Başka bir Kelâmcı veya Felsefeci geliyor; aynı O da Aristo’nun Mantığı’na göre; (çünkü onlarda Aristo Mantığı esas; olmazsa olmaz) aynı Kelâm ve Felsefe’nin kuralıyla çıkıyor; O da üçüncü bir yargıya varıyor. O da Onunkini çürütüyor. Öbürü geliyor öbürünü… Bu çelişki (birbirine tenakuz, birbirini itme, fikrini çürütme, ıskata kalkışmak) kuralı değişmiyor…

Bu durumda, Felsefe’nin ve Kelâm’ın kuralı olan akılcılık’la (nazari, cüz’i akıl) Vahy’in esrarını nasıl açıklayacağız?.. Metafizik gerçekleri; Ruh nedir? Melek nedir? Allah nedir? Vücud nedir? Vacib’ül Vücud, Mümkün-ü Vücûd, Kadim, Hadis (yani muhdes, sonradan olma) nedir?.. Bu kavramları cüz’i akıl’la, Aristo’nun Mantığı’na göre; ispatlamaya kalkarsak, bunların ardı gelmez!.. O O’nu çürütüyor!.. Ve Felsefe devam ediyor. Bakın nasıl da birbirlerini çürütmeye devam ediyorlar!..

 

(12) Mantık, bütün İslâmi Medreselerde okutulmuştur.

 

Aristo’nun bu Mantık kuralı, yani cüz’den kül’lü, kül’den cüz’ü ispatlamak sağlam bir kural olsaydı; hepsinin vardığı yargı bir olurdu. Neden değişik yargılara varıyorlar?.. Kuralları bir; yargılar değişik, hükümler değişik. Onun ‘A’ dediğini, öbürü ‘B’ diye ispatlıyor. Öbürünün ‘B’ dediğini, bir diğeri ‘C’ diye ispatlıyor..

Kural bir, hükümler çeşitli. İşte ‘ihtilaf’, ‘İtikat’ta çokluk’ buradan çıkıyor.

Halbuki bir de Selef-i Salihin’in, Tasavvufçuların görüşü var. Selef (Tasavvufçular: Ârifler, Evliyalar, Sûfiler gibi), büyük zâtlardır. Bunlar diyor ki:

“Akl-ı  cüz,  Akl-ı  kül olan  Rûh-u Muhammediye (A.S.V.) ile veya bir Kudsi Ruh’la temasa geçmeden, O’nunla irtibata geçip, O’ndan gerçekleri öğrenmeden; ya bizzat Peygamberin Zâtından (Hayatta ise) veya (değilse) Rûhundan, ya da O’nun yetiştirdiği Hz.Ali, Hz. Ebubekir gibi büyük bir zâttan öğrenmedikçe (ya Rûhen veya vicahi – yüz yüze); Vahy’in, Mâneviyatla ilgili gerçeğini çözemez!...(13)

 

(13) Gazali Hazretleri’nin kanaatı da budur..

 

İman Hakikatlerini ancak “Külli Akıl” bilir.

Biz sadece inanmaya memuruz. Halk, Kur’an’ın Peygamber (A.S.) ‘ın bildirdiği hakikatlere inanmaya memurdur. Ârifler, bunu bilir. Bu yola girenler de Âriflerin sohbetiyle veya Ruh kudsileşince; Peygamber (A.S.)’a varmakla öğrenirler.

“Fenafi Resûl” konusu var: Bir insanın Ruhu, Resûlullah’ın Ruhunda fâni olursa; artık O’nun akıl ve Ruhu, Resûlullah’dan akıl, fikir, feyz almaya başlar. Mesela, bir kuyuyu kazarsın, kazarsın; ‘deniz seviyesini’ bulursun. Oradan gelen su, artık denizin suyudur!.. Diğer sulara benzemez.

Mu’tezile ve Ehl-i Sünnet İtikadı: Mu’tezile Kelâmcıdır. Akılcı, Mantık’cıdır. Kelâm âlimleri arasında Allah’ın ‘Zatı’ ile ‘Sıfatı’ hakkında münakaşa var.

Mu’tezile’nin ekserisi der ki: ‘Allah’ın Sıfatı yoktur; Allah, sıfattan münezzehtir’.

Bir kısım Kelâmcılar da çıkar, Allah’ın Sıfatı’nı ispatlar. ‘Allah’ın Sıfatı vardır der ve bunda aşırıya gider’.

Kelâmcılar, Zâtçılar ve Sıfatçılar diye ikiye ayrılırlar:

Zâtçılar, ‘Allah’ın Sıfat’ını inkâr ediyor’.

Sıfatçılar da Allah’a öyle sıfat isnad ediyorlar ki;

derken, derken ‘Sıfatını, Zâtın yerine koyuyorlar’, aşırı teşbihe gidiyorlar. Çünkü Sıfat’ta teşbih vardır ama; aşırısına gidildikçe artık, Allah’ı cisim, beşer- insan sûretinde temsil etmeye başlıyorlar. Bunlara ‘Müteşebbihe’ ve ‘Cisimcikler’ denilmektedir.

Zâtçılar da Allah’ın Sıfatını inkâr ediyorlar. Bu durumda, Allah’ın Kelâm Sıfatı’nı da inkâr ediyorlar. Diyorlar ki: “Allah’ın sözü mahluk’dur (Allah, sözünü yaratmıştır)”. Allah’ın Sıfatı’nı kabul etmediklerinden; Kelâm-ı İlâhi’nin de sıfat olduğunu kabul etmiyor; ‘Allah’ın Sıfatı yok’ diyorlar. Öyleyse Allah’ın Kelâm Sıfatı da yok diyorlar.

Sıfatçılar:

“Hayır! Allah’ın Sıfat’ı vardır. Allah’ın Kelâmı kadim’dir!”, dediler.

Münakaşa, tenakuz (çelişki) buradan başlıyor. Kelâm Meselesi de bilhassa buradan başlıyor.

Eş’ari ve Maturidi  meselesine gelince:

Eş’ariler, Allah’ın Zâtını da Sıfatını da ispatladı. Zâtçılar ve Sıfatçılar arası bir yol buldu; Mûtedil (ılımlı- oranlı) bir yol seçtiler. Biri, Allah’ın ‘Sıfatını’ var edip Zâtını sanki ortadan kaldırınca; bir diğeri de ‘Zâtını’ Sıfatından soyutlayıp Kelâmını da inkâr (Yani hiç kimse Allah’la asla temasa geçemez. Allah, ne görülür, ne işitilir, ne konuşulur… gibi. Bunlar sakat tabi.) edince; bu sefer Eş’ari, orta yolu seçmek istedi.

Eş’ari, Sıfat’a inanır: “Allah’ın Kelâmı kadimdir; Allah’ın ‘Mütekellim’ ismi var. Allah, Besir (görür), Semi (işitir) ve Mütekellim (konuşur)”, der. Ayrıca Sıfatlar hakkında dedi ki; “Allah’ın Sıfatı vardır. Fakat Allah’ın Sıfatı,  Allah’ın ne Zâtı’dır, ne de Zâtından gayrıdır”. Şimdi  bu münakaşalı!.. Fakat çoğunlukla Ehl-i Sünnet’in Medrese Âlimleri, bunu kabul etmiştir.

Maturidi, Sıfatı kabul eder. Ancak, “Sıfat da Zâtın aynıdır”, der.

Tasavvufçular da Allah’ın Sıfatı’nı kabul ederler. Fakat Onlar der ki:

“Allah’ın Sıfatı da bizzat Allah’ın Zâtı’dır”.

Yani her güzel isimle çağrılan Allah’dır! Allah ayrı, Sıfat ayrı diye ‘iki Kadim’ yoktur. Kadim bir tekdir. Vahid-ül Ahad olan Kadim, Zât-ı Mutlak’tır. Allah’ın Sıfatı da Allah’ın Kendi’dir. Çünkü Allah’ın Sıfatı Nur’dur; Allah da Nur’dur.

“ Allahu nûrussemavati ve’l ard - Göklerin ve yerin Nûr’u Allah’dır”.(Nûr- 35). (14)

Öyleyse Nûr, Vahid’dir (Nûr bir tanedir). İki nur olmaz. Nûr’un kaynağı; Nûr-ul Envar, Allah’dır. Burada Tasavvuf Ârifleri, Eş’ari’den de ayrılır.

 

(14) Bak. Sırr’ül Esrar, Seyyid Abdulkâdir Geylani Hazretleri.(Tercüme, Abdulkadir Akçiçek, İstanbul-1968)