Zât-ı Akdes Allah, Nurların Nurudur. Allah, kendisinden beliren Nurlarından da Ğanidir. Çünkü her belirme kendisinden olur. Fakat belirmenin, belirene ihtiyacı vardır. Ama belirenin Zâtının, belirmeye ihtiyacı yoktur. İsterse belirir, istemezse belirmez. Nasıl ki; Allah olmasa, âlemler olmazdı.
Bir konuşan - Mütekellim, bir Âmir - Emreden de olmasaydı; bir Kelâm, bir Emir olmazdı. Her ne kadar Kuran ve Ruh, Mahlûk değil, Nur ise de; her Kelâmın ve her emrin bir konuşana (Mütekellim), bir Âmire ihtiyacı vardır. Alllahın konuşma Sıfatı var ise de; Allah konuşmaya muhtaç değildir. Dilerse konuşur ve emreder; dilemezse konuşmaz ve emretmez. O zaman da hiçbir belirme ve bilgi olmaz. Orasına Ahadiyet, Lâtaayyün deniliyor, Âriflerce
Elâ lehül halkü vel emr Ayık olunuz! Emir de Halk da Allahındır. (Âraf -54)
Evet, Emir de Halk da Allahındır. Bu Âyette kesin olarak Emirle, Halk ayrılmıştır. Aralarındaki fark açıktır. Ama asla Allahın Zâtı değildir. Allahın Kadim olan Zâti hüviyeti (Zât-ı Akdes), Âlemlerden ğanidir. Hakikatte ise; Emir de, Halk da, Hakkın taayyünüdür. Her taayyünde de bir sonralık vardır. Ancak Emirde südur, Mahlûka muhdes denerek; Emir-Kelâm takdis edilir.
Çünkü Emir-Kelâm, ulvidir; Mahlûk daha düşük, suflidir.
Emre göre; aslında Mahlûk da (eşya, şeylerin de aslı) âlem-i Emirdendir.
Cisimlerin de aslı Nurdur. Cisim, yoğunlaşmış, kuvvetten ibarettir. Kuvvet (Enerji) ise Nurdan başka bir şey değildir. Tüm atomlar, parçalansa bir tek Işık-Nur kalır. Cisimlerde Hakkın taayyünlerinden (belirme) bir taayyündür.
Allah, Emir-Halk; Halkın mahiyeti Emir; Emrin mahiyeti ise Allahtır.
Hakikatta Allahdan başka Vücud-Var yoktur. Ancak, Zât- ı Akdesin mahiyeti de kendi Zâtıdır.
Yani her şeyin mahiyeti (bir aslı) vardır. Ancak, Allahın aslı da yine kendi varlığıdır. Allah, bizatihi kendiliğinden, mevcuttur.
Asıl Var, asıl Kadim, Lâyetenâhi (hududu, kenarı olmayan, sonsuz Nur olan) Zât-ı Akdes, Allahdır.
İlk ve son, iç ve dış Odur. O her şeyi bilir.(Hadid -3).
Allah, kenarsızdır. Kenarsız, tek bir olandır. İki kenarsız ise asla olamaz!..
Allah, nasa (İnsanlara) zulüm-kötülük etmez; lakin nas (insanlar) kendi nefislerine zulmederler.(Yunus -44)
İçine fücur- kötülük ilham edilmiş nefis ( iç güdüler)- bedeni de yaratan Allahtan başkası olmadığına göre;
Feelhemeha fücûreha ve takvaha- Allah nefse fücûru da takvâyı da ilham etti. (Şems-8)
Şer, Hayır gibi doğrudan Allahdan değil; dolayısıyla Allahdandır.
De ki! Hepsi Allah katından. (Nisa-78)
Çünkü hakikatte insandaki Ruh da, Akıl da, irâde (dileme), ihtiyar (seçme), fiil de kuvvet de Allahındır. O nedenle kader inkâr edilmez.
Nefsi - bedeni de Allah yaratmıştır. Öyleyse nefisten - bedenden olan; gene dolayısıyla Allahdandır. Ama kötülüğü emreden nefis, canibinden, (tarafından) olduğu için; kul, şer işleyip Allahın üstüne atamaz.
Hasan el Basri Hazretleri, Kaderi inkâr edeni de: şerri işleyip Allahın üstüne atanı da: kâfir sayar.
Çünkü Allahın ilminin dışında hiçbir şey olmadığı gibi; şerri de hiç bir zaman Allah, Kelâmı ile emretmemiştir. Ancak, Allah, kötüyü irâdesi ve hikmeti ile yaratmıştır. İblis ve nefis v.b.gibi.
Tasavvufçuların bu konudaki söylediklerinden anlaşılan şudur:
Hayır-hasenat, yani iyilik Allahdan; Şer-seyyiat, yani kötülük, nefistendir.(31)
Doğru olan hayrı Allahtan, Şerri kendi nefsinden bilip; güzel isimlerin sahibi, Rabbımız olan güzel Allahı tenzih ve takdis etmemizdir.
(31) Seyyid Abdulkadir Geylani Hazretleri: Sırrül Esrâr.