Türkiyedeki Alevilik – 2 –

Varlıktan Veriler 95

Türkiye’de Alevilik (1) de açıkladığım Sünni Hanefi Türkmenlerin ekserisi gibi Türklerinde ekserisi, Hanefi Abbasi din yorumunu kabul etmişlerdir.  Hanefi Abbasi din yorumu şudur:  

Abbasiler zamanında oluşturulan dört müçtehidin ( Hanefi, Şafi, Maliki, Hanbeli) fıkhı görüşü ile Eş’ari, Maturudi ve Tasavvuf itikadi görüşleridir. (Yani Sünniliktir) Şu bir tarihi gerçektir ki, Türkler, dini Emeviler’den değil, Abbasilerden öğrenmişlerdir.  Türklerin Sünni görüşü tamamen Haşimi Abbasi din görüşüdür.  Buna hiçbir Osmanlı Ulemasının itirazı yoktur. Olamaz . Çünkü bu apaçık bir gerçektir.

İşte yukarıda açıkladığım gibi yalnız Eş’ari değil Şafii Hazretleri de Muaviye ve Amribni As.ın taği-asi-kötü olduğunu, Hak İmam’a Hazreti Ali’ye karşı geldiklerini kılıç çektiklerini beyan buyurmuşlardır. Hak İmam’a (Hazreti Aliye) karşı gelmek, tuğyan etmek ise Hakka İslam’a karşı gelmek, tuğyan, isyan etmektir.  Hazreti Peygamber, “Hak İmamı tanımayan, devri cehalette ölmüş gibidir” buyurmuşlardır.  “Hak Ali iledir” Hadisi Şerifi bunun delilidir.  

Ebu Hanife Hazretleri ise, tamamen Evladı Ali, taraftarıdır. Ebu Hanife Hazretleri, Emevilerin hilafetini kabul etmediği gibi Abbasilerin hilafetini de kabul etmemiş, zaten Abbasi Sultanı Ebu Cafer Mansur’un Ebu Hanife’yi öldürmesinin sebebi de budur. Ebu Hanife, 6. İmamın- İmam Caferi Sadık Efendimizin müridi ve talebesidir.  (Bakınız,Mezhepler Tarihi, Muhammed Ebu Zehra’nın Ebu Hanife ve Muhammed Şafi bölümleri)Ebu Hanife Numan Hazretlerinin şu sözü meşhurdur:  

“Lalekel senetan, Halekel NUMAN” Yani Ebu Hanife Hazretleri buyuruyor ki; “Eğer iki sene daha yaşamayıp, Caferi Sadık Hazretleri ile karşılaşmasaydım, Helak olurdum”

Anlamı; “Beni Caferi Sadık Hazretleri irşad etti” demektir.  Hasan El-Eş’ari ve Muhammed Şafi’nin delilleri ise şunlardır.  

“Elhakkumael Ali El Allüyü Mael Hak” “Hak Ali iledir. Ali’de Hak iledir Hadisi Şerif (Ebu Said Hudri(r.a) den; Hz.Peygamberin dilinden Dört Halifesi A.Fikri Yavuz, s,259 Sönmez Neşriyat) 

“Hak İmamı tanımadan ölen devri cehalette ölmüş gibidir. Yani müşriklerdendir”. Hadisi Şerif (Buhari, Ahkam 4, cihad 108; Müslim, İmaret 38; Tirmizi cihad-29, Nesai Bey’at 34,Ebu Davud, cihad-86, Mevlana, Mesnevi c.2,b.3325) 

“Ammarı muhakkak baği (asi) taifesi katledecektir” Hadisi Şerif( İkrime Ra’den; Buhari Selat, 63,cihad,17) 

Ammar Hazretleri ilk Müslümanların altıncısıdır. İslam’ın ilk iki şehidi Yasir ve Sümeyye’nin oğludur. Babasını ve annesini Müslüman eden de odur.  Fakir fakat hür bir ailedir, Yaser ailesi. Lakabı Ammar bin Yasirdir(R.A)

Efendimiz(s.a.v) O’na iltifat eder:” Sümeyye’nin oğlu” diye hitap ederlerdi.  Sıffin savaşında Hazreti Ali’nin sağ veya sol cenah kumandanlığını yapmış, Muaviye tarafından öldürtülmüştür.  İşte yukarıdaki Ammar Bin Yasir ile ilgili Hadisi Şerif’e göre, “O zaman Baği-Asi tarafının kim olduğu belirlenmiş. Hak ile Batıl tamamen birbirinden ayrılmıştır.”  Hatta Ammarın, öldürtüldüğü duyulunca, yukarıda “Ammar’ı baği-asi taifesi katledecek” hadisini Amribni As’ın oğlu Ekrem’e Şam’da açıklamış. Bunun üzerine Muaviye, Amribni As’a –“Oğlunun dilini tut, bizim aleyhimize hadisler okuyor” demiş. Amribni As’da –“Ben ne yapayım oğlum Peygamber’den(s.a.v) duyduğunu söylüyor, O bir alimdir” demiştir. 

Bu konular Necip Fazılın” İlmin Beldesinin Kapusu Hazreti Ali “ isimli kitabında da apaçık beyan edilmekte, Peygamberden sonra, Hazreti Ali’ ye ve  Haşimi Ailesine neler neler yapıldığını, delilleri ile açıklamaktadır. Okunmasını tavsiye ederim. Caferi Sadık Hazretleri, aynı zamanda anne tarafından Hazreti Ebubekir Hazretlerinin de torunudur.  Baba tarafından Hazreti Hüseyin, Hazreti Şahı velayet Aliyyül Mürteza ve Peygamber Aleyhisselam’a, anne tarafından Hazreti Ebubekir ‘e dayanmaktadır.  Annesi Hazreti Ebubekir’in torunu Kasım Bini Muhammed’in kızıdır.  Beşinci İmam, İmam Muhammed Bakırr Hazretlerinin hanımıdır. Caferi Sadık, İmam Muhammed Bakır’ın oğludur. Bu hususu da Sünni ve alevi kardeşlerimin nazarı dikkatlerine arz ediyorum.  Aynı zamanda Manevi Hilafeti, dedesi Kasım Bin Muhammed de, Caferi Sadık Hazretlerine bırakmıştır. 

Bu suretle ceddi Hazreti Ali’den gelen manevi, tasavvufi hilafetle ve imametle, ceddi Ebubekir’den gelen Manevi tasavvufi hilafeti de şahsında birleştirmiştir.  Çok mübarek, çok büyük Alim, Arif büyük bir mutasavvıftır. Allah’ın ve hepimizin selamı onun üzerine olsun.  

Ayrıca Cafer Efendimiz, mezhep kurmamıştır. O, doğrudan kitap ve sünnete bağlıdır. Caferi mezhebi, İran Uleması tarafından Ayetullahlarca oluşturulmuştur. Ancak O da,  ilmi bir mezheptir. Şöyle ki; onların da delili başta Kur’an ve sünnettir. Üçüncü delilleri, Ehlibeyt İmamlarının kavilleri sözleridir. Onlarda delil üçtür. Eğer ispatlarlarsa Ehli Beyt imamlarının kavillerini- sözlerini Ehli sünnet bilginleri de kabul ederler. Çünkü kitap ve sünneti en çok Ehli Beyt bilir. Bu kavillerin-sözlerin tamamen Ehli Beyte ait olduğunu ilmen ispatlayamamaktadırlar.  

Osmanlıların asla kabul etmediği bir gerçek vardır. O da şudur: İran Caferilerine göre, din- İslam sadece şeriattan ibarettir. Tekke, tasavvuf diye bir şey yoktur. Pir-salik gerçeği manevi, ruhani bir irşad, tezkiyeyi nefis, nefis kirinden arınma diye bir şey yoktur. Onlara göre, Caferilere göre, İslamiyet sadece şeriattır. Abbasilerde ve Osmanlılarda Tekke- Tasavvuf vardır.  

Şu bir tarihi gerçektir ki; Tasavvuf, medreseden tezahür etmemiştir. Tasavvuf, tekkeden tezahür etmiştir.  Türk Edebiyat tarihi bunun şahididir. İran Caferi Ulemasına göre, Tasavvuf bir olgu, bir İslami gerçek değil, bir edebiyattır, bir kültürdür. Ayrıca İran’da her bir Ayetullah bir müctehiddir.  Tarihte binlerce müctehid leri vardır. Halen devam etmektedir.  Hani Caferi mezhebini, İmamı Caferi Sadık Hazretleri kurmuş idi. O zatı pâk, içtihad yapıp mezhep kurmuş idiyse, peki İran Caferilerindeki bu binlerce Müctehid’e (Her Ayetullah, onlarca bir müctehiddir) ne gerek vardı. Bu durumda göstermektedir ki, Caferi Sadık Hazretleri içtihad yapıp mezhep kurmamıştır.  O kendi zamanında kitap ve ceddinin sünnetine sıkı sıkıya bağlı kitap ve sünnet öğretisini Ceddi Hazreti Ali’nin öğretisinden almış, çok mübarek bir veli, mürşit Alim, Arif bir Hak İmamdır.

Gerçek Caferiler ise, O’nun talebesi ve müridi ve O’nun irşad yolunda giden Ebu Hanife Hazretlerine tabi olanlardır.  Caferi Sadık’ın ruhani ve tasavvuf ilminin de denizi olduğunu kabul edenlerdir. Ebu Hanifenin, fıkhi içtihatlarına tabi olanlar anlamında söylemiyorum. Ebu Hanife’nin Caferi Sadık Hazretleri’nin tasavvufi, manevi irşad yoluna tabi olduğu anlamında söylüyorum. 

Son sözüm ise “İslam’da mezhep yoktur. İçtihat vardır.”

Müslümanlar ise, istediği içtihadı kabul edip etmemekte serbesttirler.

Bu gerçek nedenle, kendilerini Alevi Bektaşi ya da Hanefi Sünni olarak niteleyen kardeşlerimden bir ricam var. 

Hepiniz Müslüman ve Muhammedisiniz. Peygamber Muhammeddir(S.A.V), Hazreti Ali, en büyük Muhammedidir. İlmin kapısı, Hazreti Peygamberin Amcasının oğlu ve büyük damadıdır.  Hepinizden ricam, mezhepçilik etmeyiniz. Mezhepçilik, bağnazlığa götürür. İkiliğe sebep olur.  Dinimizde, Müslümanlar da zarar görür. Hele bu çağda mezhepçilik, Müslümanlara yakışmaz. Tarihte birçok olaylar olmuş, siyasiler bu işlerden yararlanmış, bir çok savaşlar olmuştur. Siyasiler karışmasaydı, tarihteki mezhep savaşları olmaz idi. Alevi kardeşlerimizde Hanefi Sünni kardeşlerimizde yani Halk Masumdur. Bu ikiliği körükleyenler, her zaman cahil mollalar ile cahil dede ve siyasiler olmuştur. Biz hepimiz Müslümanız, din kardeşiyiz.  

“İnananlar kardeştir. Kardeşlerin arasını düzeltiniz.(Barışı sağlayınız)” (Hücurat-10) 

İnsan olan biri iki etmez. İkiyi bir eder.

İslam ulemasının bilginlerinin tamamının ve gerçek tasavvuf bilginlerinin kabul ettiği bir gerçek vardır. O da şudur: 

Dinin aslı (usulü din) iman gerçekleri ve itikattır. Şeriatta, fıkıhta (İslam Hukuku da Ameller de dinin aslı değil, dinin furuudur. (cüzleri parçalarıdır) Aslolan iman ilkeleri ve iman gerçekleridir.  Çünkü Salih-gerçek bir iman olmadıkça kuralların ve amellerin hiçbir faydası olmaz.  “BAŞ KOŞUL İMANDIR. “ 

Peygamberlerde de baş koşul imandır. Onlar en kâmil en muttaki müminlerdir. Peygamberlik, nübüvvet ve velayet onlara Allahüteala’nın verdiği birer sıfatlardır, niteliklerdir. Allah’ın onlara ikramıdır.  

Ayrıca İslam Müctehidlerinden hiç birisi “Ben mezhep kurdum, gelin mezhebime girin, girmeyen Müslüman değildir.” Dememiştir. Diyemez. Eğer derse kendisi dinden çıkmış olur.  İçtihatta fürudur. İçtihatlar bir nevi bilginlerin yorumudur.  Her bilginin içtihadı yorumu kendisinindir, kendisine aittir. İsteyen O Bilginin, içtihadını- yorumunu kendi özgür iradesi ile kabul eder veya etmez.  Müslümanlar tek tek hürdürler ve özgürdürler. Zorla baskıyla olmaz, dinde zorlama yoktur.

“La ikrahe fi’ddin-Dinde zorlama yoktur.”(Sure-i Bakara-256) 

Zorla kabul ettirilirse buna iman da dahil, işte o zaman münafıklık başlar. Korkusundan kabul edenler Müslüman değildir. “ Zorla güzellik olmaz” atasözümüz meşhurdur.

Hangi mezhepten olursa olsun hepimiz, özde Müslümanız.

Hepinize saygılar ve selamlarımı sunar, dünya ahiret iyilikler, güzellikler ve mutluluklar diler, kardeşce barış içinde yaşamanızı ister, tarihin sırtınıza yüklediği mezhepçiliği yanlışları sırtınızdan atmanız gerektiğini ısrarla vurgularım.  

“Hadi benim can yoldaşlarım.

Gelin hep beraber olalım.

Evimizi, yurdumuzu elimizden almak isteyenleri

Şöyle güzel bir çatlatalım,

Gözlerinde koyalım. “ 

İyi günler, mutlu yarınlar…

KAZIM YARDIMCI/ADIYAMAN/TÜRKİYE

12 Şubat 2007

Not: Bu yazı “ADIYAMAN’DA BUGÜN” isimli yerel gazetede yazı dizisi olarak 20.02.2007 ve 23.02.2007 tarihleri arasında yayınlanmıştır.

← Önceki Veri

Sonraki Veri →