EK:7

YAKILAN KİTAP'TAN (95)

Aşağıda okuyacağınız bölümün yazarı, Ortadoğulu de­ğil. "Muhammedi" de değil. Batı dünyasından. Saygıdeğer Lord John DAVENPORT'a ait.

Kitabın arka kapağında şunlar yazılı:

"Voltaire'in ve Martin Luther'in devam ettirdiği Müslü­manlık düşmanlığını ilk defa LORD JOHN DAVENPORT yıkmış; Müslümanlık ve Peygamberleri üzerine iyi düşünce­lerle dolu bir eser ortaya koymuştur.

Bu eser, Hıristiyan Âleminde büyük akisler yaratmış ve Hıristiyan Din Adamlarınca nüshaları toplatılıp yaktırılmıştır".

(95) HAZRETÎ MUHAMMED VE KUR'AN-I KERÎM,

Lord John Davenport, Çeviren M.S.S.P. Arar Yayınları: l, S.89-108 Ankara Üniversitesi Basımevi-1967-Ankara.

 

BÜHTANLARIN REDDÎ   (YALANLARA         KARŞILIK VERiLMESi)

Hazreti Muhammed'e karşı olan yalanlamalar (- Büh­tanlar), dört temele indirilip toplanabilir:

1- Hazreti Muhammed kendi eseri olan bir dini, Allah'ın Vahyi iddiası ile yaymıştır.

2- Muhammed, dinini kılıçla yaymıştır.

3- Muhammed, Kur’an’da maddi (materyalist) ve hazlar dolu bir cennet göstermiştir.

4- Muhammed, çok kadınla evlenmeye izin vermiştir.

İşte biz elimizden geldiği kadar bu bühtanlara karşılık yermeye çalışacağız.

Müslümanlık Bir Allah Dinidir

Hazreti Muhammed'in her türlü hırstan arınmış olduğu­nu hayatının bütün şartları ispat etmektedir. Bu gerçek hele şununla ispatlanmıştır ki, Hazreti Muhammed dininin kökleştiğini gördüğü ve sınırsız bir kuvvet aldığı halde, kendini bü­yültmek için bundan faydalanmamış, asıl sadeliğini zerre ka­dar feda etmemiştir. Nefsinin şehvetlerini doyurmak bahsine gelince, Hazreti Muhammed'in zamanında sınırsız ve sonsuz çok kadınla evlenme geleneği yaygındı. Böylece nefsinin şeh­vetini doyurmak isterse çok kadınla evlenme sınırlanmaz, ama onun sınırsızlığından faydalanılırdı.

      Hazreti Muhammed'in hayatından söz ederken bu nokta üzerine söylediklerimize şunu da katalım: Peygamber hiç bir vakit insanüstü olduğunu iddia etmemiş, "Ben de sizin gibi bir insanım" demiştir. Hem Peygamber hem padişah olan Hazreti Davut ise, "Allah'ın İlhamına göre hareketini uyduran" ve "Diyana tapınağının üzerindeki karlar kadar temiz" insandı. Tev­rat'ın bildirisine göre: Sol'un ikinci kızı Mikâil, Davud'un birinci karısı idi. Davud'un gözden düştüğü sıralarda bu  karısı kendinden alınmış idi. Bundan sonra Hazreti Dâvud bir çok kadınlarla evlenmiş, ama ilk karısını istemekte di­renmiştir. Fakat Mikâl'in bu arada varmış olduğu başka bir adamdan, kendisine geri verilmeden, zorla alınmış; Mikâl'i çok seven bu adam, bir çocuk gibi ağlayarak karısının arkasın­dan gelmişti (96)

Hıristiyan yazarlar Hazreti Muhammed'e saldırırken sır­çadan bir köşk içinde oturduklarını unutmasalar daha iyi ol­maz mı?

Hazreti Muhammed kudret kazanmak hususunda ancak Hazreti Musa'nın hareketini kovalamıştır. Hazreti Musa, bir başkan, bir kılavuz, bir kanun koyucu sıfatını almasa Beni İs­rail'i Mısır'dan çıkaramazdı. Bu yüzden bir kimse Hazreti Musa'yı bu hareketi kovaladığından dolayı hırs ile suçlamayı şünmemiştir. Çünkü Hazreti Musa, o kudretten yoksun olsa, Yahova'nın kendisine verdiği peygamberliği yapamazdı. Ara­bistan'da da durum buna benzer idi. Arabistan birbirleriyle sa­vaşmakta olan çeşitli kabilelerle kaplanmış idi. Bunları birleş­tirmek ve bir "topluluk" haline getirmek için Hazreti Muhammed'in bunların başkanlığını üzerine alması, Müslümanlığı bunlara birer birer bildirmesi gerek idi. Bu hareket, şahıs hırsı gibi bir suçtan tamamıyla serbesttir.

      Hazreti Muhammed'e ve onun inancalarına bol bol yük­lenen sahtelik suçuna gelince İslam peygamberinin, Hazreti İsa gibi, "Allah Birliği" inancasını öğretmesi, bu suçlamanın haksızlığına en kuvvetli tanıktır. Bununla beraber sahtelik, onun peygamberlik iddiasına karşı ileri sürülüyorsa buna da imkân yoktur. Putperestliği yok ederek Allah’ın Birliğini öğ­retmek, Allah'ın peygamberliği ite yapılabilecek bir iş ol­duğunu herkes doğrular. Hazreti Muhammed ise, Arabis­tan'da Allah Birliği inancasını o kadar sağlam bir surette kurmuş ve oradan putperestliği o kadar etkili bir şekilde kaldırmıştır ki, bîr daha put perestlik herhangi şekilde orada ortaya çıkmamıştır. Halbuki Hıristiyan kavimleri ara­sında putperestlik yeniden ortaya çıkınca Ötekilerine üstün olan Hıristiyanlar, putları almayan Hıristiyanları dinsiz

(96) Samoili’s sani üçüncü ashah.

 sayacak kadar ileri gitmişlerdi (97)

Hazreti Muhammed'in öğretileri, insanların birbirlerine karşı kovalayacakları hareketi düzenleyen ahlâk ödevlerini öğretir. Kur'anı Kerim, bu ödevleri şaşılacak bir belagat ve di­renme ile bildirir. Bunu İslâmlığın en korkunç düşmanları bile biliyor ve söylüyorlar.

Bazı Hıristiyan yazarlarının alay ile andıkları bir soru, İsrâ olayıdır. Bu yazarlar İblisin, Hazreti İsa'yı ıssız çöllerde dolaştırdığına inanıyorlar da buna niçin inanmıyorlar?..

Meta İncilinin dördüncü ashahında bildirildiğine göre, "İblis Yesu'u alarak çok yüksek bir dağa çıkarmış, dünyanın bütün memleketlerini ve şereflerini göstermiştir". İsrâ olayının mecazi olduğunu söylersek onun anlatılması imkansız bir nok­tası bulunmadığı anlaşılır. Meselâ Burak, Berk (şimşek)ten daha hızlı hareket eden düşüncedir, İslâm’ın Peygamberi ile Hazreti Cebrail'in yükseldiği "nur merdiveni", bütün gökyüzlerini geçerek Allah'ın arşına yükselen "düşünü"dür. Ötüşü en Yüce Zatı hoşnut eden kuşun sesi, inanmışların ibadetidir.

Bütün Hıristiyan Teolojicileri uğraştıkları sorulan çöz­mek için mecaz ve istiare'ye güveniyorken Müslümanları niçin bu haktan yoksun etmek istiyorlar? Hıristiyan Teolojicileri gerçek Allah adına iş gören bir peygamberin Ahab'ı aldatmak için yalancı bir ruh ile konuşup danışması gibi ahmaklara ya­raşan bir şeyi uyduruyorlar. Tevrat'ın Müluk-ı evvel adlı sifrinin yirmi ikinci ashahına göre "Rab dedi ki Ahab'ın Ramot Cel’a’da gidip oraya atılmasını kim sağlar? Biri şöyle, öteki böyle cevap verdi. Bunun üzerine bir ruh geldi. Rabbin önün­de durdu. "Ben onu aldatırım," dedi, "Rab, nasıl?" dedi. O da, Çıkarım, bütün peygamberlerin ağzında yalancı bir ruh olu­rum" dedi. "Rab, aldatabilirsin ve kudretli olursun" dedi. "Git yap"!.

(97) Bizans İmparatoriçesi İrin, oğlu Konstantin'in gözlerini çıkarttık­tan sonra tahta çıkmış, 787 de İznik konferansını toplattırarak putlara ve heykellere ibadeti (tapmağı) yeniden uyandırmıştır.

Süleyman'ın bütün nağmeleri, Hazreti İsa'nın kilisesine olan sevgisini söyleyen biz mecaz sayılmıyor mu? İncillerde aynı şey uygulanıyor, çünkü Hazreti İsa kendisinden söz eder­ken, üzüm yol ve kapı kelimelerini kullanıyor, ekmek ve şara­bın kendi bedeni ve kendi kanı olduğunu söylüyor. Bunun me­cazlı bir surette alınmaması yüzünden Hıristiyanlar arasın­da İsa’nın ekmek ve şarabı bedenîne ve kanına çevirmek gibi putperestliğe yaraşan bir törenin ortada yayılmasına sebep olmuştur. Bununla beraber Müslümanlıkta bu gibi şeylere bir papasın söylediği sözlerle şarab ve ekmeğin kana ve ete çevrilmesi gibi bilgisizce, ahmakça hiç bir şey yoktur.

 

Hazreti Muhammed'in yeni bir din getirmediğini, Al­lah'ın İbrahim ve İsmail'e vahy ettiği dini yeniden diriltmeye geldiğini söylediği halde gerçekte yeni ve uydurma bir din öğ­rettiği de söylenmektedir. Fakat eğer bu din eskilerden, ibadet (=tapuma) amaçları ve öğrettiği ahlâk ödevleri ile ayrılıyorsa, o halde Musa'nın, İsa'nın ve Muhammed'in dinleri de yeni bir din değildi. Hazreti Musa'nın dini. Âdem, Nuh, İbrahim, Ishak, Yakub ve İsmail'in dinini diriltiyor, Allah'ın birliğini bil­diriyor. Allah'a sevgiyi ve itaati söylüyor, Allah'ın iradesi ve insan toplumunun yüklediği ahlâk ödevlerinin yapılmasını öğ­retiyordu. Hazreti İsa her şeyin üstünde Allah'ı sevmemizi, kendimizi sevdiğimiz kadar komşularımıza da sevgi gösterme­mizi öğretiyordu ki bu bütün peygamberlerin bildirdiği hü­kümlerin aynıdır. Bu yüzden İsa'nın inancası da yeni bir şey değil, Hazreti Musa tarafından bildirilen inancanın ay­nı idi: Şu ayrılık ile birbirimize karşı yapacağımız ahlâk ödev­leri eskisinden daha kuvvetli bir surette emr olunmuştu. "Ken­dine nasıl iş yapılmasını istiyorsan başkalarına da öylece yap" Allah kuralı insanların en bilgisizi ne kadar herkesin uyacağı ahlâk temellerini bildiriyordu.

      Hazreti İsa ortaya çıktığı zaman Yahudiler korkunç bir ahlâk bozukluğuna uğramıştı. Bencillik, çoktan beri caniyane bir varlık almıştı. Rahipler sınıfı ile halk içinde yaygın olan ahlâk, cimrilik, gasb u-garet, zulüm ve baskı idi. Din adı­na yalnızca birtakım seremoni ve törenlere uymak, sadece doğruluk sayıldığından kısa bir zamanda bunlar gerçek anlamlarını kaybetmişlerdi. Hazreti İsa'nın peygamberliği bu kötülüklerin önüne geçmeyi amaç edinmişti. Bu da Hazreti İsa'nın esas bakımından Yahudiliği, yani Musa dinini, diriltme­yi amaç ettiğini gösterir. Hazreti Muhammed'in görevi, yalnız ahlâk inancalarım öğretmek değil, bundan başka Allah'a iba­deti (kulluk etmek, tapınmak) kurmaktı. Çünkü içinden çıktı­ğı halk, din inancaları ve ahlâk ödevleri bakımından doğru yoldan sapmıştı. Böylece Hazreti Muhammed, Hazreti İbrahim’in dinini diriltmiş. İbrahim dinini dirilmeyi amaç et­tiğini söylediği zaman ancak gerçeği söylemişti.

Memleketinde büyük ve sürekli yenilikler meydana geti­rerek Allah'ın birliğini kurmak, bozuk ve korkunç putperestli­ği yok etmek, çocukları diri diri gömmek geleneğini kaldır­mak, içki ve kumar gibi ahlâk bozukluklarının kaynağı olan kötülükleri yasaklamak, sınırsız ve ölçüsüz surette bir çok kadınla evlenmeyi en küçük dereceye indirmek gibi işleri yapan büyük bir yenilikçinin sahteci ve dalkavuk sayılmasına imkân var mıdır? Bu Allah peygamberliğinin yapma olduğu­na inanılabilir mi? Asla! Hazreti Muhammed ancak ger­çekten samimi bîr bilinç ile bu kadar dayanıklı ve girişken hareket edebilir ve zerre kadar sarsılmadan, Hadiceye sır­larını açıkladığı günden Aişe'nin kollarında öldüğü güne kadar çalışabilirdi.

İnsanların vicdanlarında ve hareketlerinde büyük bir devrim yapabilen bir insan, gerçekten yaradanına karşı bütün bir inan ile duygulanmış samimi ve doğru bir insandır. Bu in­san kendisi doğrudan doğruya Ulu Allah'ın kudret eli altında bulunduğu gibi Allah'ın peygamberliğini de taşır.

Hazreti Muhammed, peygamberliğine en kesin olarak kanmış idi. Bu kanısı temelsiz değildi. Her türlü alaylar ve aşağı görmeler ile karşılanan İslâm peygamberi yolundan kıl kadar  ayrılmadı. Korkutmalar, işkenceler onu Allah Birliği inancasını her yana-yaymaktan, zamanında yaygın olan ahlâktan çok yüksek bir ahlâkı öğretmekten alıkoymamıştır. Hazreti Muhammed, padişahlık arkasından koşmadı, din başkanı olmaya uğraşmadı, tolerans istedi, insanları inandı­rarak hak yoluna çağırmak için hürriyet istedi. İnsanların adalete uymalarına çalıştı, merhameti sevdirmeye uğraştı.

Allah önünde kendimizi küçük görmeyi öğretti. Bütün bunla­rın sağlayıcısı olarak insanların haşir ve neşir (= toplanıp ya­yılma) olunacağım ve kıyamet gününde muhakeme olunacak­larını söyledi. Muhammed, "hak geldi, yanlışlar söndü" ayetlerim okuyarak Kabe'nin 360 putunu darma dağın etti. Bu görevini de tamamladıktan sonra başkaları gibi Mekkede tahtını kurmadı. Putperestlikten kurtardığı Kaabe'nin yanın­da bir saray yaptırmadı. Babalarının ve dedelerinin şehrini, ulusunun merkezini, dininin en öz yerini bırakarak dertleri ve sıkıntıları zamanında kendisine dost olanlar arasındaki sade evine geri döndü.

    -II-

Müslümanlık Kılıçla Yayılmamıştır

Müslümanlığın kılıçla yayıldığı suçunun bir dereceye kadar doğru olduğunu kabul ederek putperestlerden bir kaçının Allah'ın birliğini tanımamak uğrunda öldürüldüklerini ileri sürelim. Fakat buna karşılık olarak deriz ki: Cenabı Hak ta­rafından emr olunan bir şey, hiç bir vakit zulüm sayılamaz. Hıristiyanlar Cenab-ı Hakkın putperest Kenanlıların, putperest olduklarından dolayı Ben-i İsrail tarafından yok edilmesini em­rettiğine, hatta Yahova'nın bu emri yerine getirmek için bir mucize işlediğine, Yuşa'ın bütün düşmanları yok etmesini sağ­lamak için güneş ile ayı yerli yerinde durdurduğuna inanılır. Madem ki hiristiyanlar bu inanı besliyorlar, Muhammed’in aynı araçları kullanmasına karşı koymamalıdır. Yoksa Muhammed'in zamanındaki putperestlik, Musa'nın zamanında yok edilen putperestlikten daha çok Allah katında saygılı ol­duğunu iddia etmek gibi birbirini tutmazlığa düşerler.

Hazreti Muhammed'in savaşlara giriştiği gerçektir. Fakat onun savaşları Musa'nın savaşları gibi yok etme sa­vaşları değildi. Hazreti Muhammed'in övülmeye değer amacı Arabistanı birleştirmek, bir devlet meydana getir­mek, onlara her şeyin yaradanı olan bir Allah’a ibadeti öğ­retmek idi.

        Hazreti Muhammed Müslümanlığa girenleri cömertçe yanına almış, onlara kucaklarını açmış, ama saldıranları bastır­mış ise de günahsız kadınların, kızların ve çocukların kanını korumuş idi.

 Özetle Hazreti Muhammed Müslümanlığa gi­renlere en aşağı bir saldırıda bulunulmamasını emretmiş­ti. Musa ise bunların tersine hiç bir merhamet gösterilmeksizin çevrelerindeki kavimleri sindirmiş idi, Hazreti Muhammed tarafından böyle bir şey yapılmamış, yalnız Hıristiyanlar, hele İspanyollar Peru ve Meksika'nın zabtı sırasında bu hareketi kolalamışlardı.(98)

Kur'anı Kerimin hiç bir yerinde, bütün insanlığın kabul ettiği adalet ve merhamet ideallerine aykırı bir tek emir görülmez. Halbuki bugün ellerde gezen Kitab-ı Mukaddes'de şu emirler vardır:

"Musa, dedi. Rab emrediyor, her adamın yanı başına kılıcı koyunuz. Sonra otağın içine giriniz, çıkınız, her adamı ve kardeşini, her adamı ve arkadaşını, her adamı ve komşusu­nu öldürünüz (99)".

"Yeşu İsrail’in Rabbi tarafından verilen emre göre bütün memleketi kırdı geçirdi, bütün padişahları öldürdü, geride bir şey bırakmadı. Her canlıyı yok etti (100)".

"Samiol Şaule dedi ki git, Amalıka'yı vur, neleri varsa yok et, hiç birini koruma, Erkek, kadın, çocuk, emzikli yav­ru, inek, keçi, deve, eşek hepsini kes (101)".

Rabbinin sana miras verdiği bütün beldelerin ahalisinden nefes alan hiç birini koruma Hitit'leri Amuri'leri, Kenanlı'ları, Huy'ları,Yebusi'leri Rabbinin emrine göre yok et. (102)".

(98) İspanyollar 12 milyon Hintliyi yok ederken hareketlerinin Kitab-ı Mukaddes'in onayına uygun olduğunu sanıyorlar. Beni İsrail'in Kenan'a yaptıklarını örnek alıyorlardı. Las Casas diyor ki: Sen Dominik ve Jamaika adalarında on üç havarinin şerefine on üçer Hintliyi birden idam eden darağaçları kurulduğunu kendim gördüm." Daha sonra ay­ın yazar diyor ki: "köpeklerce parçalanmak üzere diri diri çocukların atıldığını da gördüm".

(99) Kitabu'l Huruç

(100) Yeşu 10, 42.

(101) Samoil-i Evvel 15,3,

(102) Kitab-i Tesniye

169

Sonra Hazreti İsa tarafından Cebel'de verilen ve yalnız­ca merhamet bildiren va'zının neresinde sonradan onun adına işlenilen işkenceyi sağlayan, ya da onların yapılmasını destekliyen bir şey vardır? Bütün bu işkenceler kime yüklenilebilir? Bu sorunun cevabı kolaydır. Bunlar yanlış yere büyük adını taşıyan Kostantin'indir.

Hazreti İsa'nın ölümünden sonra onun inancaları birbiri arkasından iki ayrı şekilde açıklanmış ve bunlara Hıristiyanlık adı verilmişti. Bunların birincisi Paul, Hanna gibi havarilerin üzerindeki yetki ile ileri sürülmüş, ikincisi Konstantin tara­fından yapılmıştır.

Sırf siyasi nedenlerle Hıristiyanlığı kabul eden, fakat işlediği zulümlerden dolayı kendisine haklı olarak ikinci Neron adı verilen Konstantin 324 de toplanan İznik konfe­ransına başkanlık etmiş, ilk defa bu konferansta İsa’nın Allahlığı kabul edilmişti.

Ardı arası kesilmeyen, kanlı fakat faydasız din düğüşlerinde binlerce Hıristiyanın en korkunç işkence ile kanı dökül­müş, birbirini kardeş ve dost sayacak insanların bu halini gö­ren Yuvafter piskoposu ve kilise babalarının eskilerinden biri olan Saint Hiller dördüncü milâd yüzyılında bu durumu şu sözlerle kötülemişti:

"Bu ne acınacak bir hal ve ne korkulu durumdur ki in­sanların düşünceleri sayısınca mezhepler, istekleri sayısınca inancaları, hata ve kusurları sayısınca yoldan çıkışları var. Bu­nun sebebi bizim mezheplerimizi keyfe göre meydana getir­memiz ve yine keyfe göre anlatmamızdır. Her yıl, hayır her ay, yeni mezhepler meydana getirerek göze görünmeyen sırla­rı açıklamaya uğraşıyoruz. Yaptığımıza pişman oluyoruz. Piş­man olanları savunuyoruz. Savunduklarımızı lanetliyoruz. Ya da başkalarının inancalarını kötülemekle kendi inancalarımızı kötülemiş oluyoruz; ya da kendi inancalarımızı kötülemekle başkalarının inancalarını çürütüyoruz. Birbirimizi darma da­ğın ettiğimizden birbirimizin harap olmasına sebep oluyoruz.(103)

(103) Gibbon'un "Roma'nın izmihlal ve sukutu" adlı eserinden.

İznik meclisinde Konstantin (104), papazlara en çok kötü­lükler dolu sonuçlar doğuran nüfuz ve kudreti bağışlamıştı. Bu olayın sebep olduğu kötülüklerin özeti aşağıdadır: Saldırma­yan Müslümanlara ve Türklere karşı dokuz Haçlı savaşı­nın sonuçları, yakıp yıkmalar ile katliam'lar, bu yüzden 200 yıl içinde milyonlarca insan yok olmuştu, ana-papistler katliam edilmiş, Luhter mezhebini güdenler ile papistler yok edilmiş, sekizinci Henri ile kızı Mari tarafından katliamlar emr edilmiş, saint Bartelmi (105) katliamı olmuş, birinci Fransuva ile dördüncü Henri'nin zamanları arasında ki kırk yıl içinde-birçok katliamlar olagelmiş, ingizisyonların katliamları(106), din dövüşmeleri sırasında olan Öldür­meler, yirmi yıl papalar papalarla, piskoposlar piskoposlarla dövüşmüşler. İnsan zehirlemek, gizlice adam öldürmek gibi suçlar yayılmış, her biri Neron'lar ve Kalıgula'ları geride bı­rakan on ikiden çok davacı papalar her türlü (107),

(104) Konstantin,karısını kaynar su içinde boğmuş, kendi oğlu Krispus'u idam etmiş, kız kardeşleri Konstania İle Anastasia'nm kocaları­nı öldürmüş, kayın atası Maksimilian Herkül'ü öldürmüş, kızkardeşi Konstantia'nin on iki yaşındaki oğlu ile daha başkalarını da öldür­ştür. Bunların arasında Supatur adında putperest bir rahip vardı ki Konstantin'i kayın atası öldürmek günahından kurtarmadığı için öldürülmüştü. İlk Hıristiyan imparator bu varlıkta hiç adamdı!....

(105) Yalnız Paris'te 500 önemli yer sahibi insan 10.000 kişi yok olduk­tan başka vilayetlerde de binlerce insan Öldürülmüştü. Papa On üçün­cü Gregoire, bu geceyi yapanları affettikten başka bu olayın kutlanma­sın! istemiş, bu yüzden çok süslü törenler yapılmıştı. Kendisini Hazreti İsa’nın halifesi sayan bu adam o kadar utanmazlık göstermiştir ki bu olay dolayısıyla bir madalyanın basılmasını bile emretmiş, madalyanın bir tarafına kendi sureti, öteki tarafında da yakıp yıkan meleğin resmi oyulmuş, altında da "Hugenotların katli" kelimeleri vardı.

(106) Lorent'in hesabına göre 1481 ile 1808 arasında ingizisyonlarca yakılanların sayısı 34024'e ermiştir.

(107) 1627'de Papa Urban yayınladığı bir emir ile papadan izin alma­dan vergi kesen büyükleri, Türkler ile veya kiliseden ayrılanlar ile ant­laşma yapanları, Roma mahkemesinin hükümlerine karşı koyanları ta­mamıyla Lanetliyordu. Acaba Hazreti Muhammed, ya da onun dinine bağlı bir kimse hiç bir vakit kendisine bu kadar yetkiler vermiş midir?.

 

suçu, cinayeti, kötülüğü yapmışlar, yeni dünya ahalisinden on iki milyon insan yok edilmiştir.

ıkça söylemeliyiz, on dört yüzyıl süren bu kadar korkunç ve aralıksız din savaşları zinciri ancak Hıristiyan kavimler arasında görülmüştür. Putperest kelimesi ile aşa­ğılık görülen uluslardan hiç biri birtakım yapma şey uğrunda bir damla kan dökmemiştir.

Jouriot der ki: "Gerçeği serbestçe söylemeliyiz. Frank Kralları, Frigon'lar ile Sakson'ların memleketinde Hıristiyanlığı zor ile kurmuşlardır. Kuzeyde de aynı hareket güdülmüştür. Papaları kötülemeye cesaret eden Valans'lar ile Albicens'ler arasında ve yeni dünyada aynı şekilde hareket olunmuştur. Bundan da anlaşıyor ki Hazreti Muhammed'in dinini kuv­vetle yaymasını eleştirmeğe değer görmemize yer yoktur. Çünkü kuvvet kullanılması kötü bir şey ise bizim de bundan faydalanmamamız gerekti. Halbuki biz dördüncü milâd yüzyı­lından şimdiki yüzyıla kadar ondan faydalandık. Bununla be­raber hareketimizin ancak övülmeye değer olduğunu söylüyo­ruz. Madem ki böyledir. Bu hareketin, bu araçların kanunlara uygun olduğu da açıkça söylenmelidir. Yoksa birinci yüzyılda cinayet sayılan bir şeyin, dördüncü yüzyılda kanuna uygun ta­nınması ya da dördüncü yüzyılda kanuna uygun olan bir şeyin birinci yüzyılda kanuna uygun görülmemesi de aynı ahmaklıktır. Dördüncü yüzyılda Cenabı Hak yeni dini kanunlar gönderseydi bunu iddiaya imkan bulunur idi. Hıristiyanlar ancak va'z ile memur oldukları halde, kendi dinlerine bağlı olmayanları ateş ve kılıçla yok etmişlerdir".

Ünlü tarihçi Gibbon, müslümanların Tolerans sahibi oluşları ile Hıristiyanların taassub ve işkencelerini şöylece gösteriyor: "Müslümanların yaptığı savaşlar, Hazreti Muham­med'in onaylaması ile oluyordu. Bununla beraber Hazreti Muhammed'den sonra gelenler, onun hayat ve siretinden aldıkları derslerden, inanmışların direnmesini kendiliğinden kıracak to­leransı seçmişlerdir. Hazreti İbrahim, Hazreti Musa ve Hazreti İsa'nın adamları ise Hazreti Muhammed'in dinini kabule çağı­rılmışlar, ölçülü bir cizyenin ödenmesini kabul ettikleri halde kendi dinleri üzere kalmak hürriyetini kazanmışlardı.

 

Hazreti Muhammed’in toleransı üzerine verilen bu bildi­riyi sağlamak üzere Mith piskoposu tarafından "Doğu ile öteki memleketlerin sıfatları" adlı eserden, İslâm'ın peygamberinin Sina rahipleri ile ve genellikle Hıristiyanlara verdiği beratı alı­yoruz. Yazarın dine düşkünlüğü, doğruluğu ve bilgililiği bel­genin sağlamlığına tanıktır. Belge aşağıdadır:

Hazreti Muhammed Tarafından Sina Rahipleri ile Bütün Hıristiyanlara Verilen Berat

Hazreti Muhammed tarafından verilen berat'ın maddeleri şunlardır:

1- Her kim bu antlaşma hükümlerine karşı gelirse Allah’ın andına karşı gelmiş olur ve kim olursa olsun lânete hak ka­zanır.

2- Rahiplerden her hangisi gezerek bir dağ, tepe. köy, deniz veya çölde, veya bir manastır, kilise veya tapınakta yer­leşirse korunacak, kendisine her türlü kolaylıklar gösterile­cek, malı ve canı saklanılacaktır.

3- Bunlardan bir gûna vergi veya cizye alınmayacak, böyle bir şey vermesine zorlanılmayacaklardır.

4- Bunların hâkimleri, valileri değiştirilmeyecek, bu me­murlar memurluklarından azil edilmeyeceklerdir.

5- Gezi sırasında bunlar bir gûna saldırıya uğramayacaklardır.

6- Bunlar kendilerine ait kiliselerden çıkarılmayacak­lardır.

7- Bunların hâkimleri, valileri, zahidleri, müridleri, hiz­metçileri, herhangi vergiye bağlanmayacaklardır.

8- Bu antlaşmaya saldıranların Allah'ın emrine saldırmış olurlar.

9- Dağ başlarında tek başlarına bir hayat geçirenler ver­gi ve aşara bağlı değildirler.

10- Ürünlerin bereketli zamanlarında halk bunlara bir pay vermelidir.

11- Savaş zamanlarında bunlar oturdukları yerlerden çıkarılmayacaklar, savaşa katılmaya zorlanmayacaklar ve kendi­lerinden bir şey istenmeyecektir.

(Bu maddeler Rahiplere dokunan her şeyi içine aldığı gibi aşa­ğıdaki maddelerde bütün Hıristiyanlara özgü işlemleri anlat­maktadır).

12- Oturmaklı yerleşmiş olan Hıristiyanlar, ticaret ve zenginlik sahipleri vergi verirler.

13- Hıristiyanlardan başka bir şey alınmaz.

14- Eğer bir Hıristiyan kadın bir Müslüman’la evlenecek olursa kocası onun kiliseye gidip inancasına göre ibadet (= ta­pınmak) yapmasına engel olmayacaktır.

15- Hıristiyanlar kiliselerini onarmaktan alıkonmayacaklardır.