Vahdetül Vücud-Vahdetül Şuhud-Panteizm Kelamcılık Masonluk (2)

Varlıktan Veriler 78

PANTEİZM

     Panteizmin Kurucusu Aziz Agustina Thomas, 1225-1274 yıllarında yaşamış felsefeci bir rahiptir. O ve ondan sonra Panteizmi benimseyen Spinoza’ya göre: Tanrı ve Evren iç içedir. Tanrı’nın iradesi yoktur. Tanrı evrenin içindedir. Evrenden öte muteal- Yüce aşkın bir durumu yoktur. Tanrı evreni değil, evren Tanrıyı aşmıştır. Yani Tanrı ile evren tıpatıp aynıdır. Tanrıyı cevher-öz ve ilk neden kabul ediyor ama o ilk nedenden oluşan nesneler Alemi ve  evreni Allahın ta kendisi zatı edip, Allahı maddeleştirmiş cisimlendirmiş oluyorlar. Öyle değil.

Dünya, cisimler ve gezegenler güneşten oluşmuşlardır. Yani öz güneştir. Hepsinin aslı güneştir.Ama aslı güneştir, güneş hem hepsinden büyük hem de bir yerde ışınları ile hepsini kapsamıştır. Egemenliği altına almıştır. Hepsi O’na tabidir. Şimdi bir kimse, yerden bir taş alıp, dese ki bu taş güneştir. Bu söz yalan değildir ama eksiktir.  Ya da denizden oluşan köpükler için bu köpükler denizdir dense, bu söz de yalan değil yanlıştır(eksiktir). Dünya ve cisimler (Eşya-nesneler) ve gezegenlerin aslı güneştir. Yani hakikatte-gerçekte güneştir. Köpüklerde hakikatte-gerçekte denizdir ve bu ispatlıdır. Ancak, hüviyette, kimlikte  değildir. Denizin hüviyeti ayrı, köpüğün hüviyeti ayrıdır. Güneşin hüviyeti ve gezegenlerin ve nesnelerin hüviyeti ayrıdır.

Deniz ve güneş onları hem kendi varlığından var eden, hem sonra onları kendi varlığında yok eden hem de onlardan çok büyük ve hem de onlar kapsayan( ihate eden) ve onlardan müstağni olan ve Ali-Yüce aşkın olan, onların hem evveli hem ahiri olandırlar. Nesnelerde  dolayısı ile, Tanrının nurudurlar.Nurun  kaynağı da Tanrının Zatıdır. Allah her şeyi bilendir. Allah gökleri ve yeri altı günde (zamanda 6 evrede) yarattı.(yaptı inşa etti) sonra arşı istila etti, kapladı.

        “Ganiyyün anil alemin -Allah alemlerden(evrenden) müstağnidir”.

(Âl-i İmran-97) Onlara ihtiyacı yoktur (sameddir) Allah alemsiz de vardır ve mükemmeldir.

       Alemlerin ise, Allaha (mutlak ve ezeli kendiliğinden var olana) ihtiyaçları vardır. Tıpkı köpüklerin belirmeleri oluşmaları için denize ihtiyaçları olduğu gibi deniz  köpüksüz de vardır ve mükemmeldir. Ve onların hepsini ihate (kaplayan) edendir, aşkındır.

Doğanın ve her şeyin aslı hakikatte Allahın nurundan oluşmuştur. Bu nurun özü kaynağı da Nurul Envar nurların nuru Allahtır. Allah nurun Ala nurdur. Çok muazzam sonsuz kenarsız nurdur. “GÖKLERİN VE YERİN NURU ALLAHTIR”. (Nur-35)

Doğanın tamamı güçlü ışınlardır. Radyasyondur. İşte bu radyasyonun  kaynağı Membaı özü Allahın zatı nurudur. Bu radyasyon(Işın) olan doğanın, membaı Allahın ilk tecellisi, ilk ışığı, ilk ve en büyük ruhtur.(Ruhu Muhammedidir) Hakikatı Muhammediyedir.

“Daha Adem su ile balçık arasında iken ben Nebi idim.’’.Hadisi Şerif

‘’Muhammedi (Ruhunu) Zatımın nurundan  yarattım’’Kutsi Hadis

-Allah önce benim nurumu, önce benim ruhumu yarattı-oluşturdu-yaptı-inşa etti. Allah, bu ilk belirti ilk Ruh-Nurdan da arşı ve arşın nurundan da alemleri oluşturdu.’’

Kaynaklar hadisi şerifler ve Abdulkadiri Geylani’nin Sırrül Esrar İsimli Kitabı

“Alahu Haliku Külli Şeyin -herşeyi yapan Allahtır”. (Zümer-62)

“Elâ lehul halkü vel emir’’-Halk ta (Madde) emir de(Ruh) ve melek de Allahındır”.(Âraf-54)

 

“Ela innehü bi külli şeyin Muhit-Ayık olun. Allah her şeyi ihate(kaplamak) etmiştir”. (Fussilet-54)

 

“Küllişeyin halikun illa vechehu-Her şey helak(tükenir) Allahın zatı ebediyen durur. Zatı bakidir”. (Kasas-88)

       İslam tasavvufçuları ve Muhyiddini Arabi,  Allahın zatını da sıfatını da kabul etmiştir. Yaratılanlar, sıfat nurlarından olmuştur. (Ruh müstesna Ruh zati bir tecellidir. Allahın kutsal nefesi kelimesi (emrinden-durumundandır) emir; durum hal demektir. Yani Allah’ın halı (hal zülhalın vasfıdır-hal hal sahibinin vasfıdır.) yani emir-hal doğrudan Allah’ın zatının zati vasfıdır.’’ Ve Allah alemleri emri-ruhu ile tedbir eder, yönetir’’,

“Yüdebbiröl emre mine’s semai ilel ard’’. (Secde-5) (Emr gökten yeri tedbir ediyor). Burada emir(Kişiselleşiyor) gökten yeri tedbir ediyor, yönetiyor. Sonra geri rücu ediyor(göğe yükseliyor)

          Panteistler, Allahın sıfatlarını inkar ediyorlar. Allahı, bir şeye karışmaz, ediyorlar. Çünkü onlara göre  sıfatı yok ki bir şeye karışsın. İradesini, irade sıfatını inkar ediyorlar.  Her şey kendiliğinden  oluyor. Kendi kendine sanki buharın su, suyun kar-dolu olduğu gibi yani bir nevi tanrıyı hem doğanın kaynağı hem de doğanın bizzat  kendisi ediyorlar. Panteistlere göre, evren tanrıyı aşmıştır. Tanrıyı müteal-aşkı bilmiyorlar. Yani tanrıyı doğada yok ediyorlar. Halbuki Kuran, hadis  ve tasavvufçular, İbni Arabi  doğayı ve her şeyi Tanrıda yok ederler.  Fenafillah; Allah’ta yok olmaktır. Burada bir konuya değineceğim. İslam her şeyi ve insanı  (Ruhu) Allah ta yok eder.

Hristiyanlık ise, Allah’ı insanda ruhta(İsa’da) yok eder. Allah’ı İsa mertebesine indirir. Allahı küçültür. İslam ve ondan başkası olmayan Tasavvuf ise İnsanı Kamili (Onun Ruhunu) Allah’ta yok eder. Allahı yüce ve aşkın bilir. Dikkatinize sunarım.

Allahın sıfatını inkar edenler vardır. Bunlara zatçılar denir. Zatcılar, Allahı, sıfatı-niteliği olmayan bir varlık kılıyorlar. Bir de sıfatçılar vardır. Sıfatçılarda Allahın Zatını sıfata dönüştürüyorlar. Doğayı ve insanı tanrılaştırıyorlar.

HAYIR! DOĞA VE İNSAN TANRI(İlah) DEĞİLDİR. ANCAK TANRISAL(İLAHİ) VASIFLAR TAŞIRLAR. ÇÜNKÜ HER ŞEY TANRININ, BİR SIFATININ(ESMASININ) YANSITICISIDIR. TANRININ SIFAT NURLARININ TECELLİLERİNDEN OLUŞMUŞTUR.  DOĞA, TANRININ

SIFATLARINI YANSITIR. İNSAN BEDENİ İLE SIFATLARINI, RUHU İLE ZATINI YANSITIR. İnsan bedeni ile madde alemini, ruhu ile mana alemini yansıtır. YANİ İNSAN SAHİL GİBİDİR. DENİZLE KARANIN BİRLEŞTİĞİ ÇİZGİDİR. İNASN-I KÂMİL(Nebi yada veli) İLAH DEĞİLDİR. ANCAK İLAHİ VASIFLAR TAŞIR.

Sahillere bakınız; girinti çıkıntıları ile eski harflerle Arapça sahil ‘’Muhammed’’ yazar. ‘’MUHAMMED’’ kelimesi bileşik harflerden oluşur. Allah tarafından çok öğülmüş methedilmiş anlamınadır. İnsan TANRININ huzurunda secde edince insanın vücudu MUHAMMED yazar.yani insan Rahmana secde edip, kul olunca huzuru ilahide Muhammed sayılır.

Tasavvuf ve Muhyiddini Arabi, panteistlerden önce vardır. Abdulkadir Geylani(D.Tarihi 1080), Muhyiddini Arabi (D.T.1160) (Vahdetul Vücud), Thomastan(1224-1275) ve  Spinozadan(1632-1677) öncedir. Geylani Hazretleri, 11. asırda yaşamış, Aziz Thomas Aquinas 13. asırda yaşamış Spinoza 16-17. asırda yaşamıştır.  Onlar İslam tasavvufunu Vahdedül Vucudu İslamdan, İbni Arabi’den alıp, kendilerine uyarlayarak saptırmışlardır. Thomas ve Spinoza, İslam tasavvuf ve Felsefesinden esinlenmişler ancak çözememişler kendilerince başka başka şekillerde ve kendi felsefi terimleriyle ifade etmeye çalışmışlar ve sapmışlardır. Bocalamışlardır, felsefeciler hala bocalamakta ve bir türlü Hakkı Mutlakı –hakikati bulamamaktadırlar.

Onlar Muhyiddini Arabi’den esinlenmişlerdir. Muhyiddini Arabi onlardan esinlenmemiştir. Çünkü Aziz Thomas’tan yaklaşık 50 yıl önce Spinoza’dan da 300  yıl önce yaşamıştır. Bizde tasavvuf, Hazreti Peygamberde Hazreti Ali, Hazreti Ebubekir, Hasan El-Basri, Beyazıdi Bestami, Cüney-el Bağdadi, Sırri Sakati, Marufu Kerhi, Mansur el Hallaç, Abdukadiri Geylani, Seyyid Ahmed-er Rufai, Muhammed Nakşibendi, Yesevi ve eski tasavvufçular da vardır. Aziz Thomas ve Spinoza’dan çok öncedir.

Avrupa’daki felsefecilerin hepsinin kaynağı İslam felsefecileri ve İslam Tasavvufçularıdır. Biz onlardan bir şey almış değiliz. Onlar bütün düşünceyi bizden almışlar, ancak içinden çıkamamışlar, bocalamışlar ve hala bocalamaya devam etmektedirler.  Çünkü bizimkiler vahye dayanmışlar, vahiyden ilişkilerini kesmedikleri için İLAHİ YARDIMA(nazara) MAZHAR OLMUŞLARDIR. TASAVVUF LEDÜNNİ İLİMDİR. Allah katından nebilere ve velilere verilen bir ilimdir. Basit aklın ürünleri değildir. İçinde RAHMANIN parmağı vardır.

Sıfatsız  zat(özne)  olmaz. Zatsız da (özne)  sıfat olmaz. Zat(özne) olmazsa sıfat olmaz. Sıfat olmazsa da Zat(özne) bilinmez.

‘’Küntü kenzen mahfiyyen feahbehtu li yüref’’-‘’Ben bir gizli hazine idim bilnmekliğimi sevdim. Alemleri (çokluk alemini ) yarattım.’’ Hadisi Kutsi

Varoluşun sebebi zatın (Allahın) bilinmesidir. Neden de, Allah’ta var olan Muhabbet sıfatıdır. Muhabbet sıfatı, tearruf edilmesini-bilinmesini gerektirmiştir. Yoksa Allah alemlerden öncedir. Alemlerden aşkındır. İrade ve emriyle Alemleri yönetir. Rabdır. Mevladır (Efendidir). Yaratıcı güce sahiptir. Doğadaki  düzenle de  bilgin ve hekim olduğunu göstermiştir. Ruhunu üfürerek, insana da ilminden vermiştir. Düşünce ve akıl, ruhun nitelikleri sıfatıdır. Allah, her şeyi bilen ve mükemmeldir. Allahın eksiği yoktur. Mükemmelin senteze ihtiyacı olmaz. Ali-Aşkın olanın düşünceye ve akletmeye (anlamaya) ihtiyacı yoktur. O zaten her şeyi bilendir. Her şeyi bilenin, düşünmeye ve anlamaya çalışması diye bir şey olamaz.

İslam tasavvufu ve Muhyiddini Arabi, her şeyi Allah’ta mahf-yok eder. Panteistler, Allah’ı her şeyde-doğada yok eder. BİRİ İMAN BİRİ KÜFÜRDÜR.

Kilisede Allah’ı, İSA’da yok eder..Tasavvuf, İsa’yı da, bütün ruhları da alemleri de, Allah’ta yok eder. (fenafillah -Allahta yok olmak olayı)

BİZ İSE, İSA’YI DA, BÜTÜN PEYGAMBERLERİ DE, DOĞAYI DA, İNSANI-I KAMİLİ DE ALLAH’TA YOK EDEREK, ALLAH’I YÜCELTİRİZ.

ONLAR ALLAH’I, DOĞADA VE İSA’DA YOK EDEREK, ALLAHU AZİMÜŞŞANI KÜÇÜLTÜRLER.

BİZ BUZU DENİZDE YOK EDEREK, DENİZİ  YÜCELTİRİZ.

ONLAR, DENİZİ BUZ PARÇASI EDEREK, DENİZİ KÜÇÜLTÜRLER.

Bu şekilde Hakka-gerçeğe hakaret edip, hem denizi hem de büyüteyim derken, buz parçasını da küçültürler.Hakta hakka hakaret edeni, tahkir eder ve onlara ikap eder. Hatta lanetleyebilir.

“Külli şeyün halikun illa vechehu’’ –Allahın zatından başka her şey helaktır”. (Kasas-88)

 

“Küllü men aleyha fan ve yebka vecihu rabbbike zül celali vel ikram’’-zül celal vel ikram olan Rabbinin zatından başkası fanidir”. (Rahman-26-27)

 

“Külle yevmin huve fişan’’-Allah her an bir şanda bir tecellidedir”

(Rahman-29

 

Halkı cedid yaratılışta yenilik-süreklik Halki Ula ilk yaratılış. Bu iki ayet de Kur’an ‘da mevcuttur.

Halkı ula-İlk yaratılış ,Halkı-Cedid- Yeni yaratılıştır. Yaratılış süreklidir.

En iyi bilen Allahtır.

 KELAMCILAR

Kelamcılar: Mutezile, Aşariye  ve Maturidiye’dir. Mutezile kökten  felsefeciler olmayıp, kelamcılardır ve kelam ilmini kuranlardır.  Aşari, önce Mutezile kelamcısı olduğu halde sonra bazı meselelerde onlardan ayrılmıştır.

         Kelamcılara göre ‘’İKİ VAR’’ vardır. Birisi, Vacibül Vücud(ALLAH) diğeri, Mümkünül Vücud. Eşya alemi(şeyler, nesneler)

Ama kelamcılarında bu konuda temel dayanakları cüzilayetecezza (en küçük bölünmesi mümkün olmayan parça ) eğer bölünürse, yok olacak parça (atom) dır. Kelamcıların da, delilleri kıyas, akılla istidlal ( akılla delillendirmek) Kelam ilmi, Peygamberimizden 150 yıl sonra kurulmuştur. Bunlar fıkıh bilginleri (şeriat) değildir. İtikat kurucularıdır, delilleri Grek-Roma felsefecileri ve oradan İslam’a geçen İslam Feylezofların delilleri olan akıl ve kıyastır. Dayanakları atomdur. Eğer atomda parçalanırsa yok olacağı ve yokluğun başlayacağıdır.     Yani Aşari ve onu takip eden Maturidiler Mavcudun zıddı olan Madumu(yokluğu) kabul etmişlerdir. Ama bir gerçek vardır: Madum(yokluk)- muhaldir. Olanağı yoktur, düşünülmesi bile muhaldır. Olanaksız olanı düşünmektir. Halbuki, mevcut(var-varlık) müsbettir.denizin üstündeki aslı deniz olan ve denizden oluşan denizin türlü belirtileri olan ve bir çokluk alemi oluşturan milyarlarca köpükler gibi, köpüklerin müstakil varlıkları yoktur. Onlar, denize göre mümkündür.(mümkünül vücud) Aşari ve Maturidi dört mezhepten sonradır. Ebu Hanefi, Şafi, Maliki ve Ahmed Hanbeli, Aşariye ve Maturidiye değildirler. Aşariler ve Maturidiler kimlerdir. Aşarilik, Şafi, fıkıh bilginlerinin çoğu tarafından benimsenen itikatdır. Maturidilikte Hanefi bilginlerinin bir kısmınca kabul edilen itikatdır.Yani İslamın fıkıh bilginlerinin kabul ettikleri yarı felsefi olan  görüştür.

Açıkçası ulemanın itikadıdır. Halkın itikadı değildir. Çünkü halkın felsefi terimleri kavraması mümkün değildir. Ancak halkın hepsinin, medreseden geçip felsefeci(ulema) olması lazımdır. Tasavvufçular akılcı olmayıp, doğrudan vahiyci ve maneviyatçılardır. İtikadı, iman gerçeklerini Allah ve Resul’u oluşturmuştur. Başkası sonradan ve düşünsel olarak itikad oluşturamaz. Tasavvufçular, Kitap ve sünnet (Hadisi Şerifler, Hadisi Kutsiler) ile bildirilmiş olan iman gerçeklerini açıklar, izahını tefsirini yaparlar. Tasavvufçuların kaynağı nakil-vahiy ve keşiftir. Tasavvufcular, fiziki ve fıkhi-sosyal konularda aklın rolünü kabul ederler.  Fizik ötesi konularda vahyi öne çıkarırlar.

Tasavvufçuların nakle, vahye, peygamberlere sıkı sıkıya bağlı oldukları kesindir. Aşari ve Maturidicilerin felsefesi ve kıyasa dayanan itikatları, dinin itikadı gösteriliyor. Kuran’a, sünnete dayanan Tasavvuf, din dışı gibi gösterilmektedir. Kimlerce Hanefi ve Şafi-Fıkıhcılarıının bir kesimince) ne güzel! Bu şekilde kendilerinkini dinin görüşü kılıp,  Tasavvufçularınkini, ‘’tasavvufun görüşü’’ kılıyorlar. Tasavvufçular, nakilci, vahiycidirler. Kelamcılar kıyasla istidlal yapan yarı felsefecilerdir.asıl din dışı görüş, doğrudan nakle vahye, sünnete istinat etmeyen kelamcıların görüşleridir. Kelamcılar rasyonalistlerdir. (Akılcılar) Akılla itikad kurmak peygamberi inkardır. Kendini peygamberin yerine koymaktır. İtikat oluşturmak, peygamberlere mahsustur. Peygamberden sonra yeniden itikat oluşturmak, peygambere karşı küstahlıktır.

ARTIK BUNLARI AÇIKLAMANIN ZAMANI. Zaten Eınstein ile o eski teoriler-felsefeler yarı felsefi kelam ilmi bitmiştir. Çünkü hepsinin dayanağı olan Atom parçalandı yok olmadı, (Madum-yokluk) başlamadı. Yokluğun yok olduğu-muhal olduğu kesin olarak ilmen ispatlandı. Peki bu (mümkünul vücud) neden oldu. Tüm tasavvufçular Alemin-eşyanın sonradan olduğunu-muhtes olduğunu kabul etmiştir. Ancak, neden oluştuğu işte sorun bu.. Kelamcılara göre, muhal olan(olanaksız) madumdan(Yokluktan) oluştuğu, tasavvufçuların görüşü ise, Mevcuddan (Vacibulvücudtan) oluştuğu. Zira yokluktan bir şey olmaz. Vardan varlar oluşur. Deniz ve denizden oluşan köpükler (Çokluk Alemi) gibi yada güneşten oluşan-güneşin bir belirtisi olan şafak gibi. kesin olarak biliniyor ki; Köpükler ve şafak önceden yok idiler. Ama madumdan (Yokluktan) oluşmadılar. Mevcuddan, önce var olan deniz ve güneş onları var etti. Ama neden var etti? Köpükler ve şafak denizin ve güneşin birer belirtisidirler. Müstakil varlıkları yoktur. Sonra gene denizde ve güneşte yok olurlar. Güneş ve deniz kalır. Bunlar hep hak ve hakikatın simgeleridir, örneklerle izahıdır.

İşte ALEMLER-NESNELER (EŞYA ALEMİDE ÖNCE YOK İDİLER, MUHTES SONRADAN OLUŞTULAR) AMA NEDEN OLUŞTULAR? SORUN BURADA.

Eşya nesneler (Alemlerde tıpkı köpüklerin denizden, şafakların güneşten oluştuğu bir belirtileri olduğu gibi kadim vücud olan  sonsuz-kenarsız nur denizi Zatı Aktes’in (Allah’ın) nurundan oluştular.- belirdiler, Allah’a-vacibul vücuda göre, izafidirler. Gerçek (müstakil varlıkları) yoktur.  Sonra vacibul cücudda yok olacaklar.

“Külli şeyün halikun illa vechehu’’ –Allahın zatından başka her şey helaktır”. (Kasas-88). Allah kayyumdur(tükenmeyendir)

SON SÖZ:  Var olmaları vacibul vücuda göre imkan dahilinde olan (tıpkı köpükler ve şafaklar gibi)  MÜMKUNUL VÜCUDYOKLUKTAN DEĞİL, VACİBULVÜCUDUN BİR KABZE NURUNDAN OLUŞMUŞ, BELİRMİŞLERDİR. ALLAHIN ŞANI, TECELLİLERİDİRLER. SONRA VACİBUL VÜCUDDA YOK OLURLAR.TIPKI ŞAFAKLARIN GÜNEŞTE VE KÖPÜKLERİN DENİZ DE YOK OLDUKLARI GİBİ.ŞEKLEN YOK İKEN VARDAN VAR OLMAK BAŞKA ŞEY (ÇÖMLEKÇİNİN TOPRAKTAN YAPTIKLARI ÇEŞİTLİ EŞYALAR GİBİ) YOKLUKTAN VAR OLMAK BAŞKA ŞEYDİR.

Köpüklerin denizden, şafağın güneşten yok iken sonradan var oldukları gibi. Yokluktan bir şey olmaz, oluşmaz. Kelamcıların delilleri, akli kıyas olduğu halde madumu-yokluğu kabul etmelerine ne diyelim. Hem akılcılar, hem de akla göre muhal-olanaksız olan madumu kabul ediyorlar.

Müsbet-sabit olan vücuttur, varlıktır.  Menfi-muhal-olanaksız olan Madum-yokluktur. Yokluk yoktur. Yok diyoruz ötesi kaldı mı? Yokluk kelimesi gramerlerde vardır. Varı-varlığı ispat için kullanılır.

Kelamcıların yokluktan var olduğunu kabul ettikleri mümkünul vücud dedikleri atomun yokluktan var olmadığı ispatlanınca (madumun-yokluğun) yokluğu da bu suretle ispatlanmıştır. Gerçek olan (reel) budur. Madum(yokluk) muhaldir, olanaksızdır.

Kelamcı Aşari ve Maturidi bir İslam fıkıh(hukuk) alimi ve bir veli değildirler. Nazari akılcı(Rasyonalist-Mantıkçı) dırlar. Bu meseleleri hep akılla izaha çalışmışlardır. Elmilel ve Nihal’in yazarı, Şehristani ve Taftazani, Eşariliği savunmuş ve yaymışlardır. Fıkıh bilginlerinin bir kısmı bu görüşleri kabul etmiş, ehli sünnet itikadı(Dini görüş) olarak, halka anlatmaya çalışmışlardır. Hiçbir zaman Aşarinin ve Maturidinin ve mutezilenin (bunlarda kelamcılardır) görüşleri dinin görüşü olamaz. Çünkü, zat sıfat ve fizik ötesi soyut gerçekler akılla açıklanamaz. Bu meseleler vahiy ile Kuran ile Peygamber sözleri ile bildirilir ve arifler bunu sadece izah ederler.

Arifler(Tasavvufçular) yeniden akılla mantıkla itikat oluşturmaya kalkmazlar. Bunu yapanları, Gazalinin de söylediği gibi Peygambere ve Kur’ana karşı bir küstahlık sayarlar.

Dinin görüşü, akla mantığa dayanan yarı felsefe olan kelam ilminin görüşleri değildir(Aşari, Maturidi ve Mutezile gibi). Dinin görüşü, Asıl vahyi(nakli) esas alan İslam Tasavvuf alimleri, arif evliyalarının görüşleridir. Dini görüş, tasavvufi görüştür. Doğru olan, tasavvufi görüştür. Önce felsefeci iken sonra Tasavvufa geçen tasavvufu savunan İmam Gazali’nin görüşü de budur.

      İbni Rüşt(Averroes), Gazaliyi redde kalkışmış ama sonrada tanassur  etmiştir.İbni Rüşt aşırı bir akılcı ve Aristocudur. Ona göre, mutlak gerçek akılla bilinir(Felsefeciler hala bilecekler!) İbni Rüşd’e göre, peygamberlerde akılcıdır. Melek, Cebrail diye bir şey yoktur. Yani İbni Rüşte göre Peygamberler kutsal kitapları teorik bir akılla yazmışlardır. Cebrail, vahiy diye bir şey yoktur. İşte böyle biri olan İbni Rüşt vahye, nakle dayanan Gazaliyi de bu suretle bütün vahiyci nakilci tasavvufçuları da yani maneviyatçıları da inkar etmektedir.

     BU NASIL BİR MÜSLÜMANLIKTIR. İbni Rüşd, İspanya’nın hristiyan tarafına geçerek, İspanya kralının önünde diz çöküp İslam’dan çıkmıştır. İbni Rüşd, mutlak akılcı(Aristo Mantıkçısı) olduğu için bizim Ortadoğu ve Orta  Asya kökenli İslam felsefecilerimize de benzemez. İbni Rüşd, kökten felsefeci olup, Vahyi delil kabul etmez. Ortadoğulu ve Asyalı Feylezoflar (Kindi, Farabi, İbni Sina, Maktul Sehreverdi, Meşşai ve İşraki Feylezoflarımız,  aşırı felsefeci ve Aristo Mantıkçıları değildir. İbni Rüşd, Avrupa kökenli olduğundan, batının ve hristiyanlığın etkisinden vareste değildir. İbni Rüşd’ün metafiziği tamamen Aristo’nun metafiziğidir. İslam’ın metafiziğini  reddetmiştir. Ortadoğu’nun ve Asya’nın İslam Felsefecileri yereldir, Ortadoğu, Asya ve İslamının  etkisindedirler. Onlar, bizim değerlerimizdendirler. İbni Rüşd, yerel felsefecimiz sayılmaz. Ona İslam Feylezofu demek doğru değildir. O Avrupai bir mutlak felsefecidir. Onun için Batı, O’na sahip çıkmış ve onu İslam saymamıştır. İbni Rüşd olarak değil ‘’Averroes’’ olarak bağırlarına basmışlardır. Ona sahip çıkmışlar, Ortadoğulu ve Asya Felsefecileri,  Farabi, İbni Sina, Kindi ve diğerlerine sahip çıkmamışlardır. Onlarda İslami kimlik gözlemlemiş olduklarından gerek..

DİNİN ÖZÜ- DİNİN İMAN-İTİKAD GÖRÜŞÜ, VAHYİ ESAS ALIP, FELSEFEYİ REDDEDEN TASAVVUFTUR. KELAMCILARDA YARI FELSEFECİLERDİR. TASAVVUFCULAR, İTİKAD KONULARINDA MUTLAK VAHİYCİ MANEVİYATÇILARDIR.

 

VAHDETÜL MEVCUD (Nesnelerdeki birlik).

Nesnelerdeki birlik: onların hepsinin özünün, ışın olduğundandır. Nesnelerin aslı radyasyondur. Orada bir birlik vardır. Ancak radyasyonun (güçlü ve büyük  ışınların) özü kaynağı vardır. Oda ezeli ve sonsuz kenarsız kadim eşsiz bir olan, mutlak varlık, muazzam güçlü bir tek nur olan, ZAT-I AKDESTİR. ALLAHTIR. İKİ SINIRSIZ (SONSUZ) VAR DÜŞÜNÜLEMEZ. Öyleyse sınırsız  nur olan kadim var ahaddır.(eşsiz) kadim nur olan Allah, aslı radyasyon olan doğayı ve evreni, kapsamıştır. “ALLAH HER ŞEYİ İHATE ETMİŞTİR, KAPLAMIŞTIR”.(Nisa-126)

(Teali-Aşkınlık Allah’a mahsustur.) Buna özün özü denir. Allahın tecellisi belirmesi altı mertebedir:

Bu konular ‘’VARLIK’’ isimli kitabımızda çok ayrıntılı olarak açıklanmış. İzahı yapılmıştır. Vücudu mutlak, Allah Mevcudel Mevcudat (Varların Varı) Müssebibül esbabdır. (sebeplerin sebebi). Vahdetül Mevcudcular, sadece maddedeki, nesnedeki birliği kabul ederler. Vahdetül Vücutçular(mutlak ezeli varlıktaki birliği kabul edenler). Vahdetül Mevcutcular, Kadim ve Alim olan sınırsız nur olan  Allah’ı, inkar ederler.

Onlar, tabiiyyun-dehri materyalist ve aktif ateistlerdir.  Bir de aktif olmayan ateistler vardır. Onlar, Tanrı ile, dinler ile ilgilenmezler.  Ancak, savaşmazlar da(fikri savaş) dinsiz de olsalar, ne dinle ne de dinsizlikle uğraşmazlar. Kendi tabii,hayatlarını yaşamak isterler. Bir nevi dünyevilerdir. (Sekülerler)

 

MASONLUK (DEİZM=YARATANCILIK-NESNELERDEKİ BİRLİĞİ  BENİMSEYENLER)

 

Masonlar teizm, tanrıcılık ve panteizm-doğa tanrıcılık karışımı yaparak ve kendilerince yorumlayarak bir nevi  yaratıcılık olan deizmi (Yaratancılıkçılığı) vurgularlar. Bazı yerde teist-tanrıcı, bazı yerde de deist-yaratancılıkçı görünerek ikisinin arasında kendilerine özge bir  nevi  hem  panteist( doğa tanrıcılık)  hem ‘’deist’’ görünürler. Doğayı bir nevi tanrı ederler. Ama iradesi olmayan, hiçbir şeye karışmayan kendi sistemi içinde devam eden bir doğa tanrı.

Panteistlere ve deistlere  göre  tanrının vahyi, dini ve peygamberleri yoktur. İşte masonlar, böyle bir ne tanrı diyebileceğimiz ne de diyemeyeceğimiz bir yaratıcılık felsefesini (Deizmi) kabul edip, o yaratıcılığa da mimar, büyük usta derler. Onlar, tanrı kelimesini kullanmaz, usta sözcüğünü kullanırlar.

Aklı-fiziki bilimleri öne çıkarırlar. Hep bilime ve rasyonalizme-akılcılığa vurgu yapıp, vahyi-ilahiyi önemsemezler.  Ancak localarında, Kur’an, Tevrat ve İncil de  bulundururlar. Bu üç dini birleştirmek istiyor görünürler.(Nasıl birleştireceklerse?) Nedense Hindu dinleri- Budizmin sembollerini kullanmazlar.

Budizmin   kitabi semavi din olmadığını bir nevi dünyevi din olduğunu bildikleri için olsa gerek… Aslında masonlar deizmi benimsemişlerdir(Yaratancılıkcılar). Masonların ahirete inandıklarına dair bir bilgiye rastlamadım. Belki o konuda da bir görüşleri vardır, bilemiyorum.

  Gerçek gayelerini ise en üst derecelere çıkmış, Mason biraderleri bilir.  Tabii ki, onlar birbirlerinin  biraderleri kardeşleridirler ve sırları aralarında mahfuzdur. Ancak masonlar, birazda romantikdirler. Biraz kendilerine özge mistisizmleri vardır. Tasavvufa ilgi gösterir görünürler ama tasavvufcu değillerdir. Bir nevi sofistike görüşleri vardır. Bunlar masonluk hakkındaki şahsi gözlemlerimdir ve bu görüşlerim tartışmaya açıktır. Çünkü bilmediğimiz tarafları var. Masonluk iyice bilinmemektedir. Herkes biliyor ki, masonların bir giz(sır) yönleri var. Gizemli bir tavırları var. Yani bir siyasi parti gibi tam açık değillerdir. Açıkça bilinen yönleri: Deist (yaratancılıkcılık) olduklarıdır.

KAZIM YARDIMCI/ADIYAMAN

           18.1.2006

← Önceki Veri

Sonraki Veri →