MUKADDESAT

Bu konuya başlarken önce İslâm’daki mezheplerin görüşlerini belirtelim:

 

1)Zahiriyecilere (İbn Hazm ve onun yolunda, etkisinde olan İbn Teymiyeciler; Vahabiler) göre, sadece Allah mukaddestir. Peygamberler de dahil hiçkimse “mukaddes” değildir.

2)Ehl-i Sünnet’e (Eş’ariler ve Maturidilere) göre, Allah ve Peygamberler “mukaddestir”. O nedenle de yalnız Peygamberler “masum” dur. Bununla beraber, Eş’arilere göre,”Velâyet-i Muhammediye” devam etmektedir. Evliyalar, yani Veliler vardır. Evliyaların himmeti ve Evliyaların kerameti Hak’tır.

3)Selefiye: Bunlar, Ehl-i Beyt’in ve Ashab’ın “itikat”ını kabul eden (Evliyalar ve Tasavvufcular)dir. Selefiye(1), Felsefi ve Kelâmi itikadı reddeder. Bu felsefeciler: İbn Sina , Farabi, İbn Rüşd v.b. örnek olarak gösterilebilir.

Kelâmcılar: Mutezile, Eş’ariye ve Maturidiye’dir.

Selefiler: Felsefeciler ve Kelâmcıları, akılla itikat kurmayı kabul etmeyenlerdir.

Selefiye, yani hepsi de Evliya olan Tasavvufçular ise; Cenab-ı Allah-ı; Zât-ı Akdes -En Mukaddes- bilip; Allah’ın kelimesini, Ruhunu ve Meleklerini de “mukaddes” bilirler. Mukaddes olanlar, Allah tarafından mutahhar (tertemiz) edilenlerdir.

Tasavvufçulara göre; “mukaddes” ve “masum” olan; Kudsi Ruh ve Melekler’dir.

                                                                                                                        

(1) A.Hamdi Akseki’nin “İSLÂM DİNİ -İtikat, İbadet ve Ahlak” isimli kitabında “Selefiyye” konusunda yazılanları aynen alıyoruz: Selefiyye: Sahabe ve tabiin mezhebine süluk eden fakihler ve muhaddisler Selefiye mezhebindendir.

            Selefiye mezhebinden olanlar, Allahu Teâla Hazretlerine en yüksek bir tazim duygusuyla iman ederler, inanırlar. Bu hususta tafsilata girişmezler, inceden inceye fikir yürütmeye lüzum görmezler. Allah’ın varlığı hakkında Kur’an-ı Kerim ne söylemişse öylece kabul ederler. Selefiye mezhebinde olanlar, Allahu Teâla Hazretlerinin isimlerini ve sıfatlarını nüsusda nasıl varid olmuş ise, öylece, Allah’ın şanına nasıl yaraşırsa öylece zahirine hamd ederler, nüsusu tevil etmezler.

                   İlk Hanefiler Selefiye Mezhebine, sonrakiler de Maturidiye mezhebine salik olmuşlardır. Kezalik, İlk Şafii ve Malikiler, Selefiye Mezhebine, Sonrakiler de Eş’ariye mezhebine saliktirler. Hanbeli Mezhebinde olanların çoğu Selefi’dir; İçlerinde Eş’ari olanlar da vardır. (İslam Dini-İtikat, İbadet, Ahlak, A.Hamdi Akseki, S.48, Ankara, 1983) Ayrıca bkz.: “İslâm Ansiklopedisi, “Selefiye maddesi”, Müslümanlığın Temel Bilgileri, Abdulkadir Karahan, S.19,İstanbul-1986.)

                                                                                                                                                                

Kudsi Ruh taşıyan zatın, “Ruhu, nefesi ve nazarı” mukaddestir. “Masum” olan, “Mukaddes” olandır. O da Kudsi Ruh’tur. Ruhani nefes ve Ruhani Nazar’dır. Mukaddes olan ise, nefis kirinden mutahhar olandır.

Mukaddes Ruh ise; mutahhir, yani Pâklanmış olan Ruh’tur. Tahir ve Zeki, yani tezkiye olmuş (arınmış) Ruh, mukaddestir.

“De ki: Ruh,Rabbimin emrinden”.(İsra-85)

Ruh, Emr-i İlâhi’dir. Emir ise, Allah’ın Pâk nefesidir.

“İnsana, Ruhumdan üfürdüm”. (Sad-72)

Aynı zamanda Emir, Allahın ulvi (yüce) kelimesidir.(2)

Kuran’ı Kerim’e göre “mutahhar” ve nefs-i tezkiye, yani “temizlenenler” kimlerdir?.. Şimdi bu soruyu cevaplayalım:

Başta Hazret-i Resulullah (a.s.v.): O’nun Ruh-u Pâk-i mukaddesi (Tertemiz Kutsal Ruhu) Ruh-u Âzam’dır (En Büyük Ruh’tur). Külli (bütüncül) Ruh’tur. Ruhların Babası (Eb-i Mukaddes)dır.Nur-u Ahmed, Nur-u Ahad, Nur-u Zât-ı Akdes’dir (Hz.Ahmed’in nuru tek bir olan Allah’ın nurudur. Çok kutsal, biricik Tanrı’nın nurudur). Ayrıca Cevamiül kelim; yani İlâhi kelimelerin tamamıdır, hepsidir:

 

“İn hüve illa vahyü’n yüha – O’nun sözü,Allah’ın sözüdür”. (Necm-4)

                                                                                                                                        

 

(2)  ” Ve  kelimetullahi hiye’l ulya-Yüce olan,yalnız Allah’ın sözüdür”. (Tevbe-40)

                   ” Köl nezzelehu Ruh’ül Ködösi min Rabbike  -De ki: Ruh’ül Kudüs Rabbinden iniyor.” (Nahl-102)

                                                                                                                                      

 

İlk Ruh,”Hakikat-ı Muhammediye” diye bilinen Ruh-u Âzam (En büyük Ruh), Nur-u Ahmed’dir (Hz.Ahmed aleyhisselam’ın Nuru’dur). “Âdem, su ile balçık arasında iken, ben nebi idim”, Hadisi bunun delilidir.(3)

“Seni, Âlemlere rahmet olarak gönderdim”. (Enbiya -107)

Âyeti ve

“Sen olmasaydın felekleri yaratmazdım”. (4)

Kudsi Hadisi, O’nun “ilk” ve “en büyük” Ruh-u İlâhi olduğunu belirtir.

O Mustafa’dır. Tek seçilmiştir… Güneştir… Hakikat Güneşi’dir… Ondan sonra ise; O’ndan evvel gelen peygamberlerin Ruhları mukaddestir.Kudsi Ruhu taşıyanlardır…

 

Ve Peygamberin mutahhar-Pâk-Ehl-i Beyti’dir:

  “İnnema yüridullahü liyüzhibe ankümürricse Ehl’el Beyt’i ve yütehhireküm tethira”-Gerçekten Allah, siz Ehl-i Beyt’i tahir; nefis kirinden tathir (Pâk, tertemiz) etmeyi irade buyuruyor-diliyor. (Ahzab-33)

                Allah’ın mutahhar kıldığı, “mukaddes”tir. Mukaddes olanlar ise, “masum”dur.

Ehl-i Sünnet’in tamamı ve Şia, bu Âyetin Hz.Ali (k.v.), Hz.Fatime; Hz.Hasan ve Hz. Hüseyin efendilerimiz hakkında ve Onların Seyyidlerimiz olduğunu kabul etmiştir.

“Ehl-i Beyt: Hz.Ali, Fatıma, Hasan ve Hüseyin’dir.(5)

                                                                                                            

(3)  Tirmizi, Menâkıb, 1.

       İbn Hanbel, 4/66.

(4)  Acluni, 2/163.

(5)  Ümmü Seleme Annemizden: Tirmizi, Sünen C.5, S.663.

       Ayşe Annemizden: Sahih, C7, S.130.

                                                                                                           

 

 

Hadis-i Şerifini rivayet edenler, tertemiz Peygamberimiz Efendimizin pâk zevceleri Ümmü Seleme ve Ayşe validelerimizdir.

Bunlardan sonra “mâsum” ve tertemiz olanlar, 12 İmam’dır;

“Benden sonra bu Ümmete 12 İmam vardır”.(6)

Hadis-i Şerifine göre, 12 İmam pâktır. Çünkü taşıdıkları İmamet; Velayet ve İmamet-i Muhammediye’dir.

Onsekizbin âlemin Sultanı Sevgili Peygamberimiz buyururlar:

“Ben Allah’ın Velâyetini, Ali de Benim Velâyetimi taşır”.(7)

“Ali Benden, Ben Ali’denim”. (8)

“Hak Ali ile , Ali Hak iledir”. (9)

“Ben kimin Mevlâsı (Efendisi) isem; Ali de O’nun Mevlasıdır”. (10)

“Ali, Kur’an ile Kur’an da Ali iledir”. (11)

                                                                                                         

(6)    Hz.Cabir’den, Ahmed b. Hanbel, Müsned C.5, S.106.

         Sahih-i Buhari, C.4, S.501.

(7)     Hadis-i Şerif’in tamamı: “Bana iman eden ve Beni tasdik eden, Ebu Talibin oğlu Ali’yi “Veli” edinsin. Çünkü O’nun Velâyeti Benim Velâyetimdir. Ve Benim   Velâyetim de Allah’ın Velâyetidir”.

          Ammar b. Yasir’den; Hz. Peygamberin dilinden Dört Halifesi, Terc. A. Fikri Yavuz, Sönmez Neşr. İst. 1981, S.278.

          Binbir Hadis, Şemseddin Yeşil, S.181, İst.1983.

(8)     Hz.Peygamberin Dilinden Dört Halifesi,     Terc. A. F. Yavuz, S.244,247,254.

(9)     Aynı eser S.259.

(10)   Zeyd b. Erkam, Bureyde, Habeşi ve Enes (r.a.)’den;

          Tirmizi, Tac Terc. Bekir Sadak, C.4, S.281.

          Ahmed b. Hanbel, Müsned C.4, S.281.

(11)    Hz.Peygamberin Dilinden Dört Halifesi, S.253.

                                                                                                                               

 

 

“Ali kardeşimdir”.(12)

“Ali vasimdir (adıma iş yapan, konuşan)”.(13)

“Ali, Mü’minlerin Velisi, Müslümanların Seyyidi, Müttakilerin İmamıdır”.(14)

“Benim dostluğumu kazanmak, Ali’yi sevmekle mümkündür”.(15)

“Ali, Mü’minlerin reisidir, mal da zalimlerin reisi”.(16)

“Ali’yi Mü’minler sever, Ali’yi münafıklar sevmez”.(17)

Daha benzeri yüzlerce Hadis-i Şerif’ler örnek olarak verilebilir.

Peygamberin Ehl-i Beyt’i pâktır.Büyük Velilerdir. Bu pâklık, yukarıdaki Âyet ile (18) bizzat Allah’tandır. Bu nedenle Onlar da Peygamberimizden evvelki Peygamberler gibi “tahir”dir. Tahir olan mukaddestir, günahsızdır.

Velâyetleri ise “Velâyet-i Muhammediye”dir.

“Ela inne evliyaallahi la havfün aleyhim velâhüm yahzenun-Ayık olun; Allah’ın Velileri, Allah’ın Velileri’ne – Onlara – korku ve hüzün yoktur”. (Yunus: 62-63)

                                                                                                    

 

(12)    İbn Ömer’den; Tirmizi, Tac Terc. Bekir Sadak, C.3, S.264. Ebu Umme’den; taberâni.

(13)    Hz. Selman’dan; Hz.Peygamberin Dilinden Dört Halifesi, A. F. Yavuz, S.280.

          Habeşi b. Cunade’den; Tirmizi, Tac. Terc. B. Sadak, C.3, S.624.

(14)    Hz.Peygamberin Dilinden Dört Halifesi, terc. A. F. Yavuz:

          İmran b. Hüseyn’den, S.247, 276

          İbn Ömer’den, S.282

(15)    Aynı eser, İbn Abbas’tan, S.261

(16)    Aynı eser, Hz.Ali (k.v.) den, S.266

(17)    Aynı eser, Hz.Ali (k.v.) den, S.243

          Ümmü Seleme’den, S.248

                                                                                                  

“İyyake nestain” . (Fatiha-5)

Âyeti yanlış anlaşılmaktadır. Sure-i Fatiha’daki bu Âyette, “Biz Sana taparız ve Senden “inâyet” isteriz” demek; Biz putlara tapmayız. Biz putlardan yardım istemeyiz, anlamınadır. Çünkü müşrikler, putlara taparlardı.Ve Onlardan yardım isterlerdi.

“Nesir” ile “İstiane” arasındaki farkı biraz daha irdelediğimizde ortaya çıkan durum şu:

Yüce Allah,”Onlar, putlar size ne bir faide, ne de zarar verir. Onların neyine tapıyorsunuz. Onlardan ne diye korkuyorsunuz? Onlardan niye birşey umuyorsunuz?” buyurmaktadır.(25) Fatiha Suresinin 4.Ayette Allah,”Nesren” mastarından türeyen ”Nesir” esmasını kullanmamış; içinde “İnâyet ifade eden “Müstean Esmasını kullanmıştır. Ki: ”İnâyet” ve “İstiâne” İlâh’a aittir. İlâh olan Allah, ancak İstiâne ve İnâyet eder.

Halbuki “nesren-nesir-nasir-mensur(26) kelimeleri ile Kur’an Nebilerin ve Velilerin; fazilet sahipleri ile servet sahiplerinin yoksullara yardım edeceğini sürekli emretmektedir.(27) Mü’minlerin, birbirinin Velisi olduğunu(28) muhakkak birbirlerine yardım etmelerini istemiştir. Meleklerin, Mü’minler için af ve mağfiret istediklerini, Mü’minlere Selat – dua ettiklerini açıklamaktadır. Demek ki Mâneviler de yardım eder ve etmektedir:

“Muhakkak Allah ve Resulü ve Mü’minler sizin -Mü’minlerin Velisidir – Dostudur”. (Mâide-55) Âyeti açıktır.

 

Âyeti açıktır.

Allah’tan başkasını veli edinenler”(Bakara-257, Kehf-102)

Âyet’i ise; müşrikler içindir. Çünkü müşrikler, putlara taptıkları, putlardan yardım istedikleri gibi; putları evliya-dostlar edinirlerdi.

Yoksa; Allah ve Allah’ın dostları,

 

Elâ inne Evliya Allahi Lâ havfün aleyhim velâhüm yahzenun… Ayık olun! Yeryüzünde Allah’ın dostları vardır; Onlara korku hüzün yoktur…” (Yunus: 62,63,64)

 

         Diye niteledikleri Allah’ın Velilerini değil! Allah’ın Velileri, Mü’minlerin de velisidir.Dostudur.

Allah’ın ve Resulünün de dostudurlar Evliyalar; ki bunlar yüzde yüz inanan ve Allah’tan en çok (Takva eden) sakınanlar, korkanlardır. Onlar, bizim en ekrem ve şereflilerimizdir. Ve Velilerimizdir.

İnne ekremeküm indallahi etkaküm-Allah’ın huzurunda sizin en ekreminiz, O’ndan en çok sakınanlarınızdır”. (Hucurat-13)

Özelliğine bürünmüş bu zatlar, bizim velilerimizdir. Allah’ın Velileridir. Mü’minlerin de dostu, Allah’ın da, Resülullah’ın da dostudur.

“EvliyaAllah “a düşmanlık eden, Onları inkâr edenler; Allah’a, Resülune, cümle Mü’minlere düşman olanlardır. Allah’ı Resûlü ve Kur-an’ı Kerim’i inkâr edenlerdir!…

Gel gör ki bu inkârcılar da tıpkı “hâriciler” gibi Kur-an’a en çok sahip çıktıklarını iddia edenlerdir. Lâ havle velâ kuvvete illa billahi’l aliyyi’l azim…

Bu çeşit Hakka sahip çıkıp, Hakkı inkâr edenlerden Allah’a sığınırız!..

Ayrıca,

“Allah’ın izin verdiklerinin dışında kimsenin şefaat edemeyeceği” (Sebe-23; Ta Ha-109)

Âyeti de vardır.

Demek ki; ”Şefaat edici”, ”yardımcı”, ”ricacı”  kulları vardır.

Sure-i Zuhruf’ta ise;

         “Hakka şehid olandan başkası şefaat edemez. O Hakka şehid (gören); şahid ise bilendir”.

(Zuhruf-86)

Burada bilenden maksat, hakkı-gerçekleri bilen anlamındadır. Demek ki Hakkı gören bilginler, Şefaat-yardım edebilirler. Bunlar “Ledün ilmi” bilenlerdir.

Bilginler üçe ayrılır:

         1) Hakkın (Allah’ın) emrini bilir, Hak’kı (Allah’ı) bilmez:

Bu özellik, sahibine zarar verir. Bunlar Şeriatı (İslâm fıkhı-hukuk ilmini) bilenlerdir. Derece derecedir. Molladan profesörüne kadar. Bu durumu pratikte görüyoruz: Kişi İslâm Şeriat ilminin -Fıkıh-hukuk İlminin alimi, Doçenti, profesörü olmuş; şaraptan, zinadan, yarıçıplak kadınlarla eğlenmekten; karısı, çoluk -çocuğu, kızı, gelini, oğlu ile plajlardan başını kaldıracağı zamanı yoktur.Ve bu kişi, memleketin din görevlilerini, müftüleri vaizleri yetiştirmektedir. Demek ki Şeriat ilmi, Fıkıh (İslâm Hukuku) ilmini bilmek insana iman, islah (fayda) vermiyor.

Şeriat İlmi, İslâm Hukuku Allah’ın emridir. Allah’ın emrini bilen, demek ki Allah’ın kendisini bilmiyor. Eğer bilse, yukarıda sayılan kötülükleri sürekli yapmaz.

2) Allah’ı -Hakkı- bilir, Hakkın emirlerini bilmez:

         Bu özellik sahibine ve  onu dinleyenlere fayda verir. Kişi ümmi veya yarıümmi, ya da okumuş; fakat Şeriat ilmini okumamış olabilir. Ancak bu kişi, ”Men araf…”ı,

“Men arafe nefsehu kad arefe rabbehu – kendini bilen Rabbını bilir’i (29) bilmektedir.

Bunu, ”bilen bir Arif”e hizmet ederek öğrenmiştir. Bu bilgi manevi, Ruhani bir bilgidir. Çok yararlı bir bilgidir.

3) Hem Hakkı (Allah’ı), hem de emrini bilir: En önemlisi budur. Buna “iki kanatlı bilgin” denir.

Kendisine de, insanlığa da faydalı olandır. İşte böyle Allah’ı bilen Aziz, Ârif insanlar, Hak’ka şehid -şâhid-dir.

Ve Onlar, yukarıdaki Sure-i Zuhruf’ta geçen Âyette sözü edilen Hakka şehid, Hak’kı bilenler, Şefaat sahibidirler. Bu durum; kat’i delil Âyet-i Kerime ile sabittir.

Daima bakıp şöyle hayret etmişimdir; Tedrisat kürsüsündeki müderris sakalsız bıyıksız, Ve onun Şeriat ilimlerini (Fıkıh, İslâm hukuku) öğrettiği talebesi vaiz kürsüsünda sarıklı sakallı, Müslüman-ı kavi; İdris Nebi kisvesinde… Ehl-i takva… Nasıl oluyor? Eğer sadece bu Şeriat (İslâm Fıkhı), yani hukuk ilmi insana İman, takva verseydi; bu ilmin profesörleri, doçentleri daha saçlı sarıklı, daha Namazlı abdestli olur; elleri viskili olmazdı.

Böyle kuşun, böyle kanadı olur, denir…

Şeriatta veya diğer fiziki ilimlerde kimler âlimdir?… Örneğin bir avukat, bir doktor, bir mühendis, bir kimya öğretmeni, âlim midir?.. Yani bir doktor tıp âlimi, bir avukat hukuk âlimi, fizik öğretmeni fizik âlimi midir?… Hayır!… Bunlar, bu ilimlerde birer teknisyendir. Bunun gibi İlâhiyat Fakültesini,Yüksek İslâm Enstitüsünü bitiren bir İlâhiyatcı Müftü, Vaiz de bir Din âlimi değildir. Alim sayılması için en azından doktorasını verip doçent olması lazımdır. Bir dalda doçent olanlar, âlim olmağa adım atmışlardır. Müderrislerler ise bu branşın âlimi kabul edilir. Dini bilgilerden;

 

a-Usul-u Fıkıh: İslâm Hukuku (Şeriat İlmi)

b-Usul-u Tefsir

c-Usul-u Hadis

d-Usul-u Kelâm ve Felsefe dallarından en azından birinden doktorasını verip, doçent ya da müderris olmayan din âlimine Fıkıh-İslâm Hukuku, yani Şeriat âlimi denemez.

Bu okullardan mezun olmak yoluyla din adamı(mollalar); tıpkı doktor, avukat, fizik-kimya öğretmeni gibi birer teknisyen ya da pratisyendirler.

Ama Anadolu’nun kasabalarında bunlar büyük ulema bilinir. Derya deniz allame sanılır. Daha doğrusu halkımıza öyle inandırılmıştır.(30)

Gerçek şudur: Okuma yoluyla öğrenilmesi mümkün olan Şeriat- la ilgili ilimler, insana İman ve Takva vermez.

Çünkü okuma yoluyla, Şeriat ilmini, Müslüman olmayanlar da öğrenebilir. Nitekim Avrupada, Şeriat-İslâm Fıkhı kürsüleri vardır. Hrıstiyanlar,Yahudiler hatta Materyalistler de öğrenmektedir. Birçok Keşişler ve Hahamlar arasında Şeriat ilmini, İslâm mollaları kadar ve daha fazla bilenler de vardır.

“İman” ve “Takva”, insanın kalbine gökten iner!…

Allah, kime hidâyet ederse Mü’min ve Müttaki olur. Dilenirse münkir, münafık ve aşırı zalim olur.

Allah, okumuş kişiye de; okumamış bir kişiyede ”hidayet” eder. Kullarından dilediğine…

Nitekim Peygamberimizin on binin üzerindeki Ashabından ancak otuz-kırk tane okuma-yazma bilen vardı.

Fıkıh-Şeriat ilmini bilenler ise, fıkıh kitaplarının yazdığına göre yirmiyi geçmezdi. Diğer o Aziz zatlar, ”ümmi” olmalarının yanı sıra çok büyük bir İman ve Takva’ya sahip idiler.

Demek ki Hak’kı bilmek ayrı şey, Hak’kın emirlerini bilmek (tabi deyaylı olarak) ayrı şeydir!..

Hak’kı Hakikati bilmek; İman’ı artırır.Yani kuvvetlendirir.Takva sahibi eder. Zannedersem halkın, bu gerçekleri bilmelerinin zamanı geldi:

Kisve Müslümanlığına, zahiri, Şer’i bilim sahibi okumuşlara bakmamalı. Gerçek İmanı; gerçek Takva’yı ve gerçek “Hak İlmini”; bilen “Aziz, Ârif kişiler”de aramalı… Hak’kın emrini bilmek kolaydır. Okumakla olur. Ve herkes onu öğrenebilir. Müslim de, gayrimüslim de; Mü’min de münafık (riyakârlar) da öğrenebilir. Arapça, Farsça

Bilmek ilim değildir. Onlar birer gramer-dil öğrenimidir. Tıpkı İngilizce, Fransızca, Almanca öğrenir gibi. Bugün Orta Doğu’ya giden uçaklardaki hostesler, bir molladan daha çok Arapça ve Farsça bilmektedir. Anlamadığınız dille (Arapça,Farsça gibi…) konuşup; kendini Dinde daha âlim gösterenlerin tuzağına düşmemek lazım. Anadolu’nun saf ve temiz insanı, yüzyıllarca hiç anlamadığı Arapça, Farsça ile konuşarak, bir nevi büyülendirilmiştir. Ve yazık olmuştur.

Artık uyanma zamanı geldi. Hangi molla daha çok Arapça, Farsça konuşuyorsa; sözlerine Arapçayı hâkim kılıyorsa; O demogog, yani toplumun duygularını okşayarak kendi davasını yürütendir.

Halkı hayrete düşürüp büyülemek istemektedir. Çıkarcı, yobaz ve riyâkardır. Kisve ve lisan (dil) Müslümanıdır. Halkı da kendisi gibi şekilci yapmak istemektedir. Şekilcilik ise, ”Tevhid’in Ruhu”na ters düşen bir nevi putçulukdur.

Ayrıca bu gibiler, halkı hep cehennem ateşi, zebaniler ile korkutur ve Dini halka zorlaştırır. Bütün bunlara ek olarak şiddetten yanadır. Ağzından öfke akar. Saldırgandır. Kürsüde, hutbelerde cemaata bağırarak, kortutarak, etrafa şiddet ve öfke şaçarak; tamamen “Âdab-ı Muhammediye’ye”(31) ters   ve

Rahmete’n li’l Âlemin”e (32)

aykırı olarak…

Evet, Âlemlere rahmet olan bizim yüce, Âziz ve Mukaddes Peygamberimiz Efendimiz (a.s.v.) bizim Mânevi babamızdır. Baba, evladına sahiplik eder. Evlat da babasına sahip çıkar.

 

O Yüce Mânevi Baba olan Peygamber;  İlk Mü’minlere de, sonraki Mü’minlere de Baba olarak sahiplik  etmektedir. (33) O’nun evlatları mesabesindeki (durumundaki) Mü’min Ümmeti de O’na sahip   çıkmaktadır. Öyleyse “Sahiplik” çok önemlidir.

                                               

Bu durumda Sahabiler de, Onlardan sonrakiler de üç derecedir:

a) Mukarrebunlar – Hakka yakın olanlar.

b) Muktesidler – Orta yolda yürüyenler.

c) Nefislerine zulmedenler – Kendilerine kötülük edenler.

Çünkü yukarıda sözü edilen Âyet-i Kerime’de belirtildiği gibi; (34) “Kitab’ın-Kur’an’ın Vârislerini” Yüce Allah üç sınıf olarak nitelemiştir. Unutulmasın ki Kur’an’ın ilk muhatapları, İlk Mü’minler, Ashablardır. Ayrıca sonra gelecek Mü’minleri de kapsamaktadır:

 

a) Mukarrebunlar: “Sabikunlar”: Allah’a yakın olan, eski büyüklerden olanlar. Hayırlarla dolu olanlardır. Bunlar Ashab’ın ve sonraki Mü’minler içindeki Aziz Zâtlardır.

 

“Elâ inne Evliyaallahi lâ havfü’n…….”

                                                       (Yunus: 62, 63, 64)

Âyeti gelince ilk Mü’minler içlerinde “Veliler” olduğunu öğrendiler. Ve onları, kendi içlerinde aradılar. Demek ki ilk Mü’minlerin içinde az da olsa “Evliya” vardı. Çünkü Allah Vakıa Sûresinde “Mukarrebun Evliyalar” için,

 

“ İşte onlar Mukarrebun (Allah’a en çok yaklaştırılmış olan Evliyalar) dur. Nâim Cennetlerindedirler. Çoğu öncekilerden. Birazı da sonrakilerden.

                                                                                 (Vakıa :11-14)

b) Muktesidler: Orta yolda yürüyenler. Orta sınıf. Mukerrebun olmayan Mü’minler. Gerek Ashabdan, gerekse onlardan sonraki Mü’minler.

Mü’minler, Peygamberimizin zamanında da, O’ndan sonra da her zaman üç sınıftır: Mukerrebunlar.Veliler. Veli olmayan orta halli muktesidun Mü’minler.

Bir de nefsine zulmedenler: Kebair, yani büyük günah işleyenler.

Bunların yanısıra Ashabın içinde de, ondan sonraki Mü’minler içinde de her zaman münafıklar vardır. Münafık, gizli Kâfirdir. Kuşkusuz Peygamberin arkasında namaz kılmışlardır. Camilerden de  çıkmamışlardır. Riyakâr, ehl-i dünya, cimri ve acımasız, yüzleri gülmeyen siyahi insanlardır. Münafık, halis bir kâfirdir. Ancak İslâm kisvesi ile kendini gizlemektedir. Kâfirlerden daha alçak ve tehlikelidir. Çünkü kâfir, kendini gizlememektedir. O nedenle Müslümanların, ondan sakınması kolaydır. Allah hepimizi münkir, münafıkların şerrinden emin eylesin…

Bu tasnifi ve açıklamaları Kur’an doğrultusunda belirttikten sonra, şimdi kitabın başındaki konuya dönüp, Kur’an-ı Kerim’e göre kimlerin “masum” olduğunu belirtmeye çalışalım. Allah’ın izni ile:

Hakikatte “mukaddes” ve “masum” olan, “mutahhar” ve “mukaddes” Ruh’tur. Tabii bu Ruh, İlk ve Külli (bütüncül) olan “Ruh-u Âzam” dır. “Hakikat-ı Muhammediye”dir. Sıfat-ı kadimi Zât-ı Bâri, Zât-ı Akdes’tir (Ruh-u Muhammediye, en mukaddes varlık olan Allah’ın Zât ve Sıfat Nuru’dur). Allah’ın ezelî kadim emri, nefhi-nefesi (İlâhi nefes), kelimesi, Nurudur.

Ruh, Nur’dur. Zât-ı Hak’kın kadim (ilk, önce) yüzünün kadim Nuru, ziyasıdır. Âdem’e ve evlatlarına üfürülen Ruh, bu en mukaddes Ruh-u Âzam’dan, Ruh-u Muhammedi’den üfürülmüştür.

“Ve nefehtü fihi min Ruhi – İnsana Ruhumdan üfürdüm”. (Sad-72)

Görüldüğü gibi,”Ruhumdan üfürdüm”denilmektedir. İşte bu ”Ruhumdan” buyurduğu Ruh, İlk ve en büyük ”Ruh-u Âzam”dır: Hz.Muhammed’in Mukaddes, Muazzez ve Mutahhar (Tertemiz) ehsan-çok güzel Ruhudur.(35)

Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed, güneş gibidir. O’ndan insanlara üfürülen Ruhlar da yıldızlar gibidir. Ruh’tan sonra, Ruh’un ışığından yaratılan Melekler de dolayısıyla Âlem-i Kudsiyandan (Kudsî Âlem’den) olup; Onlar da Mutahhar ve Mukaddeselerden (Kutsallardan) olduklarından ”masum” durlar. Günahsızdırlar.

Şimdi bu konuya tam açıklık getirmek için bu ”ilk İnsan” ve O’nun ve O’nun zürriyetine; çocuklarına insanlara üfürülen Ruhların özelliklerinden söz açalım:

Ruh, yalnız insana üfürülmüştür. Hayvanda, bitkide Ruh yoktur. Onlardaki canlılık; Allah’ın ”Hay” isminin yansımasıdır. Her canlı, ”su” ile canlıdır.(36) Biyolojik canlılıktır. Nitekim bedenin canı da biyolojiktir.

Ruh, insana ilim akıl ve kelâm – konuşma veren İlâhi bir Nur’dur. İlim ve konuşma, Allah sıfatıdır. Ruhun macerasını, Ruhların geliş gidişlerini yani Kudsi Âlem’den, süfli Âleme (beden zindanına) Allah’ın izniyle nasıl gelip cisimleştiklerini; bir de Allah’ın dileğiyle bazı Ruhların daha bu dünyada iken nasıl tekrar yükselip ilk Kudsî durumlarına geçtiklerini…Ve ondan sonra ”Kudsi Ruh” taşıyan Peygamberlerin ve Mukarrebun Evliya, yani Allah’a yakın olan Velilerin ”Ruhani Mâsumiyetlerini” açıklayalım. Mâsum olanın; Kudsi Ruh taşıyan Nebiler ve Veliler olan İnsan-ı Kâmil olduğunu öğrenelim. Bizdeki bu ”Mukarrebunlar”, yani bu Aziz Veliler-Ârifler; hem ilk Mü’minler (Ashablar), hem de sonraki Mü’minler içinde mevcuttur. Allah’ın selam ve Rızası ve Rahmeti Onların üzerine olsun!..

“Bu ümmetin içinde her zaman iyiliği emreden (mârufu emreden), kötülükten vazgeçirmeye çalışan (münkeri nehyeden) hayırlı bir ümmet olacaktır”. (Âl-i İmran-104)

         Âyeti de bu Aziz zâtların Ashab’ın içinde de, Onlardan sonraki Mü’minler içinde de olacağını bildirmektedir. Bakınız, bu Ümmetin içinde“Müttaki bir Ümmet’ten”söz edilmektedir: Ümmet içinde Ümmet!..

Ayrıca şu Hadis-i Şerif’leri de göz ardı edemeyiz:

“Ümmetimden bazı kişilerin şefaatı bereketi ile Beni Temim kabilesinden daha fazla insan cennete girecektir”.

Bunu duyan Sahabiler  sordular: ”Bu şefaatın sahipleri Senden başka mıdır, Ey Allah’ın Resulü?..”

Peygamberimiz buna: ”Evet, Benden başkadır”(37)cevap verdiler.

Ebu Ubeyde b. el Cerrah sordu: ”Ey Allah’ın Resulü, biz Senin devrinde Müslüman olmuş, Seninle birlikte İslâm için didinmiş insanlarız. Bununla birlikte ”sonradan gelen” bir insan bizden hayırlı olabilir mi?” Cevapları şudur: ”Evet olabilir. Sizden sonra gelecek ve Beni görmediği halde Bana inanacak bir  topluluk vardır ki sizden hayırlıdır”(38)

Yunus Suresi 62-64. Âyetleri inzal olduğunda , (Yani “Ayık olun! Allah’ın Evliyâları vardır….), Hz. Peygamber’e sordular: ”Burada sözü edilen Veliler  kimlerdir , Ey Allah’ın Resulü?…” Cevap şuydu: ”Onlar o kişilerdir ki görüldüklerinde Allah anılır, Onları görenler Allah’ı hatırlar”. (39)

      

                                                                                                                            

(25) Bu konuda Kur’an-ı Kerim’de bir çok Âyet vardır. Örnek: ”Velâyestetiune lehüm ”nesren” vela enfüsehüm yensurûn”. (A’raf-192)

(26) Bunların hepsi Arapça’da “yardım” fiilinin türevleridir. Âl-i İmran-52, Saf-14, Bakara-135, Muhammed-7 ve diğer Âyetler.

(27) “Velmü’minûne velmü’minatü ba’dühüm “evliyâü” ba’din – İnanan erkekler ve kadınların bazısı, bazılarının velisidirler”. (Tevbe-71)

(28) Ahzab:34, 56. Nahl-2, Fussilet-31, Enfal-34, Tevbe-26, Fetih-26.

(29) Binbir Hadis, Şemseddin Yeşil, S.212, 1983, İstanbul.

Mevlâna, Fi hi Mâfih’ten seçmeler, Haz. A. Gölpınarlı, S.93, 1989, Ankara

 

        (30) Ve size Kaymakam Eşref’in iki kıtasını, -Belki Eşref doğru söylüyor- dersiniz umuduyla sunuyorum:

        

       “Cazibe olmaz her dilber-i kızıl femde(Kırmızı dudaklıda)

         Kemal olmaz, maariften yetişmiş her bir âdemde,

         Şehâdetnâmeli nice câhil mi ararsın bu âlemde;

         Maarif şimdi bizde meyvesiz ağaca dönmüştür.

 

         Görüpte sureta zâhidi, sanma ki bîçare,                                                                                                                     

         Dilerse açar sinende bin türlü yâre,

         Önce va’zedip , sonra alırlar ademden  pâre

         Büyük gümtükde vâiz sanki bir simsâre dönmüştür.

 

                                                                    Şair Kaymakam Eşref

 

(31)“Muhakkak Sen ya Muhammed! Büyük, güzel ahlâk üzeresin”. (Kalem – 4)

“Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim”.                    Mâlik b. Enes, Muvatta, C.2, S.553 , İstanbul-1982.

Ebu Hureyre’den; Ahmed, Hâkim, Beyhaki.

Resulullah (s.a.v.)’a bir kimse “Din nedir?”diye sordu. Allah’ın Resulü, “Güzel ahlâktır” buyurdu. (Gazali, İhya, III, 43. Kimya-yı Saadet, S. 393).

(32)”Biz, Seni Âlemlere rahmet olarak gönderdik”.(Enbiya-107)

(33)”Peygamberimizin şefaati” ile ilgili, ayrıca Mü’minlerin, “Sevdiklerine yardımı” ile ilgili ”yüze yakın” Hadis-i Kudsi

     ve Hadis-i Şerif” Kudsi Hadisler: C.2  S.607-714, Madve yayın. 1991-İst.” da yer almaktadır. Kaynakları: Buhari,

     Müslim, Nevevi, Nesai, Tirmizi, İbn Mâce’dir. Kitabımızın ebadı elvermediğinden, buraya alamadık. Meraklısının

     araştırması dileğiyle…

34)  Fâtir Suresi, 32. Âyet.

(35)Sevgili Peygamberimiz buyururlar:

          “Âdem, su ile balçık arasında iken Ben Nebi idim”.

         Tirmizi, Menakıb, 1.

         İbn Hanbel, 4/66.

         “Allah’ın ilk yaptığı şey, Benim Nurumdur”.

         El Kâri, Şerhü’ş-Şifa, C.1 S. 505.

         Acluni, C.1, S. 265.

(36)”Ve caalna minel mâi külli şey’in hay – Biz herbir şeyi su ile canlı kıldık”.(Enbiya-30)

(37)Darimî, 2/328.

(38)Darimî, 2/308.

(39)Yazır,   4/2731.

← Önceki

Sonraki →