini kabul etmez. İslâm “Vahyi“ve “tekâmül et­miş” Ruhu kabul eder.   .

Tekâmül etmiş, olgunlaşmış akıl; Vahye, yani İlmi’llah (Tanrı İlmine) mazhar olabilir.

      -“Önzüe biilmi’llah – Tanrı bilgisi inzal oluyor (iniyor).“(Hud-14) Ayet, bunu açıklar.

Yani Ruh olgunlaşınca, Akıl da olgunlaşırRuh ve Akıl olgunlaştığı derecede, yüksek Marifet ve Hikmet İlmine ulaşabilir. İslâm’ın bildirmek istediği budur. Yoksa diğer maddi bilimlerin, cüz’i (normal) akılla elde edileceğini ka­bul eder. Ayrıca teşvik eder.

İslâm, maddi ilimlerde dogmayı (164) kabul etmez. Bağnazlığı şiddetle reddeder. Aşağıdaki Âyet ve Peygamber (a.s.v.) sözü bunu doğrular:

    “Külli şey’in sebeba – Herşeyin nedeni vardır.” (Kehf-84).

    “Allah, Gökleri ve yerleri yarattı. Gökten su (yağmur) indirdi. Ve yer­den size, rızıklanasınız diye meyveler çıkardı. “(İbrahim-32).

İşte apaçık Tanrı, “herşeyin bir nedeni vardır” buyuruyor. Herşeyin nedeninin araştırıİmasından ise, “pozitif ilim” doğar. Gök­ten su indirdim. Yerden, yiyesiniz diye meyveler çıkarıyo­rum” buyuruyor. “Meyvenin nasıl olduğunu?” öğretiyor bi­ze “Gökten su indiriyorum” ve bunun neticesinde “yerde meyveler oluyor” buyuruyor.

Yani nedenini anlatıyor, “herşeyin bir nedeni vardır” buyuruyor.

 

Sevgili Peygamberimiz de,

     “Düşmanınızın silahını siz de yapın!” (165) buyuruyor. Yüce Cenab-ı  Ali (k.v.)

      “Çocuklarınızı, zamana göre yetiştirin.”

 buyuruyorlar.

İnsanın sorası geliyor. Dogma bunların neresinde? .

İslâm, herşeyi yerli yerine koymuştur. Sadece Tanrı Varlığının nasıllığı, Ruh ve Meleğin, Metafizik konuların” cüz’i (küçük) akılla çözümlenemeye­ceğini söyler İslâmiyet.

Bunun yalnızca “Tasavvufi felsefeyle”, yani İlâhi tefekkür (düşünce) ile olabileceğini iddia eder. Yıldızların, Güneşten enerji aldıkları gibi, cüz’i akıl da Külli Akıldan yardım görecektir. Zaten cüz’i akıl, Küllü Akıldan bir kıvılcım­dır. Yıldızların, Güneşten bir kıvılcım oldukları gibi…

Cüz’i akıl, Külli Akıldan bir parça olmakla beraber; Ondan” enerji alıp tekâmül etmedikçe, Metafizik gerçekleri” çözemez ve çözemeyecektir!.. Metafizik gerçekler, ilâhi Mesajla bilinir.

      “Varlık-yokluk, ezeliyet (başlangıcı olmamak) – ebediyet (sonsuzluk), yoktan var olmamak, Yarlığın kenarsız olduğu, v.b. yüksek kavranılması güç konuları, cüz’i akıl halledemez” kuralını koymuştur. Bunlar önemli, bü­yük gerçeklerdir. Bu gerçekleri, insafı olan herkes kabul eder. (166)

İslâmda Farz olan bilgilerin başında; “Rab, Ruh ve Melekler Âlemini” bilmek gelir. (167) Sonra ibadet edecek kadar “Şer’i bilgileri” öğrenmektir. İbadetle ilgili bilgiler,İlmühal”larda  yazılıdır ve öğrenmesi çok kolaydır.

Sonra, maddi bilgiler gelir. İslâm bunlara, fen ilmi” der. Bunları öğrenmek, toplumun varlığını devam ettirebilmesi için zorunludur. İslâm Dini, dev­leti ve yöneticileri; bu Fenni bilgileri (teknoloji) “fertlere öğretmekle gö­revlendirmiştir.

Hukuk (Fıkıh ilmi) konusuna gelince: İslâmiyet, “Hu­kuk -Fıkıh” İlmini, herkes öğrenecek diye bir zorunluk ge­tirmemiştirÇünkü bu, çok zaman ister. Islâmiyette, herkes Fâkih(Müctehid) olacak diye bir kural yoktur. İslâm Huku­kuyla herkesin yirmi yıl uğraştığını düşünsek; o zaman top­lum başka çalışma alanları oluşturamaz. Halbuki insanlık âlemi için daha birçok çalışmalar da lazımdır. Ticaret, sanat, ziraat v.b. gibi… Toplum yaşantısının devamı için, bunlarda herhalde olmalıdır.

Fıkıh (Hukuk) ilmini, toplumun bir kesiminin bilmesi yeterlidir. Ama kişi, herhalde “Tanrı bilgisi” ilmini öğren­mek zorundadır. FarzdırZira Tanrı, “Kendisi bilinsin diye; bu kâinatı ve insanı yaratmıştır.” (168) Bu da ancak ve an­cak, “İslâm Tasavvuf İlmi” yoluyla bilinir. Buna, Men araf ilmi de denir. (169) Bu ilim, “okuma-yazma ile ol­maz”. “İlâhi aşk ve tefekkürle olur.” “Akl-ı Kül’le intisab ve Ruh-u Âzam’ın yırdımıyla olur.” Ruh-u Âzam, Tanrı’nın kalemidir. Hak kaleminin yazısını, “Kalp ve Ruh aynasında” okumakla mümkündür. Fizikötesi gerçeklericüz’i pratik akıl çözemez.

Yunus Emre hazretlerinin,

“İlim ilim bilmektir,

İlim, kendini bilmektir.

Sen kendini bilmedin,

      Ya nice okumaktır!..”

 

Diye kitap-defter üstünden okuyup, Hakkı (Mânevi hakikat­leri) öğrenmeye çalışanlara uyarışıdır. Yahut sâdece Şeriat bilgileri ile âlim geçinenlere ikaz yollu seslenişidir. Ayrıca yukarıda anlatmaya çalıştığımız; Farz olanTasavvufi (Metafi­zik) bilgisine çağrısıdır. Tanrı, Yunus Emre’lerden razı olsun ve Onları gizli-âşikâr içimizden, ayırmasın!..

      “Âdem, Tanrı’nın aynasıdır”. (170)

Âdem olmasa, Tanrı bilinmez!

Kitap-defter üstünde değil; “O aynada” Tanrı’nı oku ve

öğren.

“Âdem ara, Âdemi bul,

Âdem ile Âdem ol!..”

Ve büyük Türk Velisi, Niyazi Mısri’nin şu sözüne kulak ver;

“Arif ol ki; cehl odundan (cehalet ateşinden) kopiser cümle azap!”

Felsefecilerin “rasyonalistleri-katı akılcıları” ise, “Me­tafizik” konuları da akılla çözeceklerini savunurlar. Zira On­lar, fiziki olsun, fizik ötesi olsun gerçeği bulmanın tek aracı­nın akıl olduğunu kabul ederler. Akl-ı Küllü,İlâhi Mesajı” kabul etmezler. Bu suretle İlâhi Mesajcıları -Peygamberleri, Velileri reddederler. İşteÂkılcıIık-Rasyonalizm” budur.

     Tasavvufçular ise fiziki bilgilerin Aklıcüzle-pratik akıl­la çözülebileceğini kabul edip fiziki ve hukuki (fıkıh) bilimle­rinde “aklın rolünü” kabul ederler. Ancak fiziğin, madenin bittiği noktada Metafizik gerçeklerin (Tanrı, Ruh, Melek, Cin, Şeytan, Cennet-Cehennem…) ve bunların nicelik, nitelik ve nasıllıklarının-keyfıyetlerinin pratik akılla bilinemeyeceği­ni; aklın varsayımlardan (Zan ve tahmin) kurtulamayacağını; fızikötesi Metafizik gerçeklerin, Vahiy-ilahi mesajla bilineceğini savunurlar.

       Metafizik-fizikötesi bilgiler de, dogmatiklerdir, ilâhi Mesajcıların, Peygamberlerin ve Onların Varisi “Arif Velîle­rin” söylediklerini-bildirdiklerini kabul ederler. Yoksa fiziki ve Hukuki bilgilerde, Onlar da akılcıdır. Aklın, rolünü kabul ederler.

     Metafizik konularda akılcılık feylezofların‘; İlâhi Mesajcılık ‘Tasavvufcuların’yoludur.

İlâhi Mesajı kabul etmemek, Peygamberliği inkâr etmek­tir. Allah insanlığı korusun…

     Akılcılıkakıldan başka araç kabul etmeyip, İlâhi Me­sajı, Peygamberleri kabul etmemektirAkılcılığı, akılla ka­rıştırıp, kavram karışıklığı yapılmamalıdır.

Sanki akılcı olmamak, aklı kabul etmemek gibi gösterili­yor. İslâm (Tasavvuf) hem aklı, hem de külli aklı- Mukad­des Ruhu, fizikötesi gerçeklerin ilâhi Mesajla bilinebileceği ne inanır

     “Fiziki bilimler”, Cüz’i akla; ‘fizikötesi Mânevi gerçek­ler, Külli Akla-İlâhi Mesajcı Peygambere bırakılmıştır.

Vahiyci-İlâhi Mesajcı 28 Peygamber ve Dört Kutsal Ki­tap (Kur’an, Tevrat, Zebur,İncil) ile Ariflerin (Tasavvufçuların) kitapları incelendiğinde fizik ve fizikötesi ile ilgili birçok bilimsel ve ilginç görüşlere rastlanır. Aklı ve kalbi doyuran bilgiler bulunur. Fizikötesi gerçeklerle ilgili en tatmin edici görüşlere İlâhi Mesajcılann – Vahiyci- Peygamberler ve Arif Tasavvufçu Velilerin kitabında rastlanır.

    Fizikötesi konularda felsefecilerin görüşlerinden daha kuvvetli ve daha doyurucu fikirler Kutsal Kitaplardadır.

Ayrıca İlâhi Mesajcılar, “Bize bu gerçekleri Tanrı söy­lemektedir; biz bu gerçekleri cüz’i akılla bulmuş değiliz” demektedirler. İnanıp. inanmamakta ise insanları serbest bı­rakmakta; Onların serbest-özgür irâdelerine bırakmaktadırlar.

      “Lâ ikrahe fiddin – Dinde zorlama yoktur“. (Bakara-256) kuralını tebliğ etmektedirler.

 

 

(162) Hz.Enes (r.a.)’den; İbn Mâce, Gazali, İhya-i Ulûm, C .1. Bedir Yay. İst

(163) Yüce Peygamberimiz (a.s.v.) buyurur: “Beni lmin Şehriyim, Ali Kapusudur.” (İbn Abbas’tan, Tirmizi, Sahih C.2,S.399, Suyuti, Camîussağir.C.1, S.108 ve Diğerleri)

(164) Dogma: Kesinliğine ve dokunulmazlığına inanılan düşünce.

(165) Ukbe b. Amir’den, Müslim, Ahmed b. Hanbel, İbn Mâce. 250 Hadis, A.Himmet Berki, Diy.İsl.Bşk.Ya.

(166) Daha geniş bilgi için, “İslâm’da Mezhepler ve Yükseliş”, Kâzim Yardımcı, 1988, İzmir. Doğan Dağıtım-Malatya.

(167) Rab, Ruh, Melek, Cennet-Cehennemi fizikötesi gerçekler, ancak “İlâhi

Mesajla” bilinir. İslâm, fiziki gerçeklerde aklın rolünü kabul eder. Fizik   Ötesini Peygambere bırakır.

(168) Kudsi Hadis: Kaynaklar: Keşfül Hafa Acluni, C.2, S.132        H.2016 A. Kari, el Esrarül Merfua fi’l Ahbar’il Mevdua H.353, S.273.

(169) “Men arafe nefsehu, kad arafe Rabbehu -Kendini bi!en,Rabbını bilir”. (Binbir Hadis,Şemseddin Yeşil,1983, İst s.212 ve diğerleri).

(170) “Allahü Taala, Âdem’i kendi sureti üzerine yarattı.” (Müslim, Ebu Hureyre’den (r.a.) rivayet etmiştir. Buhari, Ahmed b. Hanbel, Müsned, 2/244, Keşfü’l Hafa; Ayrıca Gazali, ihya, C.2, S.417.)

← Önceki

Sonraki →