Tasavvuf:

 

Yukarıda da epeyce anlatıldığı ve bilindiği gibi Tasavvuf, iman hakikatleri ile uğraşan bir kol’dur. Peygamber (a.s.) ‘ın Rûh-u Muhammedi ile temas ederek Kur’an’ı öğrenmektir.

 ‘Kur’an’ın Fıkıh tarafını değil; İtikad, İman tarafını..’ Mârifet-i İlâhi, Zât - Sıfat-ı İlâhi, Ef’alini, Âsarını, Kader, Ruh, Melek ve Seyr-i Sülûk’ü (İnsanın Ruhunun tekâsüf, yani kesif- yoğun âlemden, letif-güzel âleme geçişi.) öğrenmektir.

Peygamber (A.S.) Tasavvuf’u Hz. Aliyyel Mürteza Efendimize ve Ebubekr-i Sıddık Efendimi’ze vermiştir. Tasavvuf tarihi bunu şahididir.

Tasavvuf’ta bir de ‘Mârifet’ ve ‘Aşk’ meselesi vardır.

Üstadlar, kendililerine bağlanan insanların bir kısmını aşk’la, bir kısmını da Mârifet’le Ruhlarını parlatıp tekrar Rab’larına kavuşmalarını sağlarlar. Fenâfi Resûl, Fenâfillah, Bakâbillah sırlarına kavuşturup, İman Hakikatlerine Ârif kılarlar. Yani “Men araf” ı öğretirler:

“Men arefe nefsehu, kad arefe Rabbehu - Nefsini(Kendini) bilen, Rabbını bilir..”(20)

Tasavvuf, Peygamber (A.S)’ın kendisinde mevcut! Kur’an-ı Kerim’de de mevcut (vardır)! Çünkü Tasavvuf, İman ve İrfan meselesidir. Peygamber’in (A.S) bütün meselesi zaten; Allah’a İman ve İrfan’ı arttırmaktır.

Peygamber(A.S) en büyük Ârif’tir; Hocayı Kâinat’tır. Bu, Enbiyalarda da var. Meleğin hakikati, Ruhun hakikati, Nübüvvet, Velâyet, Risâlet, Vahy’in Kelâm’ın hakikati, Zât-ı akdes, Allah’ın Kadimliği, Allah’ın Kelâmı, Allah’ın Sıfatları, Allah’ın Esma-i Hüsna’sı… Tasavvuf budur işte.

Tasavvuf, sonradan çıkan bir şey değildir!

Peygamber (A.S.) bunu Şah-ı Velâyet’e ve Ebubekr-i Sıddık Efendilerimize öğretmiş, onları yetiştirmiştir. Bu iki büyük zât, Peygamberimizin iki büyük kapısıdır. Öbür Ashaplardan da istidatlı (yetenekli) olanlara öğretmiştir.

Öbür Ashaplardan da gelen kollar varsa da sonradan ya unutulmuş, ya inkıtaa (kesintiye) uğramış; ama Hz.Ali ve Hz Ebubekir’deki Tasavvuf devam etmektedir. Çünkü Mârifet son bulmaz!

Bazıları der ki Tasavvuf ‘Keşf’dir… Tasavvuf, yalnızca bir hal değildir. Tasavvuf’ta Ruh, Peygamber’e (A.S) ve Allah’a kavuştuğu zaman, Allah ve Resûlünden ilim öğretilir. İman hakikatleri; hakiki İtikad öğretilir. Hak’kel yakîn İman öğretilir.

 

Abdulkadir-i Geylâni’nin, Rufai Hazretlerinin, Muhyiddin-i Arabi, Maktul Suhreverdi, Mevlâna’nın, Hacı Bektaş’ın, Yunus’un, Şeyh Hasan-ı Şazıli’nin, Bedevi, Dusuki Hazretlerinin, Ahmet Yesevi’nin, Muhammed Bahaeddin, Ahmed Faruk-u Serhindi Hazretleri, Gazali Hz.’leri ve benzeri zatların eserleri okunduğu zaman Tasavvuf’un bizzat Peygamberlerde, Aleyhisselat Efendimizde, Âl-i Aba’da, Hulefa-i Raşidin (Dört Halife)’de, On İki Ehl-i Beyt İmamı’nda, büyük zatlarda; Hasan El Basri’de, Cüneyd-i Bağdadi’de, Maruf-u Kerhi’de, Sırri Sekati’de olduğu görülür.

Hasan El Basri Efendimiz, Hz. Ali Efendimizin talebesidir. Bizzat O’ndan Mânevi Hilafet almıştır.

Tasavvuf, Mârifetullah ve Aşkullah’dır. İki tecellisi var. Talibin İstidadına (dileyenin yeteneğine) göre ya O Aşk’la, ya da Mârifetle Allah’a kavuşturulur.

Bir Tasavvuf şairimiz şöyle diyor:

“Savm-ı Selat ile sanma biter işin senin,

Meğer Salike vuslat, Zikr ile İrfan imiş…”

 

Allah,

“Beni çok zikredin.”  diyor. Tasavvuf, Allah’ı çok çok, gayet çok çok, kesir kesir zikretmektir. Zikir Aşk’tır; Aşk’ı doğurur.

Bismillahirrahmanirrahim:

“Yâ eyyühellezine âmenüzkürûllahe zikren kesira – Ey İman edenler! Allah’ı çok çok zikredin!...”(Ahzab-41).

“Vezkürûllahe kesiren lealleküm tüflihun - Allah’ı çok zikredin ki; kurtulasınız”.(Cuma-10)

“Elâ bizikrillahi tatmeinnil külûb - Ayık olun! Allah’ın zikri, kalpleri yerine oturtur.”. (Râd-28)

Bakınız! Kalp ne ile oturmuş yerine?.. Zikrullah ile!..Yerine oturmayan Kalp n’oldu?..Olmadı!..

“Fezkürûni ezkürküm – Beni zikredin ki! Ben de sizi zikredeyim”. (Bakara-152). Yani beni anın! Beni çağırın! Anlamlı. Anlamsız değil; şuurlu biçimde.

 

“Efdeli zikri Lâ ilâhe İllallah – Zikr’in efdeli, Lâ ilâhe İllallah’dır.(Allah’tan başka ilâh yoktur)”.(21)

Allahu Taâla,

“Fezkür isme Rabbike - Rabbı’nın ismini zikret!”(Müzemmil-8), buyurur.

“Ya Muhammed! Allah’ı tesbih et!” (Ahzab-42).

Bütün Peygamberlere de emir var; Resûlüllah Efendimize de, Mü’minlere de emir var.

 

“Vele zikrullahi ekber - Allah’ın zikri en büyüktür; En büyük şey, Allah’ın zikridir”.(Ankebut - 45)

Selât; ‘dua, yalvarma’ anlamınadır. Ayrıca; İbadet, Rükû, Secde Âyetleri de var. Bu konuda Allah ne buyuruyor?..

“ Ve akimüsselâte, innesselâte, tenha ani’l fehşai ve’l münker – Selât’a ikame edin; Selât’a yönelin. Yani namazınızı kılın! Namaz insanı kötülüklerden,  fuhuştan, münkerden alıkor”.(Ankebut-45).

Ama  Âyet’in sonunda ne buyuruyor?..

”Vele zikrullahi ekber - Allah’ın zikri ise ‘en büyük’tür!..”

Zikir, kalbi yerine oturtturacaktır.

“ Zikri ise” diyerek; zikri, Selat’tan ayrı kılıp; en büyük şeyin Zikir olduğunu buyuruyor, Rabbımız Allah.

 

(20) Binbir hadis, Şemsettin YEŞİL, 1983, İst. S.212 ve diğerleri.

 

(21) Cabir (r.a)’den; Tirmizi, Riyazü’s- salihin, Diy. İşl. Bşk. Yayınları 1976, 3.cilt, S. 39.

Ayrıca; İbn-i Mâce, Sünen C.2, S. 1249.