İTİKAT’TA MEZHEP OLUR MU?

 İSLÂM’DA TASAVVUF, FELSEFE VE KELÂM

 NE ZAMAN ZUHUR ETMİŞTİR?

 

Önce “İTİKAT” üzerinde durmak istiyoruz. İtikat, İman’la ilgilidir. Bunun amelle, ameli İctihadlarla, Mezheplerle ilgisi yoktur. Mesela Ebu Hanife, Şafii hazretleri, v.b. diğer Müctehidler İtikat’la ilgilenmemişlerdir. Onlar, sadece Fıkıh ilmi ile yani Şeriat ilmi ile ilgilenmişlerdir.

İtikat, İmanla ilgilidir. İmanda da itikat, bir-iki-üç-beş diye olamaz; olmaması lâzım. Çünkü İtikat, “bir”dir. Yani İtikat’ta ihtilaf olmaz. İtikat’ta ihtilaf, dalâlettir.

İtikat, İslâm’ın aslıdır. Buna, “Usul-u Din” de denir. Âmentü ile ilgilidir. Âmentü umde (esas-ilke) leri ile ilgilidir. Metafizik gerçeklerle; Allah’ın varlığıyla, birliğiyle, Sıfatlarıyla, Ef’alıyla, Âsarıyla; Nübüvvetle, Velâyetle, Risâletle, Melekler, Ruh meseleleri, Kader meselesi, Semavi Kitaplar meselesi, Kelâm-ı İlâhi meseleleriyle ilgilidir. Onun için İtikat’ta Mezhep, “bir” dir.

İtikat, iman etmektir ki; Kur’an-ı Kerim ve Peygamber(A.S), iman hususunda ne söylenmişse; O’dur!

Bunun dışında, bir iman, bir İtikat tanımak, Kitap ve Sünnet’e muhalif olur. Âdem’den Peygamberimize (A.S) kadar olan cümle Enbiya’nın İtikadı aynıdır; değişmez!..

İman’da ikicilik olmaz. Çünkü İman’da bir şey ya ‘Hak’tır, ya ‘bâtıl’dır. İman meselelerinde hata da olmaz. Gerçek ne ise odur.

İmani hakikatler; Allah’ın Kur’an’ı Hakim’inde mevcuttur. Kur’an’da Mâneviyat da (Tasavvuf) mevcuttur. Bunu ancak Peygamber (A.S) tefsir eder. Peygamber (A.S)’dan sonra da; Ulema-i Rasihun - İlimde çok rasih (ileri, yetkin) olanlar; Başta Şah-ı Velâyet İmam-ı Aliyyel Mürteza, Ehl-i Beyt, Ashab’ın büyükleri ve büyük Evliyaallah… Ârifler bilir.

Peygamber (A.S.V) Efendimiz’den ve Ashab’dan sonra Fıkıh münakaşaları olduğu gibi; ayrıca Yunanistan’dan geçen bir Mantık meselesi var: Aristo’nun Mantığı ve Yunan felsefesi. Emevi ve Abbasi devrinde, bunlarla ilgili eserler Arapça’ya tefsir (tercüme) ediliyor. Bilindiği gibi o zaman, Felsefe ve Kelâm’ın da girdiği, çeşitli fikirlerin tartışıldığı muazzam okullar açılıyor.

Nedir bu Kelâm ilmi?... ‘Kelâm İlmi’ de aslında felsefedir. Çünkü onun da kuralı aynen Aristo mantığı’dır. Yani Mantık’a dayanarak, akılcı bir şekilde (rasyonal-nazari olarak) akılla İtikat kurulmuştur. ‘Allah’ın vahdaniyeti, Kadimliği, Sıfatları, Zâtı, eserleri, Fiili’ akılla ispatlanmaya kalkışılmıştır.

İslâm felsefecileri der ki; Gerçek, önce bilinmez; Gerçek, sonradan bilinir. Yani akıl gerçeği arar, bulur ve ispatlar;  hakikati bulur. Felsefe, doğrudan doğruya ‘meçhul’den başlar ve ‘gerçeği’ bulmaya çalışır. Hak (gerçek) önceden bilinmez. Akıl sonradan öğrenecek. Akıl arayacak ve Yunan   Felsefesi’nin etkisinde kalarak (Çok hoşlarına gitmiş o zaman. Sanki çok önemli bir şeymiş gibi); Aristo Mantığı’na göre; Hakikat’ı akılla ve Mantığın kurallarına göre bulacak.

İslâm Felsefecileri içerisinde Farabi, İbn-i Sina, İbn-i Rüşd, v.b. sayabiliriz. Bunların gayesi: Allah’ı, Allah’ın birliğini, Allah’ın Ezeliyetini ve Kâinatın sonradan olduğunu ispatlamak… Bu arada, Dehri’ler de (Materyalistler) çıkmış!.. Felsefe’nin durumu bu.

Kelâm’a gelince; Kelâmcıların, Felseficilerden ayrıldıkları nokta: Kelâmcılar diyor ki; Hak, önceden bilinir. Mesela, Peygamberler, Hak’kı (Gerçeği) önceden haber vermişlerdir. Ancak, ‘biz bu gerçekleri, Mantığa göre; gene o kurallar içerisinde rasyonel biçimde ispatlayacağız’. Ayrıldıkları nokta bu kadar.

Kelâmcılar da aynı Felsefeciler gibi konuya Mantıkla başlıyorlar. Allah’ın varlığını, Sıfatlarını. Ezeliyet (Kadimliği), Kâinat’ın (Âlemlerin) ‘muhdes (sonradan)’ olduğunu, Allah’ın Fiilini, Kader meselesini hep akılla ispatlamaya çalışıyorlar.

Ancak, bir özellikleri var: Nakli inkâr etmiyorlar; yani Vahyi inkâr etmiyorlar! Diyorlar ki; Vahiy var. Vahiy, Gerçeği bildirmiştir ancak; ‘bunu akılla da ispatlamak istiyoruz’. Konu bu kadar.. Yani Onlar da felsefecidir. Çünkü kuralları Felsefe ve Mantık’tır.

Bazıları, Kelâmcıların Nakli kabul ettiğini söyler. Kabul etmeleri; ‘Önceden Hak bildirilmiştir’, şeklindedir. Nakli kabul ettilerse; neden tekrar  akılla ispatlamağa kalktılar!?.. Kur’an-ı Kerim’de, zaten Allah’ın Zât’ı, Sıfatı, Ef’alı, Âsarı, Kader meseleleri, her bir iman hakikati, metafizik gerçekler; Ruh, Melek, Nübüvvet, Velâyet, hepsi yazılı. Kur’an-ı Hakim’de mevcut. Sünnet-i Nebi’de de bunun tefsiri (izahı) var. Şah-ı Velâyet, Ehl-i Beyt, Ebubekir Hazretlerinin de izahı var. Ashab’ın, Selef-i Salihinin de izahı var!..

Bütün bunlar varken; neden akılla ispatlanmaya kalkışılıyor?...

Âl-i Ashab’ın İtikadı ne ise; Peygamber (A.S)’ın İtikadı O’dur!

Bakınız burada önemli bir konu var: Kelâmcılar aslında Nakli kabul etmemiştir. ‘Önceden bildirilmiş ama; biz bunu Felsefe’yle de yani akılla da ispatlayacağız’, demişlerdir. Kuralları, Felsefe’nin kurallarıyla aynıdır. Değişik değildir!

Sanki Kelâmcılar, Felsefecilerden ayrıymış gibi gösterilmek isteniyor; hayır! Mademki akılla ve Aristo Mantığı’na göre; Mantık’la başlıyorlar, Onlar da Felsefecidir.

Şimdi Felsefe ve Kelâmla ilgili önemli bir konuyu vurgulayacağız: Bunlar türlü kollara ayrıldılar. Mu’tezile’yi misal olarak alırsak; bunların bir kısmı Feylezof (Felsefeci), bir kısmı Kelâmcı. Nitekim Hasan-ı Eş’ari, önce Mu’tezile’dir. Mu’tezile’den büyük Kelâm âlimi Ali Cubai’nin talebesi idi. Ama sonra bazı meselerde, O’ndan ayrıldı. Şimdi Ehl-i Sünnet diyor ki; Eş’ari, Ehl-i Sünnet Mezhebini (İtikadını) kurdu. Ne ile kurdu?.. Akılla kurdu! Yani Kur’an hakikatlerini akılla ispatlamaya kalkıştı; Aristo Mantığı’nın kurallarına göre.

Halbuki Selef-i Salihin’e; Ehl-i Tasavvuf’a göre bu yanlıştır. Akılla, Felsefeyle; Felsefe’nin kurallarıyla, metafizik gerçekleri açıklayamazsın. Yanlış sonuca varırsın!

Felsefeciler, Kelâmcılar arasında çelişki görüyoruz. Bu çelişki nereden doğuyor?. Akılcılık ve Mantığın kurallarıyla yola çıkışlarından!(12)

Diyorlar ki “Biz, akl-ı cüz’le (küçük akıl, pratik akıl) gerçekleri ispatlayabiliriz”. Bakıyoruz, Aristo Mantığı’na göre ‘birisi aynı kuralla yola çıkıyor, bir hükme (yargıya, karara) varıyor; bu böyledir! diyor”. Diğer  bir Kelâmcı, ‘aynı kurallarla çıkıyor; sonuçta başka hükme varıyor’. Kural aynı, hüküm birbirine zıt! O, O’nun bulduğu hükmü çürütüyor veya çürütmeye çalışıyor.