İSLÂM ‘DA DİN NEDİR,MEZHEP NEDİR?

Bismillahirrahmanirrahim

“İnneddine indallahi’l İslâm”. Âyet-i Kerimeye göre; “Allah’ın indinde Din, İslâm”dır”.(Âl-i İmran-19).

İslâm, selam, teslim anlamına gelir. İslâm’a, selâmetlik diyen Âlimler de vardır. Ancak teslim kelimesi; teslim oldum veya teslim ettim anlamları da taşır. Şöyle ki;  bir şeye, bir kuvvete teslim olmak. Bu Allah’a da olur; Peygambere de olur; bir krala da olur; bir güce de olur. Yani insan, ona inandığından veya korktuğundan teslim olur.

İslâm’da teslim, inanmaktan ileri gelir. Eğer korktuğundan teslim olmuşsa, ona hakiki Müslüman denmez. Yani Mü’min olamaz.

Bir de teslim etmek anlamı var. Neyi teslim etmek? Hakkı teslim etmek; Hakkı kabullenmek. Gerçeği kabul etmek. Allah’ın varlığını ve birliğini, Hazret-i Peygamberin Nübüvvetini, Risaletini, Kur’an-ı Kerim’in, Allah’ın Kelâm-ı Kadim’i olduğunu teslim etmek. Yani kabul etmek. Asıl anlamı budur.

Burada Allah’ın varlığını, gerçeği kabul ediyoruz. Peygamberini (A.S) ve Peygamberin bildirdiklerini; Kur’an’ı ve Kur’an’ın bildirdiklerini; Cebrail’i, Vahy’i, madde ötesi metafizik gerçekleri; Cenneti, Cehennemi… Gaybî Mahlûkları; Ruh, Melek, Cin gibi..(1)

Teslim ettim. Kabul ettim… Gerçeği kabul ettim. Rabbul âlemin olan Allah’ımız buyuruyor: ”Muhakkak Din, Allah’ın indinde İslâm’dır”. Yani muhakkak Din, Allah’ın indinde gerçeği kabul etmektir. Gerçeği teslim etmektir. Geçeği teslim eden Müslimdir, hakiki Mü’mindir.

Öyleyse Din eşittir İslâm, İslam eşittir Din.

Zaten Din, Hz. Âdem’den Cenab-ı Peygambere kadar İslâm’dır. Öbür Peygamberler de İslâm’dır. Bir açıklık getirelim: Aslında Allah’ın Dini bir tanedir; O da İslâm’dır. Âdem’den Cenab-ı Peygamber (A.S) Efendimize kadar...

Zaten Allah’ın Dini bir tane olur. Kur’an ayrı, Tevrat ayrı, Zebur  ayrı, İncil ayrı diye bir şey yok. Bunların hepsi Allah’ın Kelâmıdır; dördü de Nur’dur. Bütün bu Dört Kitap ve Şanlı Peygamberlerin gayesi; Allah vardır, Allah birdir, Âhiret vardır. Yani metafizik vardır.

Peygamberlerin asıl maksadı da Allah’a ve Âhirete inandırmaktır. Yoksa hiçbir Peygamber bu benim Dinim bana aittir, başkasının Dini başkasına demezler. Çünkü Din Allah’ındır. Ayrıca hiç bir Peygamber, kendine taptırmamıştır.

Asıl demek istediğimiz; Peygamberlere imandan maksat, Allah’a ve metafizik gerçeklere inanmaktır. Allah’a ve Âhirete inananlar, Mü’mindir. Ancak buna bir Peygamber kanalıyla inanmış olacak ki; O Ehl-i Kitap olsun (Kâfirlerin konumu ayrı).

 

(1) Mesela İblis (Şeytan). Gerçi o da cindir, cinlerdendir. Çünkü ateşten yaratılmıştır. Cenab-ı Hak, “Kâne minel cinni- Cinlerden oldu(idi)”, (Kehf - 50) buyuruyor. Bizim kanaatimiz de odur zaten.

Kur’an ehli de,  Tevrat, Zebur, İncil ehli de; Ehl-i Kitap’tır. Zaten Allah Kur’an’da, diğer Ehl-i Kitaba doğrudan doğruya kâfir demez. Ehl-i Kitap der; Ehl-i Kitabın müşrikleri, zalimleri, kâfirleri der. Bir kısmının Allah ve Âhirete inandıklarını da bazı Âyetlerde bize bildiriyor, Cenab-ı Rabbımız. Bununla beraber, “Onlar hakkındaki hükmü ben vereceğim” buyuruyor; böyle Âyetler var Kur’an’da...(2)

Bu açıklamayı yaptıktan sonra Din ve Mezhep meselesine değinelim: İslam’da Din, Allah’ın Kitabı ve Peygamberin Sünnetinden ibarettir. Peygamber (A.S)’in zamanında Allah’ın Dini var idi. Bu Din Kur’anı Kerim, Peygamberin Sünnetiydi. Din ikmal edilmişti. Zaten Allah, Dinimizi ikmal ettiğini de buyuruyor:

“Dininizi ikmal ettim”. (Maide-3)

“Kitab”a gelince... Kitap, Allah’ın Vahyi’dir. Cebrail (A.S) vasıtasıyla Peygamber (A.S)‘ın kalbine inzal olmuştur. Ruhuna inzal olmuştur. Kelâm, yani Allah’ın sözü kadimdir: ‘Kelâm-ı Kadim’. Kitap, doğrudan doğruya Allah’ın sözüdür. Ve kat’i - kesin delildir. Tartışmasız! Bir Âyet-i Celile’yi tartışan Müslüman sayılmaz. Hangi Mezhepten olursa olsun. Bütün Mezhepler, Kur’an-ı Kerim’i kabul etmiştir.

Hepsinin elinde aynı Kur’an-ı Kerim, Şii’nin de elinde aynı Kur’an, Sünni’nin de, Zeydi’nin de; nereye gidilse aynı Kur’an. Ama bazı galat var. Onlar Kur’an’ı da inkâr ediyor. Zaten onlar inkârcı. Kur’an’ı inkâr eden veya tartışanlar,  İslâm’dan dışarıdır. Onlara Müslüman denmez. Sünnet’in özü ise; Peygamber (A.S.)’ın hakikatte Kur’an-ı Kerimi, Allah’ın vahyini tatbik etmesi, yani uygulamasıdır. Bugünkü tabirle (Gençlerin anlaması için söylüyoruz) şöyle ifade edebiliriz: Kur’an (Kitap-Allah’ın vahyi), İslâm’ın teorisi ve Sünnet pratiğidir. Yani kuram ve uygulama; Türkçesi de bu.

Ancak bu dediğimiz Sünnet, mecburi bir Sünnettir. Bu Sünneti terk eden, Peygamber(A.S)’ın tatbikatını beğenmemiş olur ki; çok tehlikelidir.  Peygamberimizin Vahyi tatbikini beğenmeyen, şefaatından mahrum olur. Mesela Allah,

“Kâbe’yi tavaf edin” (Âl-i İmran - 97)

diyor. Nasıl tavaf edilecek?.. Sağdan sola mı dönülecek; kaç kere dönülecek; neler okunacak?.. Kitabı tefsir eden Allah’ın Peygamberi (A.S.) Efendimiz, nasıl tavaf etmişse; biz de öyle tavaf edeceğiz. İşte bu mecburi Sünnettir.

Allah,

“Namaz kılın” (Bakara – 43, Nur – 56),

 diyor. Namaza kalkın, buyuruyor. Nasıl Namaz kılınacak?.. Peygamber efendimiz nasıl namaz kılmışsa; biz de öyle kılacağız. Allah,

             ”Oruç tutunuz” (Bakara: 183, 185)

 buyurur. Peygamberimiz nasıl tutmuşsa biz de öyle tutarız. Vakitleri, iftarı, imsak v.s… Her bir konuda, Allah’ın emirlerinin tatbikine Sünnet denir. Bunlar, Farz’lar gibi zorunlu Sünnettir.

(2) Zümer-3, Bakara-113, insan-24, âyetler ve diğerleri

Sünnet, Peygamber (A.S)’ın uyguladığı-yaptığı demektir. Yaptıkları ve mübarek Hadis’leri (Şerefli Sözleri). Hadisler de Sünnete dahildir. Sükût buyurduğu haller vardır ki; bu da Sünnettir. Bunlar, mecburi Sünnettir. Bunu terk eden, Resûlullah’ın şefaatinden mahrum olur. Çünkü burada Resûlullah Efendimizin pratiğini-tatbikatını beğenmemek vardır.

Kişinin başka türlü yapması; Efendimizin yanlış yaptığı, kendinin düzelttiği anlamı çıkar. Olmaz öyle şey!.. Peygamberden daha yüksek Kur’an’ı tefsir edecek, uygulayacak hiçbir zat gelmemiştir. Bunu bu fikirle yapan küfre gider; kendini Peygamberden daha ilerde görmüş olur.

Bir de ‘Nafile Sünnetler’ vardır. Peygamber (A.S)’ın Farzın dışında yaptığı Sünnetler: Mesela, Nafile Oruç tutmuş, Farzların dışında Namazlar kılmış, ibadetler yapmış, vs… Efendimizin (S.A) Sünneti çoktur. Bunlara uymak sevabı muciptir. Nafilelerle insanın sevabı artar, Allah’a yaklaşır.

Fakat bunları yapmazsa; ‘Sen Sünneti terk ettin’ denilmez. Çünkü o Namaz kılarken Peygamber (A.S) gibi kılıyor, Oruç tutarken O’nun gibi tutuyor. Abdest alırken Efendimiz gibi alıyor. Zekât verirken, Hac eda ederken; O’ na uyuyor. Daha her bir meselede ... Yani Vahyin, Farzın, tatbikatında Peygamber (A.S)’e uyuyor. Mesela, Namaz’ın 12 Farzı var. İki veya dört rekâtlık Farz Namaz’da 34 tane de Sünnet vardır. İşte bu ve benzeri Sünnetler, mecburidir, zorunludur. Bunlar terk edilmez. Terk eden Peygamberi beğenmemiş olur ve çok tehlikelidir. Küfre de götürebilir. Çünkü kendini Peygamberden öteye götürmektedir. Bilmeyerek yaparsa veya hüsn-ü niyet sahibiyse o zaman affolur.

Mesela, Türkiye’mizde bir kanaat var: Vahabiler, Sünneti yapmıyor. Öyle bir şey yok. Vahabiler, Hanbeli Mezhebine göre, amel ederler. Onlar, amelde tamamen Sünnetten ayrılmış değillerdir. Onların, Ehl-i Sünnet’ten sayılmamalarının sebebi, İtikat’ta Sünneti terk etmiş olmalarındandır. Mesela, Aleyhisselâm Efendimizin Ruhaniyetine  inanmazlar. Efendimiz, ‘öldü, toprak oldu’ derler. Selavat vermede bile, ‘İşitiyor mu ki?..’ derler. Bu kadar ileri giderler, İtikatta. Kelâmı ve Tasavvufu inkâr ederler, Zahiriyedirler.(3)

Halbuki Ehl-i Sünnet; Şia, Peygamber (A.S)’ın  Ruhunun “Hay” olduğuna inanır. Hayattaymış gibi Selavat verir ve Selavatı duyduğuna inanır. Aşırı Vahabiler buna inanmaz. Belki şimdiki aydın Vahabiler, artık Efendimizin Ruhaniyetine inanır. Peygamberimizin hayatta olduğu (Ruhunun diriliği) Kitap ve Sünnet ile sabittir. Evliyanın ve Ümmetin de icmaı vardır. Çünkü Allah’ın emri olan Ruh ölmez; ölen bedendir!

Kitap ve Sünnet, Allah’ın Dinidir. Bir insan, ben Allah’ın kitabına ve Cenab-ı Peygamber Efendimizin Sünnet-i Seniye’sine inandım, itikat ettim derse Mümin’dir, Müslüman’dır. İtaat ve tatbik ederse müttaki Mü’mindir. Hürmete şâyandır.

 

(3) İbni Teymiye’nin görüşlerini kabullenmişlerdir. Bk.Mezhepler Tarihi, Vahhabilik bahsi,S. 568,.. (M.Ebu Zehra, Mezhepler Tarihi, Türkçesi: Abdulkadir Şener, Hisar Yayın, İstanbul,1978)