Selef’in yolundan başkası olmayan Tasavvufçuların, ‘Zât-Sıfat, Kadim, Muhdes, Fiil, Fail, Mef’ul ve İmamet’ hakkındaki İtikatları

KISACA ÖNEMLİ İTİKAT KONULARI

SELEF’İN YOLUNDAN BAŞKASI OLMAYAN        

TASAVVUFÇULARIN ’ZÂT-SIFAT, KADİM, MUHDES,

 FİİL, FÂİL, MEF’UL VE İMAMET’ HAKKINDAKİ İTİKATLARI

Tasavvufçular, Sıfat’a inanır. Ancak; “Sıfat da Zât’tan başkası değildir”, der. Zât da, Sıfat da bir tek sonsuz Nur olan Kadim Allahu Taâladır.(29) Maturidi’nin   görüşü de budur.

Kadim, âlemlerden müstağni (doygun) olan; Ezeli- Ebedi ve Daimi olan Zât-ı Akdes’tir. Âlemler muhdes’dir; yani sonradan olmuştur. Ancak Kelâmcıların Âdem’den-Yokluktan ihdas olduğu fikrini değil; Allah’ın kendi Nur’undan Halk-yapmak suretiyle ihdas ettiğini yani: Evet, Âlemler (nesneler) sonradan oldu ancak yokluktan değil; Hâlik’in – yapıcının ‘kendi Nûrun’dan yapılarak’; şekil ve suret alarak sonradan oldu”.

Köpüklerin önce olmayıp; sonradan denizden olduğu gibi. Köpükler önce yoktu, sonradan oldu ama; yokluktan değil; bizzat denizden oldu. Köpükler önce mevcut deniz değiller ama; denizden başkası da değiller. Denizin sırrıdırlar. Denizin taayyünü-belirtisidirler.

Hakikatta Vücut birdir. Pencereden içeri giren Güneş’in ışığına Güneş de desen doğrudur; Güneşden gelen ışık da desen doğrudur.

Güneşin ışığına Güneş de denebilir, Güneşten de denebilir. Tenzih eden Güneşden, “ Heme ezost – Hepsi O’dan”, Tevhid eden, “Heme O’st – Hepsi O”, der. İkisi de caizdir. Ortamına göre konuşulur.

Zira tüm Tasavvufçu’ların sözlerinin içeriği birdir. Aralarında çelişki yoktur. Çelişki yapanlar, Onların Ârif olmayan taraftarlarının yaptıklarıdır. Taraftarlarının şerhi – izahıdır. Çelişkiyi icad eden, çoğaltanlar şarihler, şakirtler- talebelerdir.

Tasavvufçular, Kader’e ve Cüz’i İrade’ye inanır.

Ancak Cebri’ler Şer’ri, Allah’ın üstüne atar; İrade-i Cüz-i‘yi  inkâr eder.

 

Kaderi’ler, insanı tam serbest kabul edip; Allah’ın takdirini inkâr  ederler. Dolayısıyla Kader’’i inkâr ederler.

Maturidiler ve Eş’ariler; ‘Kul, fiilinin yaratıcısı değildir. Ancak insanda cüz-i serbesti vardır. İradesini kullanmakta serbest olduğundan sorumlu tutarlar kulu. Maturidi, kisbi (kazancı) kabuıl eder; Eş’ari etmez.

Allah Mutlak ( Külli) İrâde, Mutlak Kuvvet, Mutlak Fail’dir.

Allahu Taâla insana, Nefs-i Emmare’yi de, Kutsi Rûhu da vermiştir:

“Nefis, kötülüğü emreder”.(Yusuf -53)

“İnsan’a Rûhumu üfürdüm-ilettim”(Sad -72)

 

(29) Seyyid Abdulkadir Geylani Hazretleri, Sırrül Esrar: (Allah Nur’dur, Allah’ın Sıfatları da Nûr’dur.)

 

 

‘Şer’, nefis (beden); ‘Hayr’, Ruh canibinden olur. Ruh‘dan şer sadir-peyda olmaz. Ruh Allah’ın emri, pâk nefesidir.

Aklıselim de Ruh’dandır. Aklıselim ve Ruh, Nur’dur. Ruh ve Akıl, Âlem-i Emir’den olduğundan; şer peyda olmaz. O nedenle hayr-iyilik, bizzat Allah’tandır.

“Sana hasenat-iyilik isabet ederse Allah’dan, Sana seyyiat isabet ederse senin nefsinden”.(Nisa -79).

Ancak nefsi – bedeni de, yani şer’rin kaynaklarını da yaratan Allah’tır.

“Allah herşeyi irade ederek yaratır”. (Hud-107, Buruc-16).

Örnek: Ateşle harareti gibi. Ateşi yaratan Allah’dır. Ateşten gelen ısı, Allah’dan gelmez; ateşten gelir. O nedenle şer, Allah’dan denemez!.. Şer, kötülüğü emreden nefistendir!

Şer’de adalet yoktur. Şer, zulümden (kötülükten)dir. Allah’da zulüm yoktur. Ama kötülüğü emreden nefsi, Allah yaratmıştır.

“Feelmeha fücûreha ve tahvâha – Allah nefse, fûcuru da, takvayı da ilham etti”.(Şems -8)

Bir önceki Âyet, Mutezile’nin, ‘Allah, kötüyü irade etmez’, görüşünü çürütür. Doğru olan şu ki; Allah, kötüyü de yaratmayı irade etmiştir. Sapık iblis ve kötülüğü emreden nefsi, iradesi ile yarattığı gibi…

Ancak Allah kötülüğü, şerri, Kelâmı ile emretmez. İyiliği ve Hayr’ı emreder. Hikmeti icabı kötüyü, iradesiyle Zât-ı Pâki yaratmış. Ancak kendisi, onları sevmediği, razı olmadığı gibi; Peygamberleri ve Mü’minleri de onları sevmemeye, onlarla şiddetli mücadeleye çağırmıştır. Kötü olan şeytan, nefis ve vahşi mahluklar, Haktaâla’nın  Kahri Sıfatlarının mazharlarıdır.

Zira Allah bir, eli ikidir. İki elden maksat; Kahri ve Rahmani (Celali ve Cemali) Sıfatlarıdır. Hakikatta hepsi O’nun katındandır. Ama tenezzülât ve taayyünâtta (belirmede) Mertebeler ve Mazharlar oluşur.(30)

Pâk Ruh, Aklıselim, Melek bir yana; iblis, nefs-i Emare ve vahşi hayvanlar biryana… Gece-gündüz, pozitif-negatif ve tüm çelişkiler; İşte bu Celâl ve Cemal çelişkisinden meydana gelir. O zaman Zât-ı Akdes’in birliği ve tüm Sıfatları tam bilinir. Tek taraflı bilinmez.

“Biliniz! Allah muhakkak şedidil ikabdır ve muhakkak Allah, Gafururrahimdir”. (Maide -98)

Ruh ve akıl Mahlûk olmayıp; Allah’ın emrindendir. Beden süfli sıfatları ise Mahlûk’tur. İnsanda bu iki çelişki vardır:

Kudsi, yani Ruh ve aklıselim; süfli, yani beden ve ondaki kötülüğü emreden (meyleden) nefis!

 

Beden Mahlûk olduğundan; bedenin fiili işlediği ameli de Mahlûktur.

“ Allahü hâlıkü külli şey – Allah, her şeyin Hâlıkı’dır.(Zümer-62)

Âyeti bunu bildirir.

İnsan, Ruh ve Akıl; onun yardımcısı iyiliği emreden Allah ile; Beden ve Süfli arzuları, kötülüğü emreden nefis ve onun teşvikçisi iblisin etkisi altındadır!..

İşi-ameli ise; insanın bedeni işler. Yukarıda söylenen ulvi ve sufli tesirlerle Allah’ın kendine ayrıca verdiği kuvvet ile işler. Ya Ruha ve Akla uyar; ya bedeni heveslerine ve şeytana uyar. İkisinden birinin etkisinde kalır. Ya da bazen bir tarafın etkisinde kalarak; iş işler, amel eder.

Ruh, Akıl, Kuvvet ve İrade (dilemek), Âlem’i Emir’dendir. Mahlûk değildir. Bunları cüz’i de olsa; insana Allahutaâla vermiştir, Ulvidir. Beden ve arzuları ise; Mahlûktur, Süflidir.

Hayır, Ulvi taraftan, Şer de süfli taraftandır.

Ancak beden mahlûk olduğu gibi; bedenin sıfatları da Mahlûktur. Kulun Fiili ise bedenin sıfatıdır. Bedeni de sıfatlarını da Allah yaratmıştır.  Mahlûk olan bedenin, fiili de Mahlûk olur.

O nedenle; kul, fiilinin hâlıkı değildir. Allah da:

 “ Sizi de, fiillerinizi de ben yarattım”. (Saffat -96)

buyuruyor.

Kulun fiili, Mahlûktur. Neden? Mahlûk olanın sıfatı da Mahlûk olduğundan… Ancak fail işleyen kuldur.

İşin yaratılması ayrı şeydir; o fiilin kimin işlediği ayrı şeydir.

Fiilin Mahlûk olması, kulun kendisinin Mahlûk olmasındandır. Bu nedenle Mahlûkun (bedenin) sıfatı da orada işlemek, iş yapmaktır. Fiil sıfatı da tabiatıyla Mahlûk olur.

Ama her şeyin Hâlıkı olan Allah’ın Zâtı Fiili, Mahlûk değil; Allah’ın Sıfatı’dır. Hâlıkın Sıfatı mahlûk olmaz. Mahlûkun sıfatı, mahlûk olur.

Öyleyse Allah’ın fiili Mahlûk olmayıp; kulun işlediği fiil Mahlûktur. Hâlık ise tekdir. O da kendinden başka ilâh olmayan Allah’tır.

Ama İnsan; Mahlûk olan bedeni ve heva’sı (yani kötü arzuları ki bunlar; Mahlûk olan bedenin sıfatları, nitelikleridir) ile Ruhu ve Aklı’nın (bunlar da Allah’ın emrindendir.) etkisindedir.

Emir, Mahlûk değildir.

“ Elâ lehül halkü ve’l emr – Ayık olun! Emir de Halk da Allah’ındır”. (Âraf -54)

İnsan, Emir ve Halk’ın etkilerinde kalarak; onların istediklerinden birini işler. Fiil ise beden vasıtası ile olur.

Kul, fiilinin hâlıkı değil ama; kul, fiilinin failidir. O nedenle kisbi-kazancı kendine ait olur. Bu kazanç, ya iyi-hayırlı bir kazançtır; ya da kötü şer bir kazançtır. Çünkü her kul, elinin yaptığının karşılığını görecektir. Allahu Taâla da bunu açıklamıştır:

“Kul, yaptığından sorumludur”. ( Nahl -93, Enbiya -23).

Ya ceza, ya mükâfat görecektir.

Yukarda geçen, “Ayık olun! Halk da Emir de Allah’ındır”, Âyeti ile Ârifler; Kur’an-ı Kerim’in, ‘Kadim’ olduğuna hükmetmiştir. Ahmed bin Hanbel’in üstünde durduğu bu Âyettir. Çünkü bu Âyette, halk ile emir arasında bir fark var. Kur’an Allah’ın emridir. O nedenle Mu’tezile’nin ’Kur’an Mahlûktur’ demesi yanlıştır. Emir, Halk olmadığı için Mahlûk denilmez. Mahlûk olmadığı için de Kadim’dir.

Ruh da Emir’dendir.

“Küllirruhu min emri Rabbi – De ki! Ruh, Rabbımın Emrinden”. (Esra -85)

O nedenle Ruh da Mahlûk değildir; Emir’dir. Bundan dolayı da Kur’an, Kadim’dir denilmiştir. Asıl Kadim olan ise; Mütekellim – konuşan, Âmir- emredendir. Emir, Kelâm, Ruh ve Kur’an, Allah’dan sadir olmuştur. Ama asla Mahlûk değildir. Allah’ın pâk nefesidir. Rahman’ın nefesi de Nur’dur.

Allah’tan bir taayyün (belirme), bir hudus olmuştur ama her muhdes (sonradan olma) Mahlûk değildir. Şafak gibi, Şafak Güneştendir. Güneş’in bir belirmesidir. Muhdesdir, sonradan olmuştur ama; Güneşten ayrılmaz. Fakat bizzat Güneş’in kendisi değildir.

Kur’an ve Ruh;

Allah’ın Kelâm ve Emir Sıfatıdır.

Allah Nur’dur, Allah’ın Sıfatı da Nur’dur. Nur ise hakikatte bir tanedir. Ama hakikat’ül  hakikatta, gerçeklerin gerçeğinde…

 

(30) Daha geniş bilgi için bak. VARLIK, Kâzım Yardımcı, Bilmen Bas. İstanbul, 1974.

Zât-ı Akdes Allah, Nurların Nurudur. Allah, kendisinden beliren Nurlarından da Ğani’dir. Çünkü her belirme kendisinden olur. Fakat belirmenin, belirene ihtiyacı vardır. Ama belirenin Zâtının, belirmeye ihtiyacı yoktur. İsterse belirir, istemezse belirmez. Nasıl ki; Allah olmasa, âlemler olmazdı.

Bir konuşan – Mütekellim, bir Âmir – Emreden de olmasaydı; bir Kelâm, bir Emir olmazdı. Her ne kadar Kur’an ve Ruh, Mahlûk değil, Nur ise de; her Kelâmın ve her emrin bir konuşana (Mütekellim), bir Âmire ihtiyacı vardır. Alllah’ın konuşma Sıfatı var ise de; Allah konuşmaya muhtaç değildir. Dilerse konuşur ve emreder; dilemezse konuşmaz ve emretmez. O zaman da hiçbir belirme ve bilgi olmaz. Orasına Ahadiyet, Lâtaayyün deniliyor, Âriflerce…

“Elâ lehü’l halkü ve’l emr – Ayık olunuz! Emir de Halk da Allah’ındır”. (Âraf -54)

Evet, Emir de Halk da Allah’ındır. Bu Âyette kesin olarak Emir’le, Halk ayrılmıştır. Aralarındaki fark açıktır. Ama asla Allah’ın Zâtı değildir. Allah’ın Kadim olan Zâti hüviyeti (Zât-ı Akdes), Âlemlerden ğanidir. Hakikatte ise; Emir de, Halk da, Hakkın taayyünüdür. Her taayyünde de bir sonralık vardır. Ancak Emir’de südur, Mahlûk’a muhdes denerek; Emir-Kelâm takdis edilir.

Çünkü Emir-Kelâm, ulvi’dir; Mahlûk daha düşük, sufli’dir.

Emre göre; aslında Mahlûk da (eşya, şeylerin de aslı) âlem-i Emir’dendir.

Cisimlerin de aslı Nur’dur. Cisim, yoğunlaşmış, kuvvetten ibarettir. Kuvvet (Enerji) ise Nur’dan başka bir şey değildir. Tüm atomlar, parçalansa bir tek Işık-Nur kalır. Cisimlerde Hakkın taayyünlerinden (belirme) bir taayyündür.

Allah, Emir-Halk;  Halk’ın mahiyeti Emir; Emr’in mahiyeti ise Allah’tır.

Hakikatta Allah’dan başka Vücud-Var yoktur. Ancak, Zât- ı Akdes’in mahiyeti de kendi Zâtı’dır.

Yani her şeyin mahiyeti (bir aslı) vardır. Ancak,  Allah’ın aslı da yine kendi varlığıdır. Allah, bizatihi kendiliğinden, mevcuttur.

Asıl Var, asıl Kadim, Lâyetenâhi (hududu, kenarı olmayan, sonsuz Nur olan) Zât-ı Akdes, Allah’dır.

“ İlk ve son, iç ve dış O’dur. O her şeyi bilir”.(Hadid -3).

Allah, kenarsızdır. Kenarsız, tek bir olandır. İki kenarsız ise asla olamaz!..

“Allah, nas’a (İnsanlara) zulüm-kötülük etmez; lakin nas (insanlar) kendi nefislerine zulmederler”.(Yunus -44)

İçine fücur- kötülük ilham edilmiş nefis ( iç güdüler)- bedeni de yaratan Allah’tan başkası olmadığına göre;

“Feelhemeha fücûreha ve takvaha- Allah nefse fücûru da takvâyı da  ilham etti”. (Şems-8)

Şer, Hayır gibi doğrudan Allah’dan değil; ‘dolayısıyla’ Allah’dandır.

“ De ki! Hepsi Allah katından”. (Nisa-78)

Çünkü hakikatte insandaki Ruh da, Akıl da, irâde (dileme), ihtiyar (seçme), fiil de kuvvet de Allah’ındır. O nedenle kader inkâr edilmez.

Nefsi – bedeni de Allah yaratmıştır. Öyleyse nefisten – bedenden olan; gene dolayısıyla Allah’dandır. Ama kötülüğü emreden nefis, canibinden, (tarafından) olduğu için; kul, şer işleyip Allah’ın üstüne atamaz.

Hasan el Basri Hazretleri, Kaderi inkâr edeni de: şerri işleyip Allah’ın üstüne atanı da: kâfir sayar.

Çünkü Allah’ın ilminin dışında hiçbir şey olmadığı gibi; şerri de hiç bir zaman Allah, Kelâmı ile emretmemiştir. Ancak, Allah, kötüyü irâdesi ve hikmeti ile yaratmıştır. İblis ve nefis v.b.gibi.

Tasavvufçuların bu konudaki söylediklerinden anlaşılan şudur:

Hayır-hasenat, yani iyilik Allah’dan; Şer-seyyiat, yani kötülük, nefistendir.(31)

Doğru olan hayr’ı Allah’tan, Şer’ri kendi nefsinden bilip; güzel isimlerin sahibi, Rabbımız olan güzel Allah’ı tenzih ve takdis etmemizdir.

 

 

(31) Seyyid Abdulkadir Geylani Hazretleri: Sırr’ül Esrâr.

Fiil Bahsi

Bir de şu var: Allah, kuluna cüz’i bir Ruh, Akıl ve irâde verdiği gibi; küçük bir kuvvet de vermiştir. Kul bu kuvvetle iş işler. Kuvvet olmazsa, fiil- iş olmaz.

Mesela, kulun bir taşı alıp; bir insana vurması işini gerçekleştirebilmesi için kuvvete ihtiyacı vardır. Kuvvet olmazsa eylem olmaz. Öyleyse kul, Allah’ın kendisine verdiği kuvvet (enerji) ile iş-eylem yapar.

Fiili- eylemi, kul yapmaktadır. Yani o taşı Allah aldı, o insana vurdu denilemez.

‘Kul, fiilinin Halıkı-yaratıcısı değildir’, sözü şu anlamdadır: Kul, Mahlûktur. Kulun sıfatları-nitelikleri; o arada kulun fiil sıfatı da mahlûktur.

Nasıl ki; Allah Kadim’dir (Ezelidir, yaratılmamıştır), sıfatları da Kadim’dir. Allah’ın fiil sıfatı da Kadimdir. Hâlık olan Allah, Kadim olduğu gibi; fiil sıfatı ile bütün Sıfatları da Kadim’dir. Çünkü Kadim olanın sıfatı da kadim olur. Mahlûk olanın sıfatları da mahlûk olur.

Ayrıca, kulun kendisine verilen bir kuvvetle fiil-iş yapması olayında; aslında bir Halk olayı da görülmemektedir. Çünkü bir taşı alıp bir insana vurmak olayında, Halk olayı yoktur. Bir hareket vardır. Bu da bir enerji ile olur. Halk-Yaratma olayı, yoktan var etmedir. Halbuki görülen şudur: Bir taş alınıp bir insana atılmıştır… İnsanın yaptığı şeyler, Halk değildir.

‘Halk’,  olanlardan bir şey yapmaktır.

Ama şu da var: Hakikatta insandaki her şey gibi Fiil de Allah’ındır. Gerçek Fail, O’dur. O ayrı konu. Nasıl ki; Hakikat’ta hepsi O’dur (Heme O’st)…

Mesela, Allahü Taâla, kendi İzzet Sıfatı’ndan Peygamber’e ve Mü’minlere vermiş ve

“İzzet, Allah’ın Resûlünün ve Mü’minlerindir.”.(Münafikun -8) buyurmuştur.

Diğer bir Âyette de;

“Felillahi’l izzetü cemia- bütün İzzet’in tamamı Allah’ındır”.(Fatir-10)

buyurarak; İzzet-i Zât-ı Pâki’nde toplamıştır.

Bunun gibi, Allah insana Ruh, Akıl, İrâde, Kuvvet ve Fiil de vermiştir. Ama aslında hakikatta bunların hepside Allah’ındır. Bunların tamamı Zâtınındır. Ama cüz’i de olsa; kullarına da bunlardan vermiş ve insanı yüceltmiştir.

 

 

‘İMAMET’E GELİNCE’:

 

Selef olan Tasavvufçuların İtikadı şöyle:

Önce bu konuya, Eş’ari’nin görüşünü aktararak, girelim:

Hasan el Eş’ariye göre; “ Ashab, Beni Saad avlusunda toplanarak; Hz.Ebubekir, Hz.Ömer, Hz.Osman ve Hz.Ali Efendilerimizi halife olarak seçmişlerdir. Dördünün de Hilafeti haktır. Dereceleri de sıralarına göredir.

Hz.Zübeyr, Hz.Talha, Hz.Ayşe, İmam-ı Aliye karşı haksızlardır. Ancak hatalarından dönmüşlerdir deriz”, diyor.

“Muaviye ve Amr İbni As ise  Hak İmam’a isyan etmişlerdir. O Hak İmam ki (Hz. İmam-ı Ali); Hak O’ndan ayrılmaz!”, diyor. (32)

Şafii hazretlerinin de görüşü budur.(33)

Şia ise; “İmamet seçimle olmaz. İmamın vasıflarını Peygamber (A.S) bildirmiştir. O sıfatlar kemâli ile Hz.Ali’de vardır”, diyorlar. “Ve İsna Aşere – On iki imamı kabul ediyorlar”.

Hz. Hüseyin’in torunu Zeynelâbidin efendimizin oğlu Hz. Zeyd ise; “Ceddim Ali Efdal’dir. Diğer üç Halife de fazil’dir. Ancak maslahat icabı efdal dururken; fazil olanın da Halifeliği caizdir. Önceki üç Halife’nin de Halifeliği haktır.”,buyurur. (34)

Ebu Hanife’nin görüşü de: “Halifeliğin, Evlad-ı Ali’ye ait olduğudur”. Yani Ehl-i Beyt’e. Şafii, “Muaviye baği (âsi) buyurur. (35)

 

Tasavvufçular; Eş’ari’nin görüşünün Cemel ve Sıffeyn ile ilgili olanının; bu konuda son iki görüşünü aynen kabul ederler. Zaten Onların görüşü de odur. Cemel, ictihad harbidir. Sıffeyn harbinde Muaviye ve Amr asi’dir. Yani bu ikisinin Hz. Ali’ye kılıç çekmeleri, doğrudan doğruya Hak İmam olan Emir el Mü’minin Aliyyel Murtaza Efendimize, dolayısıyle Din-i İslâm’a, Hakka isyandır. Hakka İsyanda İctihad olmaz!..

Dört Halife hakkında ise Tasavvufçular, Dört Halifenin dördünü de Hak bilirler. Dördünü de gayet çok sever sayar; Mukarrebun – büyük Evliya bilirler.

Ancak Şah-i Velâyet, İmam-ı Ali hazretleridir. (K.V. ve R.A.)

Ayrıca Mehdi Hazretlerine kadar olan On iki İmam’ı kabul ederler, Hak bilirler. On iki Ehl-i Beyt İmamı’nı kabul etmeyen hiç bir Tasavvufçu gösterilemez.(36)

Eş’arilik’te  ve Maturidilikte ise; On iki Ehl-i Beyt İmamı konusu yoktur. Onlar, ‘Hz.Ali, Fatime, Hasan ve Hüseyin Efendilerimizi Ehl-i Beyt‘ bilirler.

Tüm Tasavvufçular, Hz.Resulullah Efendimize ait olan İmamet Sıfatı’nın (Nur’unun) Hz.Ali ve On bir mukaddes evlâdına geçtiğini kabul ve tasdik (doğrulama) ederler. Bu İmamet, daha ziyade hidayet yolunun İmamlığıdır; ilim, irşad, imamlığıdır. Severler, sayarlar, yüceltirler. Allah onlardan razı olsun! Sevenlerden, sayanlardan,  kabul ve tasdik edenlerden; Onların yolunda yürüyen cümle Müslüman ve Mü’min kardeşlerimizde razı olsun!..

On iki İmam Efendilerimiz:

İmam-ı Ali, İmam Hasan, İmam Hüseyin, İmamı-ı Zeynel Âbidin Ali, İmam Muhammed Bâkır, İmam Cafer-i Sâdık, İmam Musa-i Kâzım, İmam Ali Rıza, İmam Muhammed Taki, İmam Ali Naki, İmam Hasan el Askeri, İmam Muhammed el Mehdi (A.S., R.A., R.A., K.S.).

 

 

(32) Kelâm ilminin belli başlı meseleleri, Prof. Dr. Ebu’l Vefa el Taftazani, Mürtecim: Doç.   Şerafettin Gölcük, S.87, Kayıhan Yayın. İstanbul.

Şehristani, El Milel, C.1, S.103.

(33) M. Ebu Zehra, Mezhepler Tarihi, S. 334.

(34) Şehristani : El Milel, C.1.

(35) Bak. M. Ebu Zehra, Mezhepler Tarihi, S. 334.

← Önceki

Sonraki →