DARVİN’İN TEKAMÜL NAZARİYESİ, BUDİZM(REENKARNASYON) VE BİG BANG
Budistlerin nirvana dediği Külli-Bütüncül Candır.(Ruh değil; Budistler ruha ve
Tanrı'ya inanmazlar.) Ve bu bütüncül canda Akıl niteliği yoktur. Yani bu
inandıkları, herkesteki organik candır. Zaten organik canda, akıl yoktur. Akıl
olsaydı; canlı olan bitki ve hayvanda da olurdu.
Ruh ve akıl
yalnızca insanda vardır.
Yine onlara göre, doğanın yarısı can(organik), yarısı Cansız-inorganik maddedir.
Can ve madde durmadan bileşir ve ayrışır (sentez-analiz). Bu bileşme ve ayrışma
olaylarında, nesneler şekil-biçim değiştirirler ve Budistler şöyle derler:
Bitki hayvan, hayvan insan olur. Tekrar insan hayvan, bitki olur.(Yani bunlar
onlara göre olasıdır.) Yani hayvan insan oluyor; O insan kötü ise tekrar vahşi
hayvana dönüşüyor.Peki insan hayvana dönüşüyorsa insandaki akıl ne oluyor? Oysa
akıl hayvanda yok, hayvanlarda düşün-tefekkür yoktur; olsa onlarda insan gibi
büyük işler yapar, teknoloji üretebilirlerdi.
Birde şöyle diyorlar: bir insan bu dünyada ne kadar ızdırap çekerse, ne kadar
fakir ve fakirliğe razı olursa ikinci gelişte bir mihrace(İngililizlerin Lord
dediği) gibi çok zengin olacaktır. Sefahat içinde eğlenceli bir hayat
sürecektir. Ve ne kadar tez ölürse, o kadar tez geri dönecektir. Onun için
fakirler fakirliği doğal bir olay kabul edip buna razı olup, ikinci gelişte;
zengin, soylu olarak gelebilmesi için ölümü beklemelidir. Yoksa mihrace olarak
değil de; tekrar vahşi bir hayvan olarak gelir. Yani insan iken vahşi bir
hayvana dönüşür.
Tabii bunlar safsatadır.
İnsanı fakirliğe razı edip pasifleştirmek, burjuvaya ve egemen güçlere
direnmesini önlemektir. Budistler, fakirlere düşkünler(Parya) derler. Bir de
seçkinler, üst sınıf vardır. Fakirler, ölümü beklediklerinden ölünceye kadar
zamanı bilmemek için tarihte, sürekli afyon kullanmışlardır. Mao, devrim ertesi
afyon kullanmayı yasaklamıştır.
Nirvanaya
kavuşma olayı ise şöyledir: İyi bir insan, Buda’nın bu öğretilerine uyar; öyle
hareket ederse, yazgısına razı olursa, bazıları Nirvana(Külli canla) ile
özdeşleşebilirler. Onlara göre tabiat-doğa iki şeyden ibarettir. Yarısı
madde(İnorganik), yarısı can (Hayat-organik) dır. İkisi bir bütündür. Bu iki şey
bileşirler, ayrışırlar ve bu ebedidir. Çünkü onlar evrenin yok olacağına da
inanmazlar. Halbuki bilim bile bir gün bu alemin-evrenin geri bozulup yok
olacağını, yani başka bir hal alacağını kabul ediyor. Hindular, evrenin ezeli ve
ebedi olduğunu kabul ederek hem kitabi dinlere hem de bilime ters düşüyorlar.
İslam ve İslam
tasavvufu; ruhun Allah’a kavuşacağını beyan eder. Budistlerde nesnel can, büyük
cana karışabilir. Buda’nın, nirvanaya; büyük cana kavuştuğuna inandıkları gibi.
Budistler ruha
inanmazlar. Onlarda iki şey var; Madde ve can.
Ruha inanmayıp sadece akılsız cana(Organizmaya) inanmaktadırlar. Zira ruh-akıl
sadece insanda vardır. Hayvanın ve bitkininde canı vardır, ama bitkilerin ve
hayvanların akıl taşıyan ruhları yoktur.
Hindu-budist
dinler, din değildir.
Bir düşünce, bir teoridir. Tabiata (madde ve cana tapmak gibi) bir görüş, ilkel
bir materyalizmdir. Din değildir. Metafiziği yoktur. Ayrıca Darvin’ e göre her
şey o arada insanda; tekamül olgunlaşma gelişme devam etmektedir. Ve bu
olgunlaşma sonsuza dek hep devam eder.Yani evrende dünyada ve nesnelerde,
insanda sukut (düşüklük) ve geriye dönüş yok; hep ilerleme gelişme ve güzelleşme
vardır.
Budizm-Hindu
Felsefesi Darvin’in Tekamül-Teorisine de ters düşmektedir. Çünkü reenkarnasyona
göre mükemmel olan, (insan) tekrar basite(hayvana) dönüşmektedir. O nedenle
diyoruz ki; Reenkarnasyon Kitabi dinlere de, bilime de, Darvin Teorisinede , big
Bang (büyük Patlama ve bunun sonucu bu alemin sonradan olması gerçeği)) olayına
da uymuyor. Çünkü Budistler-Hindu dinleri Kâinatın –evrenin ezelden beri böyle
olduğunu ve ebedi olarak böyle kalacağına inanıyorlar. Onlara göre; olaylar,
olacaklar hep bu yok olmayacak evrenin içinde olmaktadır.
Darvin’in
tekamül teorisini de biraz irdeleyecek olursak: ona göre insan, hayvanın
tekâmülü-gelişmesi ve düşünen-anlayan insan olmasıdır. İnsanın varlığı bilime
göre milyon seneden fazladır. Bu milyon sene içinde tarihin derinliklerinde;
örneğin 5-6 bin yıl öncesi ile şimdiki 2004 yılları arasında 4 bin yıl
öncesinden Miladi 7.yıla kadar 25-30 peygamber gelmiş. Tevrat gibi 3500 yıllık
çok eski yazılı ve çok düşündürücü bir kitap var. Ayrıca Davut Peygamber’in
mazmurları-defterleri(Zebur) var, İncil var, Kurân var. Bunlar yazılı
belgelerdir.
Ayrıca, tarihin
derinliklerinde bilge-feylezof kişiler var. Örneğin Yunan Felsefecileri, Sokrat,
Eflatun, Aristo vs.gibi. Bunlar Milattan önce yaşamış Bilge- ve feylezof
kişilerdir.
Bu durumda şu soruyu sorabiliriz. Mademki İnsan, Tekâmül ediyor. O halde bütün
insanların hepsinin; bu görüşe göre, hep birlikte-topluca birer bilge kişi,
Sokrat, Eflatun, Aristo gibi olması hatta gelişme devam ettiğine göre bunları da
aşması icab etmez mi?
Peki insanlık camiasında neden Peygamberler, Feylezoflar çok az?
Hayvanlar
alemine baktığımızda, her tür, topluca-hep beraber gelişiyor. Neden insan türü
topluca-hep beraber akıl ve düşünce yönünden gelişmiyor? Tüm insanlar neden
feylezof –mütefekkir –düşünür ve Peygamber olmuyor?
Bu soruları
çoğaltabiliriz. Ancak bu kadarı ile yetiniyoruz. Bu sorulara Darvin’in tekâmül,
gelişme teorisine göre cevap vermek zordur.
Ayrıca Darvin’e
göre insan, maymunlardan(şempanze) oluşmuştur. Yani bu durumda, bütün insanlar
tek bir türden-şempanzeden olmuştur. İnsanlar tek tür bir hayvandan(Şempanze)
olduğuna göre, insanların insan olduktan sonra, hep birden topluca diyelim
fiziki-bedensel olarak geliştikleri aralarında fazla bir fark olmadıkları halde
düşünce ve beyinlerinin de aşağı yukarı aynı seviyede gelişmeleri lazım
gelmezmiy di? Eğer şu anda 6 milyar olan insanlar, tekbir türden(şempanzeden)
değil de; onlarca veya yüzlerce tür hayvanlardan oluşsalardı, o zaman derdik ki
insanların aslı tek tür bir hayvan değil. Onun için de hep birden topluca akıl
ve beyin yönünden gelişemiyorlar. Ayrıca hayvanlar alemine baktığımızda,
önceleri daha ilkel hayvanlar idiseler de, her tür hayvan topluluğunun hep
birden geliştiğini görüyoruz. İnsanlarda fiziki-bedensel olarak aşağı-yukarı hep
beraber gelişmişlerdir. Halbuki insanlar akıl ve ruh yönünden gelişmiyor.
Tarihte bilge kişiler (peygamberler ve feylezoflar-mütefekkirler) yüz-yüz elliyi
geçmez. Bunların dışındaki bütün insanlar, bu büyük insanlar gibi olamıyor?
NEDEN?
“Akılların ve ruhların da topluca tekâmül etmesi gerekmez mi?”
Biz burada
fiziki tekâmülden söz etmiyoruz; akli ve ruhi(psikolojik) tekâmülden söz
ediyoruz. Yoksa bu akıl ve ruh başka bir merkezden mi geliyor?
Her tür, fiziki
ve bedensel olarak, topluca tekâmül ediyor da, peki neden bu akıl sahibi
insanların hepsi birden tekamül etmiyor? Ancak milyonda bir tanesi aklen
tekâmül ediyor. Öyleyse tefekkür-düşünce doğa üstü bir gerçektir. Metafizik bir
olaydır. İnsanın genlerinin orijinal olduğu da anlaşıldığından hiç bir hayvandan
gelmeyen özel bir varlık olduğu ispatlanmıştır. Eğer insan, şempanzeden
olsaydı, insanın genlerinin hiç değilse %95 inin şempanzenin genleri olması
gerekirdi.
Ayrıca, “İnsanda beyin düşünmektedir” denilmektedir.
Beyine baktığımız zaman insanın kafatası içinde, beyin 150-200 gr. ağırlığında
hücrelerden oluşmuş organik bir maddeden başka bir şey değildir. Bilindiği gibi
organik madde de cisimdir. Peki o zaman cisim-madde olan bir et parçasından
başka bir şey olmayan beyin nasıl düşünüyor? (tamamen cisim-madde olan
et-madde-kan-hücre et-kemik nasıl düşünür?) Beyin ise bir et parçasından başka
bir şey değildir, yani bir cisimdir.
Cisim olan her bir nesnede düşünce yoktur ve bu kesindir.
Ama insan düşünmektedir. Düşünen ve akıl sahibi bir varlıktır.
Maddi nesnelerde düşünme ve anlama yeteneği, kesin olarak olamayacağına göre;
öyleyse insanın içinde maddi-cismani olmayan soyut olan bir varlık vardır. İşte
buna “Ruh” deniliyor. Ruh ise, yaratana ait bir sıfattır. Akıl, anlama yeteneği
de ruhun bir niteliğidir. Ruhta düşünme niteliği de vardır, ve düşünce akıldan
çok üstün bir soyut gerçektir. Zira Arapça bir sözcük olan aklın sözcük anlamı
ANLAMAKTIR, akıl sadece bir şeyi anlama niteliğidir. Kur’an tefekküre çok önem
verir. O akıldan öte bir kavramdır. Çünkü evreni ve evrenin ötesini ve Tanrı’yı
ve fizik ötesini sonsuzu düşünmektedir. Bu çok muazzam bir şeydir. Evrende
ancak küçücük bir varlık olan insan tüm evreni, nesneleri ve fizik ötesini
sonsuzluğu düşünmektedir. Bu çok büyük bir olaydır. Bu küçücük insanın bunu
yapamaması lazım gelir ama yapıyor! Demek ki insanda çok büyük soyut bir varlık
var. Bu küçük varlık bu kadar büyük işleri ve bugünkü teknolojiyi yaratamaz. Bu
kadar büyük işleri ancak Tanrı yapabilir. Bu durumu ile insan, Tanrısaldır. Ya
Tanrı’nın bizzat kendisi, yada zati sıfatı olan bilgi niteliği taşıyan
Tanrı’nın ruhu bu küçücük insana bu büyük işleri yaptırmaktadır. Şimdi Tanrı,
Kur’an’da,
“İnsanın içine ruhumdan üfürdüm” buyurmaktadır.
Allah’ın ‘iç’
dediği yer, mahal neresidir. Acaba insanın kalbine, yani göğsünün içine mi
üfürdü veya kafatasının içindeki o et parçası olan beyne mi üfürdü. Bu konu,
henüz kesin olarak bilinmemektedir.Ama
üfürülen yerin diyaframın üstünde olduğu kesindir. Allah, alim, bilgili olduğu için, Allah’ın
sıfatı olan ruhuna da bilgi gelmiştir.
Ayrıca insanın
beyninin içinde, Işın saçan elektrik yada, elektron yani kuantumlar gibi, Işık
(Nur) bulunduğunu son bilimsel araştırmalardan öğreniyoruz. Son tıp
otoritelerine göre ölüm olayının, beyinde olacağı görüşü de acaba ‘Ruh’un Allah
tarafından beynin içine mi üfürüldüğü’ kanaatine ağırlık kazandırmaktadır.
Ayrıca, gözün, kulağın, dilin, yani görme-işitme ve konuşma niteliklerinin de
insanın başında olması ve kafatasının çok sağlam yapılmış olması, ruhun beyne
üfürüldüğü kanaatini artırmaktadır.
Demek ki ,
organik bir et parçasından başka şey olmayan, cismani-maddi bir yapı olan beyin
düşünmüyor. Beynin içindeki o ışıklar düşünüyor. Işık(Nur) ise akıl gibi soyut
varlıktır. Yani insanın içinde maddi-cismani olmayan soyut olan bir ‘Var’
vardır. İşte bu peygamberlerin ‘Ruh’ diye nitelediği varlıktır. İnsanın
kişiliğini de, fiziki varlığı değil; ruhani(psikolojik) varlığı belirler.
Big Bang “Büyük
Patlama”yı anlatanlar; çok yoğun ve çok büyük bir enerji- kızgın bir enerji
kütlesi var idi. (daha evren yok iken) Bu yoğun kütle, sıkıştı, sıkıştı ve
nihayet merkezkaç olayı gibi patladı. (Örneğin bir demircinin kızgın demiri
döverken, iki örs ve çekiç arasında sıkışan kızgın demirden sıçrayan çıngılar
gibi)diyorlar.
Peki evren yok
iken, demek ki çok büyük bir ‘Var’ var idi. İşte evrende bu ‘vardan’ var oldu.
Öyleyse bu ilk kütle, ezeli ve daimi bir ‘Var’ idi. Yani ‘kadim-zorunlu’ bir
‘varlık’ idi ve onu yaratan yok idi. O kütle bizatihi(kendiliğinden) var idi.
Kendiliğinden var olan Işık(Nur) ve enerji-kuvvet olan ve kendisini yaratan
bulunmayan bir varlığı demek ki big-bangcılar kabul ediyor. Bir şey
kendiliğinden nasıl var olur? Bunun cevabı yoktur. Ama kesin olarak
kendiliğinden var olan bir ‘var’ vardır, bunu big-bangçılarda kabul ediyor. Peki
bu kendiliğinden var olan; yaratılmamış olan Varlık, Allah’tan başka ne
olabilir. Allah, yaratık değildir; ve Allah bizatihi (kendiliğinden) var olan
zorunlu bir varlıktır. Bunun klasik terimi şöyledir: Vacibul-Vücud: Varlığı
kendinden ve zorunlu olan varlık.
Allah bizatihi
varlığı, kendinden olan, ezeli, daimi, ebedi, nur-ışık ve kuvvettir(enerji).
Sure-i Nur da Allahu Teala “
Allah’u nurissemavati velard- Allah göklerin ve yerin nurudur, ışığıdır.”
buyurmaktadır.
Yani Allah’ın varlığı Nur’dan ibarettir; tamamen ve sonsuz nurdur. Ve nurun
sınırı olmaz ve nur parçalanmaz. İki sonsuz varlık düşünülemez. Öyleyse,
Allah’ın varlığı sonsuz-sınırsız tek bir nurdur. Var olan Allah’tır ve birliği
de varlığı gibi zorunludur. Çünkü iki sınırsız var olmaz. Ve nur (ışık) ve
enerji-kuvvet parçalanmaz. Ayrıca Allah Kur’an’da “Kuvvet-kudret(enerji)”inde
kendisi olduğunu açıklamıştır.”Maşallah La kuvvete İllabillah-Allah istemiş.
Allah’tan başka kuvvet yoktur”ayeti ile sabittir. O nedenle nur ve enerji-kuvvet
parçalanamayacağından Mutlak Varlık Allah’tan kopmuş küçük ilahlarda
düşünülemez.. Parçalanmadığı için de, O’nun oğlu ve kızı da olmaz. Zira Allah
Nur’dur ve cinsiyetten münezzehtir.
Bu big-bangçıların
büyük patlama dediğine Kur’an tecelli (belirme) diyor. Örneğin, denizin hortum
şeklinde yükselerek başka bir belirme(görünme) yaptığı gibi. Veya güneşin şafak
olayı gibi.
Yani, Kitab-i
Dinlere göre Allah’ın tecellisi (belirmesi) vardır. İşte bu belirmede , Allah’ın
başka bir görüntüsüdür. Şafağın, güneşin bir görüntüsü olduğu gibi. Ama
Allah’ın tecellisi de Nurdur. Zatından ayrılmaz; güneş ve ışığı gibi .Güneşin
ışığı, güneşin ta kendisi olmadığı, ancak güneşten de ayrı bir şey olmadığı
gibi. Zira güneşin ışınları; güneşle beraber gelir ve güneşle beraber gider.
Güneş akşam batarken duvarlarda bir zerre ışın bırakmaz. Demek ki güneşin ışığı
da güneştir. Ancak Güneş gökte, arşta çok büyüktür. Güneşin ışınları güneşin ta
kendisi değildir.
İşte bu tecelliden( ki tecellisi de Nurdur) diğer alemleri, mertebe mertebe (Kur’an
ve Tevrat’a göre 6 mertebedir) yaratmış ve en son bizim dünyamızı yine bu nur ve
enerji-kuvvet olan tecellisinden tekasüf ettirme (yoğunlaştırma) yolu ile
cisimleri, nesneleri yaratmıştır. Sonra insanı yaratmış, altı mertebede
tamamlanmıştır. Birinci tecelli ilk ruh, ikinci tecelli Levhu Mahfuz, üçüncü
tecelli ruhlar alemi, dördüncü tecelli örnekler alemi, beşinci tecelli küreyi
arz (yer yuvarlağı) , altıncı tecelli insandır.
Sonra mutlak varlık olan Allah, bu altı mertebeyi kaplamıştır. Allahu Teala
“Ayık olunuz Allah her şeyi ihate etmiştir.”(Fussilet-54) buyurmuştur. Bu konuda
daha detaylı bilgi almak isteyen Varlık(1974-Bilmen Basımevi İstanbul),
Muhammed-İsa-Adem(1993-Özmert Ofset Malatya) isimli kitaplarımıza müracaat
edebilirler.
Bu sıkışma
olayı şu şekilde olmuştur: Önce kuvvet ve ışık olan İlahi tecellilerden,
kuvvet-enerji nur- ışığı sıkıştırarak atomları, molekülleri, molekülleri de
sıkıştırarak üç boyutlu cismi(maddeyi) oluşturmuştur.
Tüm evrenin aslı radyasyondur. Bu radyasyon Allah’ın tecellisi ve
belirmesidir. Tecelli eden ise, mutlak ve sonsuz nur olan Allah’ın zat-ı Pakidir.
Yani evrenin ve insanın özü Allah’tır. Hakikatte Allah’tan başka Vücud (varlık)
yoktur. Ancak “Allah’ın tecellisi’ vardır,bu Kur’an ile sabittir.Allah’ın
tecellisi de Nur ve Kuvvettir. İşte bu Allah’ın tecellisi olan Nur ve Kuvvetten
cisimler alemi yer küresi yaratılmıştır ve oluşmuştur. Evrenin ve cisimler
aleminin yaratılışı, OLUŞUMU bu şekilde gerçekleşmiştir.
Şimdi her şeyin aslı yani mahiyeti ‘Nur
ve Kuvvet olan Allah’tır.’
Ama Allah’ın mahiyeti yoktur. Allah’ın mahiyeti (aslıda gene kendisidir).
Allah’ın varlığı kendisindendir. Onun için diyoruz ki; hakikatte(gerçekte) her
nesnenin aslı Allah’tır. Ama hüviyette (kimlikte) değil. Örneğin bütün
gezegenler, güneşten olmuştur, gezegenlerde aslında güneştir hakikat böyle. Ama
hüviyete (Kimliğe) görüntüye gelindiğinde güneş, gökte çok büyük ve parlaktır ve
gezegenlerde ondan olmuştur. Ama gezegenler onun yanında küçüktürler. Yani
gezegenler güneşin ta kendisi değildir; onun birer tecellisi sayılırlar.
Birde big-bangçılar kendiliğinden var olanı yoğun ışık ve enerji olan kütleyi
kabul ediyorlar ama o kütleden fazla söz etmiyorlar. Onu araştırmaya
kalkmıyorlar. Çünkü çözemeyeceklerini biliyorlar. O ezeli, ebedi ve daimi ve
kenarsız-sonsuz yani kendiliğinden var olan Varlığın ne olacağını çözemiyorlar.
Kavrayamıyorlar ve de asla çözemeyeceklerdir, bunu kendileri de bilmekteler.
Bir varlığın
ezeli olması ve ebedi olması demek, O varın başlangıcının ve sonunun olmaması
demektir. Yani ezeli varlığın, başlangıcı da, sonu da aynı noktadır, tıpkı daire
gibi. Bir dairenin başlangıç noktası aynı zamanda son noktasıdır. İşte bu mutlak
varlık Allah’ın çok büyük bir sır olduğunun ispatıdır.
“Bir var ki
kendiliğinden var ise biz ona Allah diyoruz” big-bangçılarda yoğun bir kızgın
enerji kütlesi diyorlar. Ne denilirse denilsin demek ki kendiliğinden var olan
bir varı onlarda kabul ediyor. “Kendiliğinden
var olan Tanrıdan başkası olamaz. Bizim Allah’ın tecellisi dediğimiz olaya onlar
Patlama diyorlar.”
Patlayanın ne
olduğu üzerinde de fikir yürütemiyorlar. Zira kendiliğinden var olanın hakkında
fikir yürütülemez. Ayrıca Peygamberler kendiliğinden var olan varlıkta ilim ve
sanat niteliği olduğunu Alim ve Canlı yani Diri, Aziz ve Hakim bir Zatı Mutlak
olduğunu beyan ediyorlar.
Doğaya
baktığımız zamanda, doğanın tam bir düzen içinde olduğunu; hiç bir saçmalığın,
yanlışlığın bulunmadığını görüyoruz. Aynı zamanda muazzam bir Sanatı da
algılıyoruz. Doğadaki bu düzen ve sanat yaratıcının şuurlu ve bilgili olduğunu,
canlı ve faaliyette olduğunu gösterir ki bu evreni oluşturan ALLAH-I AZİMÜ
ŞAN’DIR. CELLE CELALUHU
Kâzım YARDIMCI (Adıyaman'lı)
21 KASIM 2004
www.varliktanveriler.com
info@varliktanveriler.com
|