Maturidi,  Eş’ari’den 50 yıl sonra gelmiştir. Hanefiye bilginleri, Meturudi’ye sahip çıkmıştır ve  ‘Maturidiye İtikadını’ kurmuştur. Aslında Mezhebi kuran, Hanefi Uleması’dır; Hanefi Uleması’nın Kelâmcılarıdır. Buna ‘Hanefiye İtikadı’ da denir.

Maturidiye de yer yer Eş’ari’ye yakındır. Yalnız bir fark var:

Hasan el Eşa’ri, “ Akılla, Hakk’ı Mutlak bilinmez”, der.  “İyi- kötü’yü Allah önceden bildirir; akıl, iyi-kötü’yü  tayin edemez”, der.

Fakat Maturidiler:

“Akıl, önceden iyi- kötü’yü bilir”, der ki; bu aşırıdır. Çünkü Maturidiler, Eş’ari’den daha çok akılcıdır. O, cüz’i akla daha önem veriyor. ‘Mutlak gerçek, akılla bilinir’, demeye getiriyorlar.

Burada şunu da belirtelim! Tasavvufçular, akılcı değil midir?.. Tasavvufçular da akla inanır ama; Onlar diyorlar ki: “İman gerçekleri, cüz’i (küçük) akılla çözülemez”.

“Allah’ın vâdi; Allah’ın vâdi gerçektir(yani madde ötesi yaşam, Âhiret Hayatı vâdi, gerçektir). Fakat insanların çoğu bilmez. Onlar dünya hayatının dışını bilirler. (yani, Maddi- Fiziki bilimleri bilirler). Âhiret  (Mânevi-maddeötesi gerçekleri; Allah’ın nicelikleri, Emir Âlemi Ruh, Melek, Cinler, Şeytanı, Melekûti-Cennet ve Cehennemin) gerçeğine gafildirler (Cahildirler-bilmezler)”. (Rûm, 6-7)

İnsanların çoğundan maksat, cüz’i akıl sahipleridir.  Zaten cüz’i akılla metafizik maddeötesi gerçekler, Allah’ın hakikati ve nicelikleri, Emir Âlemi’nin gerçekleri bilinseydi; Cenab-ı Rabbımız Allah, Peygamberleri gönderip bu gerçekleri bildirmezdi. Herkes cüz’i akılla, akli istidlal ile Mantıkla bu gerçekleri öğrenirdi. Peygambere, İlm-i İlâhi olan Kelâm’ı İlâhi’ye, Vahy’e gerek kalmazdı.

Yukarıdaki Âyet-i Celile, açıkça göstermektedir ki., Din, İslâm, Akla kat’iyyen karşı değildir. Ancak Aklın hududunu (sınırını) çizmiştir. Akıl’la (cüz’i Akıl - Kâmil olmayan Akıl) ancak, Fiziki Âlem’in gerçekleri bilinir. Fiziki bilgileri Akla bırakmıştır. Ancak Metafizik Bilgileri; Aklı Kâmil, Aklı Kül sahibi Peygambere ve Mânevi Varislerine (Âriflere ) vermiştir.

Metafizik - maddeötesi (Âhiretle ilgili) bilgileri, cüz’i akla vermemiştir.

O nedenle de insanları, bu Metafizik - maddeötesi, Âhiretle ilgili bilgilerden de mahrum etmemek lütfunda bulunup; Vahyini, Peygamberini, Ârifleri göndermek kerem ve ikramında bulunmuştur. Zira Allah, hem çok ikrâm edici, hem de çok Âdil’dir.

Peygamberlerine ve Kitaplarına gerçekten inanan insanları, Bâtın İlimlerinden, maddeötesi gerçeklerden, yararlandırmıştır. O’na ne kadar şükretsek, azdır.

Nitekim, Gazali’nin demek istediği de budur. Yoksa Gazali Hazretleri, Fiziki İlimlerde Akılcıdır. Fıkhi Hukuk ilminde de akla önem verir. O Fıkıh’da (Hukuk) aklın rolünü, Rey ve İctihadı reddetmemiştir.

Gazali, Metafizik gerçeklerin, cüz’i akılla tam bilinemeyeceğini; bunu ancak büyük İslâm Mistikleri’nin (Sufiler, Tasavvufçular) bildiklerini ve kendisinin de o yola girdiğini söylemiştir.

O’nun muarızları (karşıtları) bu konuyu saptırmakta; Gazali’nin aklı inkâr ettiğini yaymaktadırlar. Bu iftirayı yapanlar,  materyalistlerdir. Bir de Metafizik (İtikat) konusunda sadece Kitap ve Sünnet’i delil alıp, O’nun gerçeğinin, Rûh-u Âzam’ın yardımıyla, öğretisiyle mümkün olacağını iddia eden Tasavvufçuları, Evliyaları, inkâr eden, İslâm’daki sapık fraksiyonların fikir babalarıdır.

Türkiye’mizde çoğu Hanefi, azı da Şafii olan Din görevlileri (Müftü ve Vaizler), genellikle Maturidiye ve Eş’ariye itikadını kabul etmişlerdir. Ve bunu geleneksel olarak devam ettirmektedirler. Gazali’yi ve yolunu inkâr etmemekle beraber; Gazali’ci değillerdir. Ama halkımız, Gazali’yi daha çok tanır ve Gazali’nin Tasavvuf yolunu tercih etmiştir. Ehl-i Sünnet halkımız, Gazali’nin Tasavvuf Yolunu tercih etmiştir. Ehl-i Sünnet halkımız, Gazali ve emsalinin itikadını benimsemiştir.

Ancak bir çelişki var. Şöyle ki: Bazı materyalist yazar ve çizerlerimiz, bizim Din görevlilerimizi dogmatiklikle, Akılcı olmamakla suçlarlar. Tam tersine Eş’ariler ve Maturidiler Akılcı ve Mantıkçıdırlar. Onlar, felsefi ve Mantık’a dayanan, bir nevi Felsefe olan, Kelâmi İtikat’ları benimsemişlerdir. Mantıkçıdırlar, Rasyonalisttirler (İman-İtikat konusunda). Medreselerde, Mantık dersi baş  köşeyi alır. Halen de İlâhiyat’ ta devam eder. 

Materyalistler, Gazali ve Tasavvufçulara çatsalar; kendilerince haklı sayılırlar. Çünkü zaten Onlar Tanrı’nın Kitapları’na, Peygamberlerine ve Velilerine, ayrıca Mâneviyat’a inanmazlar. Onlar için maddeötesi, Mânevi yaşam diye bir şey yok. Onlar her şeyin Akıl ve Mantık’la izahını isterler.

Eş’ariler,  Maturidiler ve Mu’tezile ise; Nazari Akıl’la (Mantık kurallarına göre) istidlal yaparak, itikat kurarlar.(15)

 

(15) O nedenle diyoruz ki; Bazı Materyalistlerin, İslâm’daki bu akılcı din görevlilerine çatması yersizdir. Ya da bunlar, İslâmi bilgileri olmayan,  Bazı Materyalistler ve kendilerini aydın ilan eden aydınlardır.

 

Tasavvufçular, “İman gerçeklerinin hakikatini ancak Külli akıl (teorik beyin), yani Allah’ın Peygamberlerine verdiği akıl anlayabilir. Herkesteki böyle normal akılla, ‘Amentü  Umdelerinin hakikati’ bilinemez. Peygamberler, Ârifler, Evliyâlar anlar; diğerleri de Onlar ne derse olduğu gibi kabul eder “.

Yani,  “Âmentû billahi ve Melâiketihi ve Kütibihi ve Resûlihi ve’l yevm’il âhiri vebi’l Kaderi - Allah’a, Meleklerine, Kitaplarına, Peygaberlerine, Âhiret gününe ve Kader’e inandım”, Altı Umde’sine hepimiz inanıyoruz.