Tasavvuf Sohbetleri ( 1 )

Varlıktan Veriler 112

SORU(A.Ç): Tasavvufta seyr-i süluk nedir? Seyr-i süluk nasıl yapılır? Anlatır mısınız?

CEVAP(K.Y): Evet, büyük Mevlevi Piri Şeyh Galib buyuruyor:

      

       “Tetebbu eyledim bunca resai kil-ü kal ettim.

         Kimi görsem veli zannıyla varıp hasbihal ettim

         Gece gündüz aradım dostumu pek çok hayal ettim.

         Akıtıp âb-ı çeşmim yerleri âb-u zülal ettim.

        

         Hayat-ı cavidanı Şeyh-i Kâmilden sual ettim.

         Ölmeden evvel ölmektir dedi intikal ettim.

        

         Bu dizeleri biraz açayım. Bu dizeleri yazan Şeyh Galib, bir salikin, Hak arayıcısının, Tanrı yolcusunun yolunun nasıl başlayıp nasıl sona erdiğini bu şiirinde özetlemiştir. Bak diyor ki, buyuruyor ki, bunca kitapları, eserleri, tetebbu ettim, Kil-ü kal ettim, Yani Kil-ü Kal “dedi, demiş” işte falan zat şöyle diyor, filan zat böyle diyor; bu kitapların hepsini araştırdım. Eğer fıkıhla ilgili kitaplar,  tasavvufla, ya da felsefesi, İslam şeriat ilmini, bu kitapları hep okudum. Kil-ü kal ettim. Konuştum tartıştım. Olmadı.

            Bu sefer döndüm Allah’ın yeryüzündeki veli kulunu aramaya başladım. Nasıl aradım? Buyuruyor: Kimi görsem veli zannıyla varıp hasbıhal ettim, kimi görsem, acaba olmaya ki bu insan Allah’ın velisi ola, dedim. Çünkü Veli de Nebi de insandır. Âdem’dir. Âdem’in çocuklarıdır. Allah’ın Velisi, insanların içindedir.

            Hani Hayali diyor ya:

            “Cihan âra, Cihan içredir, ârayı bilmezler

           Ol mâhiler ki derya içredir, deryayı bilmezler.”

 Cihanın güzeli, cihanın rindi, cihanın Kâmili bu cihanın içindedir. Fakat bu güzeli, bu dilberi, bu rindi, bu kâmil insanı bilmezler. Örneği de denizlerdeki mahiler; yani balıklar da derya içinde denizi bilmezler. Suyun içindeler sudan haberleri yoktur.

            İşte bu şekilde her kimi gördüysem veli zannettim diyor. Çünkü artık kitaplardan bulamadı gerçeği. Çözemedi, alamadı, tatmin olmadı. Mutmain olmadı. Yüce Ruhu teskin bulamadı. “Bedii olanı”(gönül işi) aradı.

            Bundan sonra diyor; “gece-gündüz aradım dostumu pek çok hayal ettim”, gece gündüz dostumu aradım hayal ettim, düşündüm. Arayışın hızına bak! Gücüne bak.

            Vazgeçmiyor illa gerçeği bulacak.       

            “Akıdıp âb-ı çeşmim yerleri âb-ı zülal ettim”. Gözlerimle ağladım, sızlandım, yalvardım. Yaradana, erenlere…yolları göz yaşlarımla sel ettim.       

            Ondan sonra veliyi bulunca, “Hayat-ı cavidanı şeyh-i kâmil’den sual ettim” diyor. Cavidan, Cevad, yani ebedi ölümsüz hayatı. Ölümsüz hayat nedir? Fani olmayan hayat nedir? Ruh âlemi, Ruh yaşamı, Melek yaşamı. Buyurdu ki şeyh-i kâmil bana: “Ölmeden evvel ölmektir”. Ölmeden evvel ölürsen, hayat-ı cavidanın ne olduğunu bilirsin, çünkü yaşarsın.

            “Ölmeden evvel ölmek” nedir? İşte Tasavvuf zaten burada başlıyor. Efendim, Hadistir bu: “Mutu kable ente mutu”, “ölmeden evvel öl” ( Acluni, Keşfü’l Hafa, c.2, s. 402 ) Nedir bu ölmeden evvel ölmek. İnsan ölmeden evvel nasıl ölür? Yani nefsini öldür. O “ben, ben” diyen yalancı benimiz var ya. Bu yalancı beni öldür. Bu yalancı ben ölünce, kimin beni kalır? “Büyük Ben” kalır. Allah’ın “Ben”i kalır.

            Eğer insan ölmeden önce ölürse, kendi aradan çıkar. Ve bunu teali eder. Yani aşkın bir âleme gider. Aşkın âlem, aşar herşeyi. Kendini de aşar, evreni de aşar. Ve özü bulur. Her şeyin özünü bulur.

            Her şeyin özü,  Zât-ı Akdes’dir. Allah-ü Taala. Rab de, God de, Tanrı de, Hod de, Hade de, işte Allahtır. Hepsi O’dur. Yani yaratıcı güç. Geldiğimiz yer.

            “Ölmeden evvel öl” dedi. Burada beden ölmüyor. Tabii; ölmeden önce ölmek. Bu psikolojik bir durumdur. Bu içimizdeki “yalancı ben” yok olmalıdır. “Hakkın Beni” kalmalıdır. Şimdi bu yalancı benin ne olduğuna bu şiiri tamamladıktan sonra biraz değineceğiz. Nedir, çeşitleri nelerdir, bunları açıklayacağız.         

            O kadar cenab-ı şeyhi etkilemiş ki Şeyh Galib hazretlerini. Bak şimdi sonraki dizelerinde ne buyuracak?

           

 

          “Bu bir müşkül muammadır. Onu candan geçenden sor.

             Rumuz-u sırrı Hakkı men araf dersin alandan sor,

             Şarab-ı aşkı daim dest-i mürşidden içenden sor.

             Hudaya varmak dilersen reh-i hakka erenden sor.

           

          “Hayat-ı cavidanı şeyh-i kâmil’den sual ettim

            Ölmeden evvel ölmektir dedi intikal ettim”.

           

           Nakarat yapıyor. Herhalde bu şiir Terci-i benddir. Terci-i bend şeklinde yazmıştır. Şeyh Galib çok büyük bir sanatkardır. Divan edebiyatına çok büyük yenilikler kazandırmıştır. Demek ki bu “ölmeden evvel ölmek” çok büyük bir muamma, bir müşkül, öyle ya; mezara girmeden evvel öl. Bunu nasıl anlayacaksın? Onu candan geçenden sor. Yani bu “ölmeden evvel ölmeyi” göze alandan sor.

            Tasavvuf deryasına dalacak ve bu yolda bu “ben, ben, ben” diyen bu beni, Hakkın Nur deryasında imha edecek, istihlak edecek. Bittamam yok edecek. Hani Yunus’un dediği (bilenler bilir, okuyanlar bilir):

            “Sen çıkarsan aradan, kalır seni yaradan”

Yani öyle bir olaydır ki bu “ölmeden evvel ölmek”, o salik, o derviş, o talip, Hakkı isteyen öyle bir hale geliyor ki; Tasavvufun sonuna doğru Fenafillah oluyor. Allah’da ifna oluyor-yok oluyor. İstihlak oluyor. Yani sanki yaratılmamış gibi oluyor. Sanki yaratılmamış gibi, bir hale giriyor. Hangi tarafa baksa

            “Fesemme vechullah- Hangi yöne dönse orada Allah’ın vechini, zatını görüyor, cemalini”. Cemalini müşahade ediyor. (Bakara-115 )

Ve bu kendiliğinden oluyor.

            Yani bu durum, bir kalıp buzu sıcak denize atarsın; örneğin Mersin’de ağustos-temmuz ayında bir-iki saat sonra bakarsın ki; o bir kalıp buz yok oldu. İşte böyle bir durum. Yok oldu ama nasıl yok oluş? Aslına döndü. Aslı su. Deniz oldu. Bu öyle bir durum.

            İşte Enel Hak meselesi de budur. Bunu çoğu bilmez. Öyle Mansur olmadan Enel Hak bilinmez.

Bana bir ara soruldu: “Sen Enel Hakk’ı bildin mi?” Dedim ki, “ ben  Mansur  olmadım ki Enel Hakk’ı bileyim”. Mansur olan bilir.

            İşte Mansur olan o buzun denizde eridiği gibi erir. Ondan sonra o deniz der ki: “ Ben Hakkım”. İşitenler de der ki bu insan diyor ki ben Hakkım. Ben Allah’ım. Hayır. Hak Allah’tır.

            Allah diyen Allah’tır. Ben, Ben denizim demiştir. Kul dememiştir. Erimiştir artık. Buz kalmamıştır.

            Candan geçmeyen, öyleyse bu yola girmesin. Bu Allah’ın, Allah’da yok olma yoluna girmesin.

           Hz. Muhammed a.s.v.’ın yolu budur ve bu Aşk’tır.

            “Aşktır tarik-i reh-i Peygamberi ma”. Mevlâna, “mübarek Peygamberimizin yolu, dini, düzeni aşktır”. Allah aşkıdır. İfrat-ı muhabbettir.

            Aşk ateştir, hararettir. Yakar bitirir. İçindeki pisliği yakar yok eder. Çünkü ateş düştüğü yerde kendinden başka bir şey bırakmaz. Birinin gönlüne, kalbine düştü mü orada Allah’tan başka bir şey kalmaz.

            Yalnız aşk kalır.

            Bu bendin ikinci dizesinde ne diyor:

            “Rumuzu Sırrı Hakkı “men araf” dersin alandan sor.”

            Bu Hakkın işaretinin, remzinin Sırrını kimden sor? “Men araf” dersin alandan sor. Men araf’ı bilenden sor.

            Men araf nedir? Bismillahirrahmanirrahim, a.s.v Efendimiz buyuruyor: “Men arefe nefsehu kad arefe rabbehu” “Nefsini bilen, yani kendini, insanı bilen, Âdemi bilen, bu insan ne? Bunu bilen Rabbını bilir. Sadake Resulullah” (Seyyid Abdülkadir Geylani, Sırrül Esrar. S.31; Binbir Hadis, Şemseddin Yeşil, S.212, İst.1983 )

            Demek ki Rabbı bilmek, insanı bilmeye bağlı. Her şey insan çıkışlı. Âdem… Bütün meleklerin secde ettiği insan, Âdem. Biz onların çocuklarıyız. Âdem’in çocuğu da Âdem’dir.

            Bu kendini bilmek; “men araf” dersini alandan sor. Yani kendini bilenden sor, diyor. Kendini bilen Rabbını bilir. Rab, mürebbi, terbiye edici; Rab, Rabbe, mürebbi-eğitici, donatıcı anlamındadır. Ve insanın özü; İnsanın özü insanı donatır. Ve kendi sıfatlarıyla donatmıştır. Allah’ta ne sıfat varsa; Ulûhiyet Sıfatı hariç, çünkü Uluhiyet varlığıdır, Benliğidir. Her sıfatı insanda vardır.

            “Ve allemel âdeme asmae külleha – Âdem’e bütün isimleri öğrettim”.(Bakara-31)

            İsimleri öğrendiğinde bütün isimlerini alıyor. Melekler bütün isimlerini bilemedi. Bu Kur’an-ı Kerim’de, Sure-i Bakara’da geçer.(Bakara-32)

            Demek ki insanda büyük bir sır var. Sırrı var, Ruhu var. İnsanı yarattım.

            “Venefehtü fihi min Ruhi- Ona Ruhumdan üfürdüm”. (Sâd-72)

Onu melekten üstün tuttu.

            Ruh, Zat Nurudur doğrudan doğruya, Zati Sıfatıdır.

            Melekler, Esma Nurlarından yaratılmıştır. Evvelce yine Esmasının mazharlarından, mazharları – taayyünleri yani belirtileridir. Denizin dalgaları gibi,  Kâinat da bundan yaratılmıştır.

            Men araf;

            “Olmayanlar kâşif-i esrar-ı dersi men araf,

             Anlamaz uğrunda can vermeyi ey Şah-i Necef,

             Kâinata Nur-u şemsindir veren şan-ı şeref,

             Merhamet et halime herşeye âgahım Ali

             Var mı senden başka söyle ilticagahım Ali.”

                                                                                  Neyzen Tevfik

            Demek ki “Men araf”ın sırrına mazhar olmayanlar, Şah-ı Necef’in, Hz. Şah’ın Zatının, Peygamberin kardeşinin sırrına mazhar olamıyor. Anlamaz uğrunda can vermenin ne olduğunu.

            Ancak “kendini bilenler” Hz. Ali’nin uğrunda canını verir. Çünkü kendini bilme ilimin padişahı Hz. Muhammed (a.s.v) ve Hz. Ali’dir. Hiç kimse Hz. Ali’yi geçemez.

            Ondan sonra buyuruyor:

            “Şarab-ı aşkı daim dest-i mürşidden içenden sor”.

            Mürşid… Ve onun dest-i pâkinden ( tertemiz elinden) içilen aşk şarabı, Aşk ilmi. İşte bu aşk, o arayıcı salikin, Tanrı yolcusunun kalbine düştüğü anda yanıyor, yanıyor, yanıyor ve nihayet içindeki o nefis, benlik, içimizdeki soytarı (Allah kahretsin); Ona nefs-i emmare diyoruz.

           Şimdi bu Ben, insana –nefse-nefis buyurduğu insandır.

            “Feelhemaha fucureha ve takvaha – Fücuru da, takvayı da insana ilham ettim”(Şems-8)

            İşte burada insan, bir kavganın içine girdi. Hem takva – Allah’tan sakınma – saygı, korkma var; hem de fücur, şeytan ikileminin içinde.

           Nedir bu insanoğlunun çektiği çile.  Fücurdan kurtulamayışı. Fücur, kötülüklerin menbaıdır. Fısk-u fücur diyoruz ya… Şeytani sıfattır. Cehenemi bir sıfattır. Rahmani sıfat değildir. Takva Rahmani sıfattır.

            “Takvel kulub – Kalplerin takvası”.(Hac-32 )

Âyet de var: Takva da Kalptedir. İbadet yapma, görüntü falan… Hayır, hayır.

            Kalbi, a.s.v. Efendimiz mübarek elini üç kere böyle Kalbinin üstüne koydu: “Takva buradadır, Takva buradadır, Takva buradadır”, Buyurdu.(Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini kur’an Dili, c.6, s.4479; Binbir Hadis, Şemseddin Yeşil, s.77)

          Takva kalptedir. Zahiri ibadetleri, dış ibadetleri, hani derler ya kerhen yapanlar, münafıklar da yapar (Allahümmahfezna – Allah bizi korusun) inançla yapanlara saygımız  var, sevgimiz var eyvallah. Takva ancak kalptedir. Bunun  olması için de Kalbin “Allah” demesi lazım. Allah’ı zikretmesi lazım.

             “İza zükirellahü vecilet kulubühüm – Allah zikrolundu mu (o mü’minlerin) kalbi çarpar, kalbi titremeye başlar”. (Hac-35)

Bir hale girer, öyleyse “Hali-vecdi olmayanın dini yoktur” aslında, Hadis de var: “Bir vecdi olmayanın dini zevki yoktur”. ( Ahmed b. Hanbel, Müsned, Suyuti, Camiüssağir)  Vecd içten gelen bir “saika”dır. Bir hareket, bir tepki

“Kad eflehe men zekkaha – kim bu fücuru giderir, tezkiye olursa, paklanırsa kurtulur”. (Şems-9)  

             

Peki bu fücur nasıl gidecek? Nasıl gidecek bu fücur?

“Ben içinize ilham ettim” (Şems-8)

Buyuruyor, Rabbımız. Yani içinize ilham ettim. Kimse anasından fücursuz doğmaz. İlla ona fücur da ilham edilir – Kötülük de ilham edilir; takva da – iyilik de  ilham edilir. Kötülüklerden bu fücurdan, nefse bulaşan bu pislikten tezkiye olur, paklanırsa o kişi kurtulur. Paklanmayan ne olacak ? Yine Rabbımız  buyuruyor:

            “Femen  habe  men dessaha – kim de bu fücurun üstünü örter, o pisliğin içinde olursa dessa’da kalır”. (Şems-10)

            Dessa, desise yani şeytan. Şeytanın oyuncağı olur.

            İşte Tasavvuf, Seyr-i Süluk, Velayet, Tarikat, Tarik denilen  böyle bir Mânevi, psikolojik bir yoldur ve bu bir iç âlemde bir devrim yaratmaktır. İnkılaptır. Bu inkılabı yapacağız. Bu inkılabı yapamadığımızda o fücur içimizde durur. Ne yaparsak yapalım kişinin içinde. Yani Aleyhisselatû vesselam Efendimiz:

            “Düşman senin iki kaburga kemiğinin arasındadır”, buyuruyor (Beyhaki, kitabü’z- Zühd, Had. No: 343, Ayrıca Zehebi, Gazali, Acluni) . Sol kaburga kemiğinin arasındadır ve arkadan vurur. Haindir, yılandır. Yılan da arkadan sokar ya.

            Düşmanın seninle. Şeytandan kurtulursun. Mânevi düşmanlardan kurtulursun. Besmele çekersin “Bismillahirrahmanirahim, la havle vela kuvvete illa billahil aliyyil azim” dersin mü’minden şeytan kaçar. Nefis n’olacak? Nefis sende. Camiye de gitsen sende, çarşıya da gitsen sende, tuvalete de gitsen sende, Kâbe’ye de gitsen de sende. Bunda bir yalan yanlışlık var mı? Gerçek bu değil mi? Seninle beraber geziyor. İstanbul’a da gitsen seninle, Mekke’ye de gitsen seninle geziyor. O pisliği içinde taşıyorsun. Bunun için Alleyhisselat efendimiz Tasavvuf yolunu açtı. “Ölmeden evvel ölmek”, (Acluni, Keşfü’l Hafa, C.2, S.402 ) ve Fenafillah olmak yolunu açtı.

            Bu arada bir gün Hz. Resulullah Efendimiz otururken buyuruyor ki: “Siz ölmeden evvel ölmüş, Sorgusunu Sualini vermiş, öldüğü halde, diriler arasında sizin içinizde gezen birini görmek ister misiniz?” Öldüğü halde sizinle beraber oturup-kalkıyor. Sizinle beraber, içinizde. Böyle Hadis mealen buyuruyor. “ Evet ya Resulallah:”diyorlar. “Tertemiz Ebubekir’e bakın”. (Muttefekun  aleyh hadisler: Buhari ve Müslim, S.640, H. 1613-1614; Aşere-i mübeşşere: Müslim, Fedailü’s Sahabe, 28; Tirmizi, Menakıb, 26, Müsned, c.1 s. 187-188 ) buyuruyor.

 Bakın o tertemiz. Yani o fücurdan temizlendi. Ne ile temizlendi? Hz. Resulullah’ın duasıyla. Nazarıyla gül cemaline baka baka temizlendi gitti, buyuruyor.

            Yoksa öyle yatıp-kalkmayla, Ramazan orucunu tutmayla, Hacca gitmeyle, Kurban kesmekle, İkrahla (tiksinerek) Zekat vermekle; o da doğru dürüst veriyor mu vermiyor mu belli değil ya, bu fücurdan kurtulamaz. Bu saydıklarım yan ürünler – İbadetler, aslolan Cenab-ı Resulullah’ın  cemalinin aşkıdır. Onun muhabbetidir. Onun hazzıdır. Buyurdu ki:

            “Nazaru vechü Aliyyün ibadetün – Ali’nin vechine-yüzüne bakmak ibadettir”. (Abdullah ibn Mes’ud’dan: Taberani, Aziziye, C.3. S.417; Binbir Hadis, Şemseddin Yeşil)

İşte Rabıta’nın Sırrı da budur.

            Çünkü Allah, “Yere göğe sığmayan Allah, Mü’minin kalbindendir.” (Kudsi Hadis, Sadreddin Konevi, Vahdet Yayın; Acluni, Keşfü’l Hafa , C.2. S.195)

İşte bu İnsan-ı Kamil’dir. Allah’ın, Mü’min dediği. Allah bir kuluna Mü’min, Ey Mü’min dedi mi, işte O Mü’mindir. Biz bu adam Mü’mindir deriz, ama bunu Allah tasdik edecek “ Ya eyyühellezine amenu”  ya girecek. Allah buyuruyorya,

“ Ya eyyühellezine âmenu – Ey iman edenler.”(Bakara-153 Nisa-29…)

Onlar gerçekten mü’minler: Ehl-i Beyt, Ashab, Resulullah’ın ailesi, Haşim ailesi, Ebubekir gibi zatlar. Başta Hz. Ali. Bakınız, Onun için Kerremallahu Vechehu buyurdu. Neden öbürlerine demiyor da Hz Ali’ye buyuruyor. Allah Nur-u vechini – yüzünün nurunu mükerrem kıldı. Pürnur etti. Şerefli. Asil etti. Keremin diğer anlamı da şerefli. Asil. Bu kandan gelen asaleti tasdik etmiyor. Mânevi asalet Allah’ın rahmeti, cemali.

İşte Yunus’un “Taptuk Emre tapusunda, kul oldum kapısında” buyurduğu, yani Yunus gibi zat diyor ki Tapduk Emre’nin kapısında kul oldum. Demek ki Allah’ın gerçek kuluna kulluk etmedikçe Allah’a kul olamaz. Yunus Emre’ye inananlar için bu böyle.

Zaten Ehl-i medrese ne Yunus’a inanır, ne Seyyid Abdulkadir Geylani efendimize inanır. Ne Mevlana’ya inanır, ne Muhyiddin Arabi’ye inanır. Ne Seyyid Ahmed er Rufai’ye, ne Hacı Bektaş-ı Veli’ye inanır. Onlar kuruldu kurulalı Tasavvuf’a karşıdır. O ayrı. Onu geçelim. O mektep ayrı bir mektep. Onlar sadece kelam, felsefe, v.s.  temelinde rasyonalist felsefe, akılcılık vardır. Ondan sonra da Vahye inanıyoruz derler. Vahyi kabul eden için akıl durur.   

            Gerçek budur kardeşim. Ne diye tartışıyorlar. Allah’ın Kelimeleri var mı, Resulullah’ın Kelimeleri var mı, tesbit edilmiş mi, konuşma yok! Susmak gerek. Zaten Allah-ü Taala’da Kur’an’da da buyurur:

            “Kur’an okunurken susun” (A’raf – 204).

 Anlamı ne? Yani artık Allah konuşuyor.

            “Siz benden iyi mi bileceksiniz”. (Ra’d – 33) buyuruyor.

Rabbimiz! O zaman bizim bilgimiz kısıtlıdır.

            Yani aklın rolü yok mu? Aklın rolü var. Fiziki ilimlerde, fıkıh ilminde aklın rolü var. Peygamberimiz de kabul etmiş, Allah da kabul etmiş. Zaten aklı olmayan bir şey ifade etmez. Ama yüksek idrakleri bu basit akıl nasıl idrak edecek? Herkes de bunu gözlemleyebilir.

            Tarihte 30 – 40 – 50 feylezof var. Hangisinin bir cemaati olmuş? Ama bakınız 4 tane Peygamber, 4 Kitap sahibi Peygamber şu anda 3–4 milyar insanı etkilemiş. Hâla Ya Muhammed, Ya İsa, Ya Musa, Ya Davud diyorlar. Ya İbrahim diyorlar. Öyle ki Peygamberler biliniyor. Neden? Çünkü peygamber Allah’ın Kelimesi;

            “İnhüve illa vahyün yuha – Muhammed’in sözü, Allah’ın sözüdür”. ( Necm – 4 ) Yine buyurur:

            “İnnehu le kevlü resulin kerim” de var, “Bu Kur’an, asil – şerefli Peygamberin sözüdür”. (Hakka – 40 )

            O kelimullah, Hz. Resulullah’ın kalbine geliyor. Ve Peygamberin lisanında harfe dönüşüyor. Harften Hadis olur. Ama Kelimullah Nurdur. Nur olarak Peygamberin kalbine geliyor.

            “Nezele bihi ruhu’l emin ala kalbike – Senin kalbin üzerine iniyor”. (Şuara: 193-194)

            Sizleri sıkmayalım, Şeyh Galib’e girince çıkamıyoruz içinden. Şeyh Galib’i neden gündeme getirdik. Şeyh Galib’in nasıl başladığını, nasıl maksuda erdiğini açıklıyor bu şiiri. Ondan sonra

            “Hudaya varmak dilersen reh-i Hakka erenden sor”.

            Allah’a mı kavuşmak istiyorsun? Allah’a kavuşmak nasıldır? Yunus’u görmeden Şeyh Galibi’i görmeden, Abdulkadir Geylani efendimizi görmeden, Peygamberleri, Peygamberimizi, Hz. Ali, Hz. Ebubekir’i, Mevlâna’yı, Yunus’ları, Enbiya, Evliyayı görmeden, Onların kitaplarını okumakla Yunus olacaksınız, öyle mi? Muhammed olacaksınız, Ebubekir olacaksınız, Abdulkadir Geylani olacaksınız, Seyyid Ahmed er Rufai olacaksınız, Ali olacaksınız, Muhammed Nakşibendi olacaksınız, Hacı Bektaş-ı Veli, Hacı Bayram-ı Veli olacaksınız. Niyazi Mısri olacaksınız. Ne kadar kolay!

            Kitaplarını okumakla Niyazi, Yunus olmak… Neden olamıyor? Herkes okuyor.

            Hani Onlardaki feyiz, derece, Onlardaki kemal, Onlardaki hüsn-ü cemal –güzellik, Onlardaki Hüsn-ü Hulk-güzel ahlak.

            İslâmiyet, güzel ahlâktır. (Resulullah a.s.v.’a bir kimse ‘Din nedir?’ diye sordu. Allah’ın Resulü ‘Güzel Ahlâktır’ buyurdu. Gazali, İhya, c.3, s.43), Güzel huydur. Güzel halindir. Koyun koyundur, keçi keçidir. Bu durumda keçi koyun olmaya yelteniyor. Ben de Yunus’um diyor. Yunus’un, Muhyiddin-i Arabi hazretlerinin sözlerini oku; Yunus, Muhyiddin-i Arabi kesil. Abdulkadir-i Geylani efendimizin sözlerini söylüyor,  kendisi öyle oluyor. Yunus okuyor Yunus oluyor. Okumayla değil; okumayla olsaydı neden Taptuk’un kapısında kul olaydı.

           

 

            Taptuk hazretleri büyük bir Kadiri piridir. Yunus Emre de Kadiri’dir. Buyurur: “Yetiş imdadıma ya Pirim Abdulkadir Geylani”. Demek ki Yunus, Kadiri. Bektaşi falan diyorlar ama hayır, Taptuk Emre, Hacı Bektaş’ın adamı değildir. Hacı Bektaş büyük bir Veliyullahtır. Hz. Ebubekir’i tam temsil eder. Horasan’dan gelmiştir. Ahmed Yesevi hazretlerinin mürididir, Ahmed Yesevi’den, derken Hz. Ebubekir’e oradan Resulullah’a dayanır. Hacı Bektaş’ın kolu ayrı. Nakşibendilik de Yeseviliğin bir koludur. Bunlar Gücdüvani’de birleşirler. Bayazıd-ı Bestami’de, Cafer-i Sadık’ta birleşirler. Cafer-i Sadık, Nakşibendilik tarikatının büyük güneşidir, piridir. Mâneviyat, oradan geliyor zaten.

            Hz. Ali ile Hz. Ebubekir’in kolları Cafer-i Sadık efendimizde birleşirler. Yani Bekri, Alevi; Alevi de Bekri olur. Bunlar birbirinden ayrılmaz. Cafer-i Sadık efendimizin annesi Hz. Ebubekir’in torunudur. Annesi Hz. Kasım’ın kızıdır. Yakındır. Kasım da Muhammed’in oğludur. Muhammed de Ebubekir’in oğludur. Muhammed bini Ebubekir hazretleri. Küçük Muhammed de derler. Resulullah anlaşılmasın diye.

            Efendim, Taptuk Emre Kadiri piridir. Yunus’un kitabında ben bunu gördüm. “Yetiş imdadıma ey pirim Abdülkadir Geylani diyor. Ama Taptuk Emre, Hacı Bektaş gibi bir Veliyullah’tır. Kardeşlerdir, arkadaşlardır, Anadolu’da beraber Tasavvuf’u yaymışlardır. Hacı Bektaş da Taptuk Emre’ye destek vermiştir. Hacı Bektaş ileri bir zattır. Taptuk Emre’den büyüktür. Ama Ona yardım etmiştir. Bunlar beraber çalışmışlardır. Onların sen-ben davaları yok ki, onların davası Hak, İslâmiyeti, Müslümanlığı Anadolu’ya yerleştirmek, kolay mı? Anadolu’nun İslâmlaşması. O güçlü dervişlerin çabasıyla, himmetiyle, uğraşısıyla, can feda ederek; Selçuklular Osmanlılarla beraber savaşlara girmişler ayrıca yıllarca düşmanlara kılıç çekmişler. Milleti teşvik etmişler, niçin? Yani Osmanlı yaşasın, Selçuklu yaşasın diye mi? Müslümanlık yaşasın. Bu devletler Müslümanlığın gölgesinde yaşadı. Anlamıyorlar. Osmanlı, Selçuklu bunlar hep araçtır. Burada amaç Allah’ın dinidir. Yunus Emre, Hacı Bayram, Seyyid Nizamoğlu, Eşrefoğlu Rumi, Aziz Mahmud Hudai, Nesimiler…  Hepsinin çabası bu.

            Bundan sonra buyuruyor ki;

            “Vücudun perdesin kaldır, sana Allah ayan olsun

             Geçip varlık belasından, tenin Hakta nihan olsun

             Hakkın varıyla var ol ki, tecelliler beyan olsun

             Tecelli-i Hudaya daimi kalbin mekan olsun

             

            Hayat-ı cavidan-ı pir-i kâmil’den sual ettim        

             Ölmeden evvel ölmektir dedi intikal ettim.”

                                                           Büyük Şair Şeyh Galib.

            Buyuruyor ki, Vücudun perdesini kaldır, (yukarıda değinmiştik) “ölmeden evvel öl”. Yani o ilk duruma geç. Sen yoksun, Allah var. Heme Ost- Hepsi O. Şimdi o zaman diyor; varlık belasından geçersin. Hani dedik ya içimizdeki o pis ego,  egomuz. Ondan kurtulursun. Hakk’ın varıyla var olursan eğer. Geçip varlık belasından; vücudun perdesin kaldır sana Allah ayan olsun. Geçip varlık belasından tenin Hakk’a nihan olsun. Öyle bir duruma gel ki, kendini görme, Hakk’ta nihan ol. Nihan gizlenmektir. Hakkın varıyla var ol ki tecelliler beyan olsun. İşte Allah’ın varlığıyla var ol ki Mansur ol ki Enel Hak gelsin.

            Öyle Mansur olmadan Enel Hak olunmaz. Mansur olmadan Enel Hak diyen kafir olur. Sapık olur. Ama Mansur ayrı. Mansur der. Mansur çünkü Hakk’ın  varıyla var olmuş. Hakk’ın varı Ben Hakkım demiş. Allah demiş. Mansur dememiştir. Mansur’u dinine alet etmiş kendini aşmış, dalga gibi gelmiş sahili kaplamış.

            Hakk’ın varıyla var ol ki tecelliler beyan olsun. O zaman Allah’ın tecellileri, varidatları, yüksek hidayetler kalbine, Ruhuna, beynine, yücelerden yağmur yağdığı gibi iner.

            “Tecelli-i Huda’ya daimi kalbin mekan olsun”. Öyle bir hal alırsın ki diyor, Allah’ın tecellilerine kalbin daimi mekan olsun. Yani 24 saatin her anında Allah böyle yıldırım çarpar gibi gönlüne tecelli eder. Her tecellide sen zaten bin bir türlü varidat senden hasıl olur.

           

            Zaten Allah, Kuluyla işini görür. Melekleriyle işini görür. Mukaddes Ruh sahipleriyle Mânevi işlerini görür.

            Dünya işlerini de muhtarlarla, müdürlerle, kaymakam, vali, bakan, başbakan, sadrazam, padişah, cumhurbaşkanı… devlet hiyerarşisi gibi Mânevi hiyerarşi var.

            “Refiüdderecatü zü’l arş – Allah, bütün derecelerin üstündedir ve Arşın sahibidir”. (Mü’min-15)

            Yani padişahı var. Ama burada bakınız “derecat” buyuruyor. Bu çok önemlidir. “Refiüdderecat” Refiüdderece buyurmuyor. Refüdderecat ile dereceleri kabul ediyor. Dereceler var buyuruyor. Benim derecelerim var mertebelerim var, taayyünlerim var. Deniz ve dalgaları gibi. Diyelim ki deniz yedi dalga yaptı. Dalgalar geliyor. Ama deniz yine denizdir. Bu dalgalar yine kendinden geliyor. Ama bunların en üstünü yine Ben’im buyuruyor.

            “Refiüdderecatü zü’l arş”(Mü’min-15)

Burada dereceleri kabul etmiş; Peygamberler var, Evliyalar var, Melekler var, Veliler var…

Efendim bizim medrese, hayır efendim diyor; Allah’la kul arasına kimse giremez. Kim giriyor Allah’la kul arasına. Allah’la kulu arasına Yunus giriyor, Enel Hak diyen Mansur giriyor. Hakk giriyor, Hakkın dalgaları giriyor. Yani bunlar Evliyaları, Allah’tan ayrı biliyorlar. Neden? “Haza mislüna – bizim gibi insan dediler ve “kafir oldular”. (Mü’minun: 24,33; Teğabun-6)

Efendimiz buyurdu ki ben beşerim. Ben Meleğim mi buyursun? Peygambere beşer değil; diyen yok ki. Fakat:

“Ena beşerün mislüküm – Ben de sizin gibi insanım” , “Yuha ileyye- Benimle Allah konuşuyor. (Kehf -110)

            Allah’la konuşan bir insan nasıl bizim gibi olur? Allah’la diyaloğa geçmiş, o hâla bizim gibi diyor. Hem de öldü diyor. Allah Allah, kim öldü? Allah’ın Emri olan Ruh’u mu öldü? Hz. Muhammmed’in aklı mı öldü? Ruh-Akıl ölür mü? Topraktan olan bedeni vefat etti, Mübarek Efendimizin. Onun bedenine, cismine de kurban olurum.  

            Ruh’u Allah’ın Sıfatıdır, Kelimesidir. Ve Allah’ın yanındadır. Beden ölür, kardeşler; Ruh ölür mü? Soyut varlıklar ölür mü?

            Ruh-akıl cennet bunlar soyut varlıklardır. Allah’ın soyut tecellileridir. Allah’ın ilim sıfatıdır. Allah’ın ilim sıfatı ölür mü? Akıl, Allah’ın ilim Sıfatıdır. Yalnız insanadır. Akıl nereye gidiyor peki? İşte o Ruhun geldiği yere gitti.

            Akıl ne? Ruhu olmayanın aklı olur mu? O zaman hayvanların da aklı olurdu. Allah, Hayvanlara Ruhunu üfürmemiş. Tek Âdem’e üfürmüş. Bize üfürmüş.

            Demin bahsettiğimiz fücurdan, şeytandan, pislikten, kötülükten kurtulduğunda Rabbının yanındadır. Ruh’un mercii Allah’tır. Ve Allah’a Rücu edecektir. Böyle Allah’ın Zatından, Vecih Nurundan, Hz. Resulullah’a doğru Allah’ın Vechinin Nurudur. O Ruh’tan da ruhlar, melekler yaratılmıştır. Ve derken derken güneş yaratılmıştır, yıldızlar, güneşin hararetinden ve bu kürre-i arz, bu madde âlemi, cisimler âlemi yaratılmıştır. Bunlar atomlarına ayrıldığı zaman tek bir şey kalır: “Nur-u Vechullah” kalır.

            “Allahü nurussemavati ve’l ard – Göklerin ve yerin  Nuru Allah’tır”. (Nur-35)

            “Mâşaallah, Lâ Kuvvete illa billah – Allah istemiş. Allah’tan başka kuvvet yoktur”. (Kehf-39)

            Buyuruyor ki Allah’tan başka kuvvet yoktur. Burada Allah kendini “Kuvvet” olarak niteliyor. Yani bunun Fransızcası enerji- güç.

            Allah buyuruyor ki; Benden başka “Güç” yok. Benden başka “Kudret” yok. “Kuvvet” yok. Benden başka “Nur” yok. Göklerin, yerin Nuru benim. İşte elektrik icad oldu, atom parçalandı, Hâla gözleri kör görmüyorlar…

 

            Bu evrenin aslı nurdur. Allah’ın Esma-ı Hüsna’sında, Allah’ın “Nur” ismi var: “Ya Nur”. Allah buyuruyor: Kur’an da Nur, Ruh da Nur. Melekler de Nur. Allah’ın Kelimesi de Nur. Kelam-ı İlâhi, Kelam-ı Kadim. Yalnız Kur’an değil; Dört kitap da Nur. Onlar da Allah’ın Kelimesi, Allah’ın Kelamı. Biz ayırmıyoruz. Bazı ufak tefek oynanmış. O ayrı konu. Dört kitap da Nurdur. Allah’ın Kelimesidir. Ayırt edilmez.

            Kur’an’a neden büyük diyoruz? Çünkü Tevrat, Zebur, İncil, Kur’an-ı Kerim’de mevcut olduğu için Kur’an bunların hepsini câmidir diyoruz. Dört Kitabı câmidir – içermektedir. Hepsi Kur’an’dır. O kitap, bu kitap, Allah’ın Kelimesinin-Kelamının büyüğü-küçüğü olmaz hepsi birdir. Bunu anlamıyorlar. Milliyetçilik ediyorlar. Bunu da izah etmiyorlar. Tevrat da Allah’ın kelamıdır. Zebur da Allah’ın kelamıdır. Diğer gelen Suhuflar da Allah’ın Kelamıdır. Kelam, Kelamdır. Kelamı-ı Kadim’dir. Kur’an hepsini câmi olduğu için, Peygamber a.s.v da bütün peygamberleri câmi olduğu için; Onun Ruhu yüce yaratıldı ya… Özümleyemiyoruz.

            Ayrıca bu yaratma kelimesini de Osmanlı uleması icat etti. Arapça “Halake”, “Yapmak” demektir. Yapıcı. Kâinatın yapıcısı. Yani teşbih olmasın  Kâinatın ustası. Kâinatı yapan. Halake, yapmak demektir. Arapça lugata bakabilirler. Arap öyle anlar. Yani Halake, yapmak demektir. Bu sözcüğü yaratıcı edip başka bir anlam yüklemeye çalıştılar. Yani insan bir şey yaratamaz. Neden yaratamasın? Yaratmak zaten yapmak demektir.

            Allah Hz. Mesih hakkında buyuruyor ki; “O çamurdan bir kuş yaptı benim iznimle”, halketti; orada halake kelimesini kullanıyor. İnşa etti de diyebilirdi, Sanaa kelimesini de kullanabilirdi. Sanaa sanat, yani yaptı. Hayır halake buyuruyor. Halk kelimesini kullanıyor. “Bir kuş halk etti” buyuruyor. “Benim iznimle”. Sonra ona üfürdü benim iznimle ve benim iznimle o kuş uçtu. (Âl-i İmran–49, Maide–110) Bu durumda Hz. İsa, (Hâşa) Allah mı oluyor? Yaratıcı dendi mi, Allah’tan başka yaratıcı yoktur. Bu durumda Hz. İsa’nın yaratıcı olduğunu Allah-ü Taala buyuruyor. Siz halake’yi, yarattı anlamına alırsanız; halake yaptı, bir kuş yaptı buyuruyor. “İznimle bir kuş yaptı. Bir kuş yapmak Halıklık mı, Allah’lık mıdır? Herkes bir kuş yapar. Benim iznimle, ben izin verdim bir kuş yaptı. Üfürdü kuş oluştu. Kadirdir Allah, bizi de topraktan yaratmadı mı? Sonra insan olduk.

            Lâ feta illa Ali, Lâ seyfe illa zülfikar,

            Sellu ala Muhammed, Sellu ala Ali.

            Aman Ya Muhammed, Meded ya Ali.

            Herhalde Tasavvuftan anlayanlar yahu bu arkadaş bir şeyler söylüyor der. Genelde duyduklarımı söylüyorum. Efendim ben şeyh değilim, şeyhlik etmiyorum. Geleneksel medrese öğretisinin dışında Tasavvufla uğraştım. Tasavvuf edebiyatıyla uğraşıyorum. Mâneviyata girmedim mi? Girdim. Girdim inkâr etmeyeyim.  Yani Tasavvufta geleneksel tekke tarzında değil de kültür bazında götürüyorum. “İnsan” ağırlıklıyım çünkü çağımız insan çağıdır. Geleneksel olanı devam ediyor. Ama Tasavvuf; başta da anlattım ya kendim Tasavvufçuyum. Ondan dolayı Tasavvuf ağırlıklıdır.

            Tasavvuf irfan ilmidir. Yani  irfani Tasavvuf ağırlıklı bir yol seçtim. Yazıyorum, çiziyorum, bir şeyler söylüyorum. Efendim, bu konuşmalarım; faydalı, hayırlı tarafı dinleyicilerimizin olsun; bir yanlışım da olduysa onun günahı banadır. Hatası, günahı bana aittir. En iyisini Allah bilir.

Devamı  Tasavvuf Sohbetleri (2)dedir.

           

 Not: Bu konuşmalar Sayın Kazım YARDIMCI Beyefendiye, Abidin Çalış adlı kardeşimizin “Seyri süluk nedir? Seyr-i süluk nasıl yapılır? Sorusu üzerine yapılmıştır.  

Bu yazıyı sesli olarak sitemizdeki Sesli Tasavvuf Sohbetleri linkinden dinleyebilrsiniz.

 

ADIYAMAN-TÜRKİYE-

ARALIK 2005      

← Önceki Veri

Sonraki Veri →