TARİKAT-I MUHAMMEDİYE
Tasavvuf, dinin iman ve Tanrı’ya götüren ibadet tarafıdır. Bunun bir
adı da Tarikat Tarikat-ı Muhammediyedir. (25)
Rahmetli Profesör Mehmet Ali Ayni (ölümü 1945) “Bizdeki Tarikatler’ başlığı
ile yazdığı bir yazıda (İkdam 25 Şubat 1337-1921) Tarikat için şöyle diyor:
“Müslümanlık hadd-i zatında Allah’ı ve Resulünü tasdikten ibaret olmakla
beraber bu tasdik keyfiyyeti bilahere bir muahede ile teyit edilmiştir. Şöyle ki
bu mukavele pek muhataralı ve tehlikeli bir günde Müslümanlar ile Nebileri
arasında aktolunmuştu. Müslümanlar o gün Resulüllah’ın elini tutarak
kendilerinden ayrılmıyacaklarına söz vermişlerdi. Işte onların bu samimi
ittihadı (birliği) kendilerini O tehlikeden kurtarmıştı. Binaenaleyh bir
Müslümanın bugün; özü, sözü ve fiili biribirine uygun ve düzgün, fazilet ve
istikamettle muttasıf ve muhabbet ve itimada layık bir zatı bulup onun huzurunda
o güne kadar işlemiş olduğu günahlardan tevbe ve nedamet (pişmanlık) ettiğine,
yalan söylemeyeceğine, kimsenin malını çalmıyacağına, kimseyi öldürmeyeceğine
velhasıl hertürlü menahiden (yasaklanandan) sakınacağına dair söz vermesi ve bu
taahhüdüne Allahı ve Resulüllahı ve Piran-ı izamdan (Tarikat kurmuş olan
büyüklerden) birini şahit tutması, o birinci muahedeyi tecdit ve tekit (ilk
anlaşmayı yenileme ve pekiştimek) etmekten ibarettir. Işte Şeriatın batını (içi)
olan Tarikata girmek bu demektir. Yoksa tekkede oturup çorba içmek değildir.
Ondan sonra o adamın bütün ef’al ve harekâtı o intisap ettiği (bağlandığı) zatın
nezaret ve murakabesine (gözetim ve denetimine) tabi olur. Ben dünyada bundan
müessir (etkili) ve bundan nafiz (faydalı) ve feyyaz bir ahlak zabıtası mevcut
olacağını zannetmiyorum”.
Biat ve zikir hakkında bir örnek de: (26)
...İlim beldesinin kapısı Hz. Ali (K.V.) Şanlı Peygamberin huzurunda
Sahabelerle birlikte oturuyordu. Buyurdu ki: “Ya Resülullah! anam, babam Sana
feda olsun. Hz. Allah’a vuslat (kavuşma) yolunun en yakını ve kullarına en
kolayı ve Allah indinde en faziletlisi ne ise bize bildir’ ricasında bulundu.
Hz. Resul (s.a.v.), Ya Ali yanaş!.. Dizlerini, dizlerime daya. Gözlerini
yum. Benim Vech-i Pâkimi gözlerinin önüne getir. Söylediklerimi tekrarla:
“Fa’lem ennehu Lâ ilâhe illallah.” Üç defa tekrarladılar. Buyurdular ki; Ya Ali
bu zikre devam et!..
Hz. Peygamber (s.a.v.), Mekke’den Medine’ye Hicret ettikleri sırada
gizlendikleri mağarada diz çökmüş bir vaziyette gözlerini yumarak Hz.
Ebubekir’in kulağına “Tevhid” Kelimesini (Lâ İlâhe illallah) üç defa
fısıldamış. Bunun üzerine Hz. Ebubekir’e kulakların duymadığı, gözlerin
görmediği.. Hadisinde işaret edilen sırla, keşiflere müyesser olmuştur.
Hz. Peygamber (s.a.v.) bir gün Hz. Ömer’e zikr’e devam etmesini
buyururken; “Lâ iIâhe illallah”ın önce ayrı ayrı “Lâ” sını; sonra “İlâhe”sini;
sonra da bitişik olarak “İllallah”ını üç kere söylemek suretiyle ‘telkin’de
bulunmuşlardır.
Yine birgün Hz. Osman’ın eşleri ölünce; Hz. Peygamber (s.a.v.),
Osman’ı taziyeye gitmişti. Bir ara O’nu karşısına alarak; “Zihninden dünyaya ait
şeyleri çıkar”, buyurduktan sonra, hiçbir ses çıkarmadan “Lâ ilâhe illallah”ı
telkin etmişlerdi (vermişlerdi).
Tarikat-ı Muhammediye’nin iki büyük varisi vardır:
a) EhI-i Beyt’inden
Hazret-i Ali (k.v.)
b) Ashabından Hazret-l Ebubekir (r.a.) kanalıyla devam etmektedir.
Zira Allah’ın emri olan Ruh; Ruh-u Muhammedi’yil Azim ölmez. Ölen
bedendir. Ampul kırılınca elektriğin görünmez olup, kabloda saklandığı gibi...
Beden de ölünce Ruhun-Allah’ın emri olduğundan- Emir Alemine, Melekuta ve
Nasut’la Melekut arasındaki Berzah’larda- Kanallar, tüneller gibi- gizlenmesi,
çekilmesidir. Zira Ruh, yalnız “insana” üfürülmüştür. Ve Ruh, Nur’dur.
Akıl ve tefekkür, Ruh’tan gelir. Aklı olmayan insan, dik gezen
hayvandan başka birşey sayılmaz. Öyleyse insanı insan yapan akıl sahibi Ruh’tur.
İnsan Akıl’dır, Ruh’tur. Ondan ötesi et, kemik ve kandır. Bunlar, hayvanda
da vardır.
Ölen bedende Ruh, artık işlevini yapamayacağından yerine ya da aslına
çekilir.
a) Beden, aslı olan toprağa,
b) Ruh da aslı olan Emr’e döner (Emir âlemine).
Bedendeki Can da, hayvandaki Can gibidir. Hücrelerden oluşan biyolojik bir
cesettir. Ve su ile diridir. Allah’ın -diri ve fail sıfatlarının yansımalarıdır.
İnsan bedenindeki can-hayat, Ruh’tan ve onun en büyük belirtisi Akıldan değil;
tıpkı bitki ve hayvanlardaki gibi sudan gelmektedir. Ve su, mübarek’tir. Mübarek
olduğu Âyet le sabittir. Demek ki Hayat Sıfatı, su’da gizlidir. Ama
bu, daha zahiri bilgi ile keşfedilememiştir. Suda gizli bir sır var.
Suya inorganik diyoruz ama Allah, “herşey su ile Hay-diridir (Zuhruf:
11)” buyuruyor. Ve suyun mübarek olduğunu söylüyor. Belki pozitif ilim bu
sırrı da çözer ve suyun yüzde yüz inorganik olmadığını keşfeder.
Keşke bu sır çözülsel.. 0 zaman organizmanın - hayatın da nasıl maddeye
geçtiği öğrenilmiş olur. Hayatın – can’ın sırrı çözülür. Aklın da Ruhun bir
sıfatı olduğu gibi. Akıl ve Can, madde değildir. Rengin madde olmadığı gibi.
Rengin de can ve akıl gibi atomu yoktur.
Öyleyse; renk, akıl ve can madde değildir!..
‘Herşey su ile Hay’dır - Canlıdır”.
(27)
Allah’ın emr’i olan Ruh ölmez. Peygamberlerin, Velilerin; ki bunların
hepsi muttakilerdir. Muttakiler ise mukarrebun ve sabikunlardır ki Allah’a yakın
olanlardır.
“Mukarrebun muttakiler Cennetlerde, nehirlerde, Sıdk otağında ve
muktedir melikleri (Allah’ın) indindedirler (yakınında-huzurundadırlar).”
(Kamer, 54-55)
Zaten Velayeti, Ruhaniyet-i Muhammedi’nin Hay olduğunu Yüce Muhammed
(s.a.v.)’in Ruhsal Veliliğin “diri” olduğunu Ehl-i Sünnet de, Şia da kabul
etmiştir. İki taraf da Resulullah’ın -Peygamberlerin, Velilerin ve Salih
Müminlerin Ruhlarının berrak, nurlu mukaddes diriliklerini kabul etmişlerdir.
Ruh ölmez, ölen bedendir.
Bunların dışındakilerden; Allah, inanmayanlar için:
“ Lâ yemutu fiha vela yahya-Onlar orada ne ölüler, ne de diriler”.
(Ta-Ha: 74) buyurup; berrak nurani değil de süfli (düşük, bayağı), hatta
şekilleri de insan Suretinden değişmiş olduğu halde murdar bir yarı dirilik,
canlılık içinde olduğunu buyurur. Bunlar, Kur’an-ı Kerim’in birçok bölümlerinde
açıkça anlatılmıştır. (28)
Tarikat-ı Muhammediye, Hazret-i Ali ve Hazret-i Ebubekirin kanalı ile
Onlara bağlı bu dünyadaki “Temiz İnsanların” Kudsi Ruhları vasıtasıyla devam
etmektedir. Ve Ruhla ilgili olduğu için devamını durdurmaya hiçbir maddi güç
yoktur.
Konusu; Seyr-i Süluk (Allah’a yolculuk) ve iman gerçeklerine marifet,
Onları izah ve İslâm’daki her türlü ibadettir. Çünkü ibadetsiz, tezekkürsüz
ve tefekkürsüz (İlâhi, Muhammedi tefekkür), hizmetsiz Allah’a yaklaşılmaz.
Allah’ın zikri, Peygamberlerin ve büyük zatların sohbeti, İlâhi
aşkı-sevgiyi, muhabbeti ve meveddeti açar. Bunların hepsi Mukaddes
Peygamberimizi ve Mukaddes Ehl-i Beyt’ini (Onlara sonsuz sevgi saygı) sevmekle
olur.
Ehl-i Beyt’l sevmek farzdır. (29) Allah, hepimize mukaddes ve
mutahhar Ehl-i Beyt Efendilerimizi (Hz. Ali, Fatıma, Hasan, Hüseyin) can-ı
dilden (gönülden) sevmeyi ve onların yolunda yürümeyi nasip eyleye...
Onların yolu ve mezhebi sadece ve sadece Kitap ve Sünnettir. Tarikat-ı
Muhammedi ve Tasavvuf, Kitap ve Sünnetten kaynaklanır. İlahi Mesaj’a dayanır.
Tarikat iman gerçeklerine irfan; başta Kudsi Ruha Rabıta, zikir olmak üzere
her türlü ibadettir (Namaz, Oruç, Zekat, sadaka, infak-taam yemek yedirmek Hac
ve her türlü hayır iş, amel-i salih).
Çünkü Ruh -İnsan- Rabbına iman ve ibadetle yaklaşır, vasıl olur.
“ Ey mutmein nefis! Rabbına rücu et (Rabbına dön, geri gel). Radi ve
merdi olarak”. (Fecir: 28)
Bu Rabıta, Zikir ve Amel-i Salih (Her türlü ibadet)lerle ve Kudsi Ruhun
himmet, dua ve ikram ile (ki bunlar, hep Rabbin izni ile olur; Biiznillah).
Salik’in, Tanrı Yolcusu Mürid’in Ruhu tedricen (aşama aşama) Hakka, Arşa
yükselir. Kalbi tasfiye ve nefsi tezkiye olur.
Bu arada Allahü Taala o kalbe ve göğse tecelli eder. Letaif-i Enbiya
belirir. Ruh, uruc ettikçe kudsileşir. Nasut’tan, Melekut’a, Ceberut’a, Lahut’a
yükselir. Fenafilpir, Fenafllresul, Fenafillah, Bekabillah olur.
Vuslatı Zat yapar. Zât-ı Pâk-ı Vücud-u Mutlak’ı bulur. O’nunla özdeşleşir.
Buraya kadarı,Seyr-i İllallah’tır. Bundan sonra Seyr-i fillah başlar ki;
Allah’ta Seyrin sonu yoktur!.. Cemal-ı Mutlak ve Kemal-ı Mutlak’ı, Zât-ı
Mutlak’ta temaş eder.
Bunları ayrıca yukarıda sözü edilen Letâif-i Enbiya’da, Natıka’da ve kalbin
özündeki Sır’da (Hu)da murakabe eder.
“Ölmeden evvel ölür (Nefsi ölür)”.30 Men Araf’ı öğrenir.
“ Nefsini bilen, Rabbını bilir”. Hadis’in sırınca Ârif olur.
Peygamberlerin hikmetlerini, Sırlarını, Ruh gözüyle görür ve öğrenir.
Peygamberlerin sırlarına mahrem; Hikmet ve ilimlerine, Irfanlarına mazhar ve
varis olur.
Tek kelime ile ham-çiğ insan iken; Kâmil İnsan olur.
Bunların işareti de dürüstlük başta olmak üzere Peygamberin “Ahlak-ı
Hamidiyesi ve Hz. Şâh’ın (lmam-ı Ali’nin) Adabı ile edeplenmektir”.
Allahu Taâlâ hepimize nasip buyura. Edep Ya Hu...
25 Şeriat-ı Ahmediye islâm Fıkhı (İslâm Hukuku)’dır. Şeriat ilmi de fıkıh
ilmidir. Bu ilim zahiridir. Batıni ilim değildir. iman ile ilgili bilgiler
batıni ilim’dir. Cüz’ i akılla iman gerçekleri bilinmez. Akıl kabul eder. Ama
çözemez. İman-itikad ilmi ve her türlü ibadet “Tarikat-ı Muhammediye dir.
26 Âriflerin Menkıbeleri (Menakıbül Ârifin), Çev. Tahsin Yazıcı, MEB
Yayınları.S.708-709.İstanbul-1989.C.3 S.405.
27) “(Allah) her canlıyı su ile yaptı” (Nur: 45)
28) Bkz. Bakara: 162, Nisa: 169, Mü’min: 16, Beyyine 6.
29) “İşte Allah’ın inanan ve iyi işler yapan kullarını mü jdelediği (büyük lütuf
)budur. De ki (Ya Muhammed): Ben buna karşılık sizden bir ücret istemiyorum.
Ancak Ehl-i Beyt’ime(akrabalara) sevgi istiyorum”. (Şûra: 23)
30) “Men arefe nefsehu, fakat arafe Rabbehu”