Mezheplere gelince;

Peygamber (A.S)’ın zamanında ve Âl-i Ashabının zamanında Mezhep diye bir şey yoktu. Bunu tarih de bildirir; bütün âlimler de bilir. Şia’nın da Ehl-i Sünnet’in de âlimleri bilir. Ashab’dan sonra Tabiin  zamanında aralarında Fıkıh münakaşaları olurdu ki; bunlara mezhep denilmez. Tabiin’den biraz sonra Abbasiler’den Cafer-i Mansur zamanında Mezhep fikri doğmuştur.

Bunlar bir yerden de izin almış değillerdir. Peygamber (A.S)’ dan, Ehl-i Beyt’ten,  Ashab’dan izin almadan kendi ilimlerine göre; Kur’an, Hadis ve Sünnet-i Nebi’nin tesbitine dayanarak; kendilerince İctihad’a başlamışlardır. Hiçbirinin izinli olduğuna dair kanıt yoktur. Bu kesindir. Ne Şia’da,  ne Sünni’de…

Rey ile İctihad vardır. Rey olmazsa Dinin dinamizmi yok olur. Rey ayrı şey, kıyasla İctihad ayrı şeydir. Bunu fıkıhçılar bilir. Sonra bu Rey, Kıyas telakki edilmiştir. Rey, Ashab’ın zamanında da vardır. Hulefa-i Raşid’in zamanında da vardır. Fıkıh ilmi bilen Ashab’ın büyükleri bazı meselelerde; Kitap ve Sünet’te bulamazlarsa; “Bu böyle olsun!” diye Rey’lerini  kullanırlardı.

Bu arada en ziyade, önemli bir şey var. Hz.Ebubekir Sıddık Efendimiz, Ömer Faruk, Osman Zinnureyn Efendilerimiz de Kitap ve Sünnet’in dışında bir karar verecekleri zaman, muhakkak ve muhakkak  Şah-ı Velâyet Aliyyel Mürteza’ya müracaat etmişlerdir. Yani ille O’nun Reyini sormuşlardır. Çünkü Resûlullah Efendimiz, Kitab’ın ve Sünnet’în tevilini, yani izahını,  tefsirini Ehl-i Beyt’ine öğretmiştir. Zaten hadisle bu konu kesindir:

“Ene Medinetül ilmi ve Ali’yyün bâbuha - Ben ilmin memleketiyim, Ali kapısıdır”. Hatta, “Ye’tiyel bâb - (öyleyse) O kapıdan bana gel!” (Hadis böyle devam eder) buyuruyor. Bu kesindir.(4)

Mübarek Hz. Ebubekir, Emir-el Mü’minin olduğu halde; bir şeye karar vereceği zaman, Hz.Aliyyel Mürteza’nın Rey’ini sormuştur. O’nun ilminin, Rey’inin kesin doğru olduğunu kabul etmiştir. Hatta bazı Ehl-i Kitab’ın Ruhbanları mânevi, metafizik, Tasavvufi meselelerde ağır sorular sorduklarında; yine  Şah-ı Velâyet Efendimize müracaat etmiştir. Hz. Ömer de böyle yapmıştır. Hz.Osman da böyle yapmıştır. Hepsi de Reyini almıştır. Genellikle de Hz. İmam’ın  Reyi doğrultusunda karar vermişlerdir.

Bilhassa Hz. Ebubekir, Hz.Ömer Efendilerimiz tamamen riayet etmiş, Hz.Osman bir-iki meselede Şah-i Velâyet’in Reyini sormuş; O’nun Reyine uymamış derler ama  O’nun da o zamanki siyasi meselelerde Hz. İmam’ın reyini reddettiğinden, beğenmediğinden veya O’na karşı olduğundan  değil de ; ‘maslahat icabı’ yapmıştır. Yani biz Hz.Osman’a, Hz.Ali’nin reyini reddetmiştir, diyemeyiz. Bu konuda Hz.Osman’ı tenzih ederiz.

 

(4) İbn-i Abbas’dan; Tirmizi, Sahih C.2.S. 399. Süyûti, Camiussağir, C.1, S.108. Ayrıca Nişaburi, Münavi, Taberi, Hatib-i Bağdadi rivayet etmişlerdir.

 

Öyleyse, Ehl-i  Beyt’e bu ilim verildi. Kitab ve Sünnet ilmi, Tasavvuf ilmi, itikad ilmi, hem de Fıkıh-Şeriat ilmi verildi. Hz. İmam’ın evlatlarında da bu mevcuttur. Âl-i Aba’da ve 12 Ehl-i Beyt İmam’ında ve Evlâd-ı Resul’larda da bu ilim Rûhen cereyan eder. Mânevi bir meseledir. Çok önemlidir. Bilhassa 12 Ehl-i Beyt İmamı mühimdir.

Fakat 12 Ehl-i Beyt İmamı Efendilerimiz, Emevi zulmünden ve Abbasi’lerden Cafer-i Mansur zamanında İmametlerini açıklayamamışlar; gizli tutmuşlardır. Çünkü  İmametlerini açıklasalardı;  Emeviler de öldürürdü, Cafer-i Mansur da…

Nitekim Emevilerin, İmam Hüseyn’e, Zeynal Âbidin’e,  Zeynal Âbidin’in oğlu mübarek Zeyd bin Zeynel Abidin’e,  Muhammed Bâkır’ın büyük kardeşine yaptıklarını herkes bilir. Onları Emeviler katletti!..

Abbasilerden İkinci Halife (Biz Halife de demiyoruz, Onlara. Çünkü Peygamberimizin hadisi var: “Hilafet, otuz senedir. Ondan sonra krallık-Meliklik başlar”.) Cafer-i Mansur da Evlâd-ı Resul’a kıymıştır. Muhammed Nefsi Zeki’yi (İmam-ı Ali, İmam-ı Hasan’ın mübarek torunu) katletmiştir. Zaten Ebu Hanife  hazretlerinin, Abbasilere sonradan bozulmasının, biat etmemesinin, hatta bu uğurda ölmesinin sebebi de; Abbasilerin de aynı Emeviler gibi; Evlâd-ı Resul’a  kıymasını gördüğündendir.

Çünkü Ebu Hanife, daima Evlâd-ı Ali taraftarıdır. Bu kesindir. Bütün Fıkıh kitapları yazar. Ehl-i Sünnet de, Şia da bunu bilir.

Ehl-i Beyt’in gaybubeti - kendini gizlemesi olayı vardır. Çünkü çıkar konuşurlarsa;  ya Emevi hükümdarları,  ya da Abbasi hükümdarları öldürecekler.

Bu arada Ehl-i Beyt’in ortada görülmemesi, muhipler (sevenler) tarafından Onların korunması, gizlenmesinden bir boşluk da doğmuştur. O  zaman Tabiin’den ve Tabiin Tabiin’den, âlimler, kendilerini yetkili görmüşler ve kendi kendilerine İctihad etmişlerdir.

İctihad’da hata vardır. Bunu bütün Müctehidler, bütün Mezhepler kabul eder. İsabet de vardır. Hata da vardır.

Bir mezhep, yüzde yüz doğrudur, denilemez. Ebu  Hanife‘nin  de görüşü budur. Şafii de öyle der. Yani isteyen bir İctihadı kabul eder; isteyen etmez. “Ben Kitap ve Sünnet’e inanmışım”, demek şartıyla! Ondan ötesi zaten ‘Şer’i münzel’ değildir. Yani ‘Gökten inmiş Şeriat’ değildir. Gökten inmiş bir emir de değildir. Gökten inen Kitap ve Sünnet’tir.

Mezheplere, ‘Şer’i müevvel’ de derler. Yani beşerin Kitap ve Sünnet’e uygun, diye İctihadını ortaya atmasıdır. İctihat’da Müctehid, hata yapar. O nedenle hiçbir İctihad, yüzde yüz doğru değildir. Ve hiçbir Mezhep de yüzde yüz doğru olamaz.

Öyleyse Fıkıh’da “Hak“ bütün Mezheplerde gizlenmiştir. Ancak bizim görüşümüz; mevcut Ehl-i Sünnet’teki: Ebu Hanife, Şafii, Maliki, Hanbeli,  Zeydiye (Çünkü kendimiz de Hanefi Mezhebindeniz) Mezheplerinde Hak daha çoktur. Görüşümüz budur. Kitap ve Sünnet’e daha uygundur. Ancak hataları vardır, olabilir. Çünkü olmazsa o zaman İctihad olmaz. O zaman Peygamber sözü olur. Onlar da Peygamber değiller. Kendileri de bunu itiraf ediyorlar.

Öbürlerinde Kitap ve Sünnet’e uygunluk yok mudur?.. Var!.. Dört Mezhep diyoruz ama; aslında  Ehl-i Sünnet’in  Mezhebi de 19 tanedir. Bunları Yavuz Sultan Selim, dörde indirdi. O zaman emir vererek; mezhepleri kaldırdı. Dört Mezhep, Yavuz’dan bu yanadır. Ondan evvel Ehl-i Sünnet’in Mezhebi çoktu.(5)

Şia da Kitap ve Sünnet’i delil olarak kabul eder. Onlar, yalnız ‘Kıyas’ı kabul etmezler. Ehl-i Beyt’in sözlerini Kıyas’a tercih ederler. Bizim Şia ile ihtilafımız, Ehl-i Beyt’in sözünü tercih etmelerinden değildir. Biz de Ehl-i Beyt’in sözü varken; ki zaten Ehl-i Beyt, Kur’an (Kitap) ve Sünnet’i Onun tefsirini en iyi bilen ve uygulayanlardandır.

Bizim Şia ile ihtilafımız şurada başlıyor: ‘Ehl-i Beyt’in sözleri olduğunu söylüyorsunuz; ama Ehl-i Beyt’in sözleri olduğunu ispat edemiyorsunuz’. Gerçekten de ispat edemiyorlar. Ama her sözlerini değil; ispat ettikleri sözler de var. Onları biz de kabul ederiz. Mesela, sözlerini Cafer-i Sâdık Efendimize isnad ediyorlar. Cafer-i Sâdık Efendimiz, Mezhep kurmamıştır. Bunu İran’ın büyük ulemaları da biliyor.

İnsan, istediği mezhebi tutabilir. Fakat öbür Mezhepleri inkâr etmemelidir. Hepsi de Kitap ve Sünnet’e dayanır. Hepsinin de kaynağı aslında Kur’an ve Sünnet-i Nebevi’dir.

Müslüman, mezhepçi olmamalıdır. Esnek olmalıdır.

Aslında bir Mü’min, ‘Mezhebim şu; ya da hiçbir Mezhebi kabul etmiyorum!’ demekle; O’na hiçbir şey lazım gelmez. Çünkü Kitap ve Sünnet’i kabul eden Mü’mindir. Allah’ın Dini, Kitap ve Sünnet’tir. Bunun dışındakiler, İctihad’dır. Yorumdur. Onun için Mezhepçi olmamalı. Her Mezhep’te de Hak vardır. Gazali hazretlerinin de işareti budur: “Her Mezhep’te de az çok Hak gördüm”, hepsi batıl değildir. Zaten Müctehidler, Peygamber değil ki; Hakk-ı Mutlak’ı (Kesin gerçeği )bulmuş olsunlar. (6)

 

(5) Tacü’t Tevarih, Hoca Sadeddin efendi, C.4, S.171, 254, 299 Kültür Bakanlığı Yayınları, İstanbul,1979.

(6)İslâm’da Devletin “Resmi Mezhebi “ olmaz. Kitap ve Sünnet’i kabul eden her Mezheb’e hak tanır. Toplumun yararına her Mezhebin İctihadlarından yararlanır.

 

Aslında Kitap ve Sünnet’ten sonra, Rey vardır. Bu Rey’in de en yükseği Şah-ı Velâyet ve Evlad-ı Ali’dedir. Onların Kitap ve Sünnet’i izahını kabul ederiz. Etmemiz lâzım; Peygamberin emirleri vardır. İlmi, Resûlullah Efendimiz, Ehl-i Beyt’e vermiştir.

Kardeşlerim! İctihadlar (mezhepler), yukarda arzettiğimiz gibi; Emevi ve Abbasilerin zulmünden tamamen ortaya çıkıp; işi aydınlatmak, Ehl-i Beyt’e ait iken; bunu o zamanki hayati tehlikelerle yapamamış veya sözleri tesbit edilememiş olması nedeni ile; aslında Arap Ulemaları ile İran Ulemaları  arasında ilmi tartışmalardan başka bir şey değildir. Yani bunun özü, Kitap ve Sünnet’in dışındaki İctihad,  Mezhep kavgaları; Arap (Bağdad-Basra-Şam-Medine-Kahire) Uleması ile İran (Tahran-Tebriz-Şiraz) Ulemaları arasındaki ilmi tartışmalardır.

Ehl-i Beyt Efendilerimiz, bir Mezhep kurmamıştır. 12 Ehl-i Beyt İmamı, bilhassa Cafer-i Sâdık Hazretleri Mezhep kurmamıştır. Çünkü Onlar, Peygamber (A.S)’in Kitap ve Sünnetinin dışına çıkmazlar. Onların Mezhebi, Kitap ve Sünnet’tir. Aslında hepimizin Mezhebi, Allah’ın Kitabı ve Sünnet’tir. İran Uleması her ne kadar Cafer-i Sâdık Efendimize, Eimme-i İsna Aşere’ye (12 Ehl-i Beyt İmamı’na) isnat ederek; “Mezhebimizi, Cafer-i Sadık Efendimiz kurdu”,  diyorlarsa da; ispatlayamıyorlar. İspatlayamadıklarını şimdi İran’ın aydın Âyetullah’ları da kabul ediyor.

İctihad olsun, Mezhep olsun ve buna benzer kavramlar olsun; aslında bunlar, âlimlerin-bilginlerin kendi aralarındaki ilmi tartışmaları, yorumlarıdır. Yani ‘yorum!’ İsteyen istediği yoruma uyar. Bunun için kavgaya döğüşe gerek yok.

Hepimiz Kitap ve Sünnet’e, Allah‘a ve Resûlullah’a inanmışız. Din kardeşiyiz. Bunun için kavgaya lüzum yoktur.

İslâm, birlik-Tevhid Dinidir. Bunu böyle anlayıp, herkes inandığı âlimin sözü üzerine amel eder. Abdestini ona göre alır. Namazını ona göre kılar. Yeter ki Farz’da ve Sünet’te birleşiyoruz; Kelime-i Tevhid’de birleşiyoruz. “Lâ ilâhe ilallah, Muhammedun Resûlullah” diyen; Kur’an, Allah’ın kitabıdır diyen herkes,  Müslümandır.

Şark’dan-Garb’a  sekiz yüz milyon insanın hepsi Müslüman’dır. Meğer ki; Kitap ve Sünnet’i inkâr etsin. Onlarla bizim işimiz yoktur; onlara biz karışmayız.

Yukarda anlatılan İctihad’ların asıl nedenlerinden biri de: Allah’ın Kitab’ı, Peygamber (A.S.V) Efendimizin zamanında yazıldı. Yani Peygamber (A.S) Efendimiz, Allah’ın Vahyi’ni yazdı. Hatta,

“İlmi, yazı ile zaptedin”,

Hadis-i  Şerif’i de vardır (7)

Derilere, bazı büyük kemiklere, bazı düz taşlara yazıldı. Sonra Hz. Ebubekir Efendimiz zamanında cüz cüz edildi, toplandı. Hatta bu işin içinde Hz. Ali Efendimiz de var.

Kur’an, “Otuz Cüz” olduğuna dair, Hz.Ali Efendimizin iki kere tasdikinden geçmiştir. Bunu bütün Mezhepler kabul ediyor. Hıristiyanların  da buna itirazı yok. Herkes bilir ki; bu Kur’an, aynen Hz.Muhammed’in yazdırdığı Kur’an’dır. Hz. Osman zamanında da ‘otuz cüz’ dikildi, Mushaf haline geldi.

Kur’an kat’idir. Kur’an’ın üzerinde tartışma olmaz!. Delil-i kat’idir. Kesindir.