Peygamber (A.S.V.) Efendimiz, gerçekten bir mübelliğdir. Yani “tebliğ edici”. Ancak külli bir Alim, Resul, Nebi, Veli ve Varis. Allah’ın Kelamına ve nuruna mazharen mukaddes ruhu taşıyan, kalbine melek ve ruh, Ruh’ül Kudüs, Ruh’ul Emin inzal olan, onlarla konuşan Allah tarafından seçilmiş ve Allah’ın diğer Peygamberler gibi Halifesidir.
       Allah’la tekellüm eden, konuşan bir mübelliğdir. Hakkı tebliği tüm insanlara ve geneldir. Mübeşşir (müjdeleyici) ve Nezirdir (uyarıcı), ve Âlemlere Rahmettir.
       Saydığımız özellikleri olan Alim ve Mübelliğdir. Kur’an, O’na hem inmiş, hem öğretilmiştir.
Allah’ı ve Kur’an’ı en çok bilen bir mübelliğdir. Öyle sıradan bir mübelliğ değildir.
        Yukarda sıraladığımız sıfatlar ya da özelliklerinive “Allah tarafından donatıldığını” Kur’an-ı Kerim’den bazı Âyetlerle inceleyelim:
-- ... İyi bilin ki, Allah ona yardım etmişti.. Allah, ona sekinesini indirdi ve onu, sizin görmediğiniz askerlerle destekledi (Tevbe: 40)


--“De ki: (O), sizin için bir hayır kulağıdır. Allah’a inanır, Mü’minlere inanır. Sizden inananlar için de bir rahmettir (Tevbe:
61).
— Peygamberin çağırmasını, aranızda herhangi birinin diğerini çağırması gibi tutmayın...” (Nur- 63)
--“Peygamber Mü’minlere canlarından ileridir. O’nun eşleri de onların anneleridir (Ahzab: 6)
--Allah, siz Ehl-i Beyt’ten kiri gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor”. (Ahzab: 33)
--“Allah ve Resûlü, bir işte hüküm verdiği zaman, artık inanmış bir erkek ve kadına o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah’a ve Resûlüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur’. (Ahzab: 36)
--“Biz seni, şahid, müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik”. (Fetih: 8)
--“Ki Allah’a ve Resûlüne inanasınız. O’nu destekleyesiniz. O’na saygı gösteresiniz. Ve sabah-akşam O’nu tesbih ed(ip şanını yücelt)esiniz”. (Fetih:9)
—“Sana biat edenler, Allah’a biat etmişlerdir. Allah’ın eli de onIarın elinin üstündedir”. (Fetih: 10)
—“O, Resûlünü, hidayet ve hak dinle gönderdi ki, onu bütün dinlere üstün kılsın. Şahid olarak Allah yeter’. (Fetih: 28)
—“Muhammed, Allah’ın elçisidir. O’nun yanında bulunanlar; kâfirlere karşı şiddetli, kendi aralarında merhametlidirler’. (Fetih: 29)
—“Ey inananlar, seslerinizi, Peygamberin sesinin üstüne çıkarmayın, birbirinizle yüksek sesle konuştuğunuz gibi onunla da öyle yüksek sesle konuşmayın; yoksa farkında olmadan amelleriniz boşa gider”. (Hucurat: 2)
—“(Ey Muhammed) Biz, seni ancak Âlemlere rahmet olarak gönderdik”. (Enbiya: 107)
--“Ve Sen, büyük bir ahlâk üzerindesin”. (Kalem: 4)
--“(Ya Muhammed) Sana okutacağız ve Sen unutmayacaksın”. (A’la: 6)
—“(Ya Muhammed) Sen öğüt ver, çünkü Sen ancak öğüt verensin”. (Ğaşiye: 21)
--“Onların üzerinde zorba değilsin”. (Ğaşiye: 22)
--“Andolsun (Muhammed) onu apaçık ufukta görmüştür”. (Tekvir 23)
—“İnmekte (batmakta) olan yıldıza andolsun ki:
Sahibiniz (Muhammed) sapmadı, azmadı.
O, havadan konuşmaz;
Peygamber (Muhammed) -Olgun İnsan- ne söylerse Vahiy’dir.
Onu, müthiş kuvvetleri olan öğretti.
Üstün akla sahip. Doğruldu
O en yüksek ufukta idi;
Derken yaklaştı, sonra sarktı.
Onunla, arasındaki mesafe iki yay kadar, yahut daha az kaldı.
Kuluna vahyettiğini, vahyetti.
O’nun gözü kaymadı, kalbi şaşmadı.
Şimdi siz, Onun bu görüşüne karşı da kendisiyle mücadele mi ediyorsunuz (tartışıyor musunuz?)
Andolsun, Onu bir kez daha inerken görmüştü
Sidretü’l müntehâda.
Ki Cennet ül Me’va onun yanındadır.
Sidreyi kaplayan kaplamıştı.
Gözü ağmadı, aşmadı da.
Andolsun, Rabbinin Âyetlerinin en büyüğünü gördü”.
(Necm: 1-18)
   Mü’minlere yönelik yanı ve sıfatları ise şunlardır;

   O, Mü’minlerin sahibidir. Duacısıdır. Yani şefaatçisidir. Muallimidir (öğreticisidir). Külli ilme sahiptir.
   ”Âdem’e bütün isimlerimi öğrettim”. (Bakara: 31)  
   
Bu Âyete göre Peygamber yani İnsan-ı Kâmiller, bütün esmayı (isimleri) bilmektedir. Ki bütün isimleri ancak Allah bilir. Yani İnsan-ı Kâmil, külli ilme mazhardır. Melekler, bu konuda ilimlerinin kısıtlı olduğunu Sure-i Bakara’da itiraf ve beyan etmişlerdir. Âdem’e secdeyi kabullenmişlerdir. (Bakara: 30-34)
    Demek ki Âdem, Allah’ın Zatına ve Sıfatına, bu arada bütün ilmine aynadır. Bununla beraber yine de Allah’ın ilmi sonsuzdur.
Peygamber, yani İnsan-ı Kâmil’ler, mazhar-ı Küll’dür. Ayrıca Peygamberimiz Efendimiz, mü’minlere Muallimdir. Mü’minleri tezkiye edici, yani onların nefis kirini gidericidir. Allah’ı, Kitabı ve Nübüvveti kemali ile bilen, hem de mü’minlere öğreten bir Külli Âlim’dir (Hocayı âIemdir).
     “Kendi içinizden, size Âyetlerimi okuyan, ‘sizi temizleyen’, size Kitap ve hikmeti ve bilmediklerinizi öğreten bir elçi (Resul) gönderdik”. (Bakara: 151)
      Ayrıca Mü’minlere Rauf ve Rahim’dir. Onlara ilham eder ve acır. Rauf, ilham edici anlamınadır. Mü’minlere düşkün Rauf ve Rahim’dir. “Rauf’ ve “Rahim”, Allah’ın sıfatıdır. Ve bu sıfatlarını, Peygamberimize de vermiştir:
      ”Andolsun içinizden size öyle (şerefli) bir Resul geldi ki; sizin sıkıntıya düşmeniz O’na çok ağır gelir. Haristir (üstünüze-size çok düşkündür) O. Mü’minlere Rauf ve Rahim’dir”. (Tevbe: 128)
      Peygamberlerin ilmi, Allah’ın ilminin yanında kısıtlıdır. Ama diğer tüm yaratıkların ilimleri karşısında ise kısıtlı
değillerdir. Diğer insanların, meleklerin ve cinlerin hepsinden bilgindirler.
      “Sen, onlarla dünya işlerinde meşveret et”. (Âl-i İmran: 159) (Şûra=38) Âyeti, Peygamberimizin ilminin kısıtlı olduğunu ifade etmez.

       “İnsanların çoğu dünya hayatının zahirini (zahiri bilgileri) bilirler. Ancak Âhirete (madde ötesi Mânevi bilgilere) gafildirler (habersiz ve cahildirler)”. (Rum: 6-7)
      
Âyetinden anlaşılacağı üzere insanların da zahiri bilgileri olduğunu ve Peygamberin dünya işlerinde onlarla meşveret edebileceği, yani onlardan yararlanabileceğini gösterir. Çünkü Peygamber hem onların bildiğini bilir, hem de onlarla meşveret eder. Onlara bir kişilik tanımak, onlarla kaynaşmak anlamınadır.
 
     Çünkü Peygamber, ilmini Allah’tan alır. Allah, O’na icabedeni bildirir.
     “Ve ye’tüneke bimeselin illa ci’nake bi’l hak ve ahsene tefsira - Sana ne mesele getirseler, biz sana hakkı ve en güzel tefsirini getiririz (Ne mesele getirseler, ne sorsalar, biz onun cevabını sana göndeririz)” (Furkan: 33)
     
Daha Kur’an’da, Kudsi Hadislerde ve Hadis-i Şeriflerde diğer insanlarda bulunmayan birçok yüce sıfatlarla mücehhezdir. O Peygamber (A.S.V.) Efendimiz Sahibimiz, Muallimimiz, Veli Mürşidimiz ve Şefaatçimizdir. Bizi tezkiye Pâkedendir.
      O nedenle Peygamberimiz ve Peygamberler (Onlara selam olsun) tabii ki ceset yönleri ile beşerdirler. Bedenleri vardır. Doğarlar, yerler, içerler, evlenirler, yaşarlar, ölürler.
      Ancak Allah’ın emri olan Ruh ölmez. Ölen cesettir. Zaten, “Peygamberler ve Veliler beşer değildir; onlar ilahtır diyen” hiçbir Müslüman yoktur ki; ikide bir”Peygamberimiz de insandır” deyip, onun yukarıda saydığımız yüce, mukaddes ve Pâk ruhu yönünden İlâhi olan sıfatlarını inkar ederek, haşa diğer insanlar gibi bilelim!..
     O da bizim mislimizdir. Beşerdir-İnsandır. Ama yukarıdaki Ulvi ve mukaddes ruh yönünden İlâhi Sıfatlarla donatılmış bir insandır!..
      Peygamberimiz (A.S.V.) efendimiz, Allah’ın Kudsi Ruhunu taşıyan ve bu yönleriyle “İlâhi” olan insandır. İnsan-ı Kâmil-Âdem (a.s.) ilâh değil ama, Allah’ın emri olan Kudsi ruhları ile “İlâhi vasıflar taşıyan” insandır. Peygamberimiz ve Peygamberler, Allah’a ermiş Veliler mukaddes ve muazzezdirler. Yani kutsal ve azizdirler. Mukarrebundurlar... (Allaha yakınlardır).
      “Kulirruhi min  emri Rabbi - Deki; Ruh, Rabbımın emrindendir (yani Allah’ın Kelam Sıfatı’dır)”. (İsra: 85)
     
Ruh, mahluk değildir. Allah’ın emir sıfatıdır. Allah’ın sıfatı, Allah’ın bizzat zatı değilse de, zatından ayrı birşey de değildir.
      Bu nedenle Allah’ın emri, kelimi ve sıfatı olan Ruh, İlâhi’dir. Güneş ve renkleri gibi. Güneşin rengi güneş değildir ama güneşten ayrı ikinci bir varlık da değildir. Onun için ruha, İlâhi demek, “Ruh, O’nun sıfatıdır” anlamınadır. O nedenle şirk değildir. Ruh, Allah’ın bir

parçası veya bir cüz’ü değildir ki şirk olsun. Sıfat, ikinci bir varlık değildir. Sıfat, Var’ın-Allah’ın niteliğidir.
     
Ruh, Allah’ın emridir. Kur’an-ı Kerim gibi. Kur’an da Allah’ın emri’dir. Onun için Allah:
      “Kâfirler, Kur’an’a secde etmezler”. (İnşikak: 21) buyurmakta ve Kur’an’a secdeyi, Mü’minlere vacip kılmaktadır. Halbuki Kur’an, Allah değildir. Allah’ın parçası ve cüz’ü de değildir. Allah’ın emridir. Ruh da Allah’ın emridir. Ve ruh, Allah’ın külli ismine mazhardır. Yukarıdaki Âyete göre Peygamberimizin Allah’tan başkaları için, ilminin sınırlı olması mümkün değildir. Çünkü “ne sorsalar, onların cevabını sana bildiririm” anlamınadır.
       O nedenle Allah’ın külli ismini bilen, yani külli âlim olan ve Allah’ın emir sıfatı olan Âdem (a.s.)’daki Allah’ın kudsi ruhuna melekler secde etmiştir. Cesedine değil (Âdeme bütün isimleri öğrettim). (Bakara: 32)
       Âdem Peygamberin cesedi secde anında; kıble, Kâbe mesabesindedir. Zira secde, Allah’ın zâtına ve sıfatına mahsustur. Cesede, mahluka secde şirktir. Melekler, Âdem’in cesedine secde etmiş olsalardı, müşrik olurlardı. Zaten Sure-i Bakara’da, Âdem (a.s.)’ın kendilerinden bilgili olduğunu ve Âdem’in kudsi ruhu ile onlardan yüce olduğunu Rabbimiz apaçık bildirmektedir.
      Melekler, Âdeme secde ile müşrik olmamışlardır. O zaman talebe insan, âlim insana secde - hürmet etmekle niçin müşrik olsun. Secde tapma mâbut edinmek anlamına değildir. Secde büyükleme, büyüklüğünü kabul etme, tâzim anlamınadır. Saygı anlamındadır. Namazda secde, tek başına tapma değildir. Namaz, bütün rükünleri ile ibadet olmaktadır. Ve niyet; ibadet kastıyladır. Yoksa yalnız secde ibadet değildir. Secde tapmanın dışında, tevbe, tâzim ve şükür için de ayn ayrı yapılır.
      Secde-i şükür de vardır. Teşekkür etme anlamına; niyete göredir. Âlime secde vaciptir. Çünkü geçekte secde âlimin şahsında “ilme” yapılmaktadır. İnsan-ı Kâmil’e (Âdem’e) secde de, Kâmil’in (Âdem’in) şahsında külli ilme mazhar ve ilim öğrenmeye müsait olan Allah’ın pak emri – Âlim Ruhullah’a, Kudsi Ruh’adır.
      Ruh, Allah’ın emri, kelimesidir. Allah’ın emri-kelimesi, ikinci bir varlık, nesne değil; Allah’ın sıfatı, Allah’ın niteliğidir. Sıfatın vücudu yoktur. Sıfat-ı ilâhiye secde, zât-i ilâhiyedir. Sıfat zâtın niteliğidir.
      Allah’ın sıfatına secde etmeyen, sevgi göstermeyen, Allah’ın zâtına saygısızlık etmlş olur. Artık böyle bir kimsenin Allah’ın zâtını savunması, zâtçılık etmesi, tevhidcilik etmesi demogojidir, sapıklıktır. Bu durumda İblis mel’ununun durumuna düşmüştür.
      “Vealleme’ Âdemel esmae külleha – Âdem’e külli esmayı, yani herşeyi öğrettim”. (Bakara: 31)
      Külli esmayı ancak Allah bilir, ve Allah, bu külli ilmi; emri ve kelimi olan mukaddes ruhu taşıyan Âdem’e yani lnsan’a lütfetmiş, öğretmiştir.
       İnsan, Allah’ın külli ilmine mazhardır.
       İnsan-ı Kâmil, ilâh değildir. Ancak ilâhi vasıflar taşır.

     Secde, Allah’ın zâtından sonra, Allah’ın emri ve kelimesi olan Kuran ve İnsan-ı Kâmil’e, Âdem’e, Âlim insana caizdir, vaciptir. Küçük büyüğe, cahil Âlime saygı ve hürmet göstermek mecburiyetindedir. Büyüğün, ilimin önünde saygı ve sevgi ile eğilmek farzdır ve O insanı küçültmez. Bilakis secde edenleri yüceltir. Çünkü secde İlme, irfana, Allah’ın mukaddes ruhuna, sıfatınadır.
     Âdem’e (Âlim, Kâmil insana) secde tâzimdir, büyüklemedir, saygıdır.Tapma, ibadet etme anlamına değildir. Allah’tan başka mabud yoktur. (Ameller niyete göredir.) (Hadis-i Şerif)
      Ayrıca Peygamberler, gaybı bilir. Rüyalar da gayb âlemindendir. (106) İnsan-ı Kâmil, ehl-i keşiftir. Allah’ın bildirdiği kadar gaybı bilir

     “(Ya Muhammed) İşte bu, sana vahyettiğimiz gayp haberlerindendir”. (Yusuf: 102)
    Demek ki Allah, gaybı bildiriyor. Âyet devam ediyor:
     “Onlar, mekir yaptıklarında, sen yanlarında değildin. Sen ne kadar haris olsan da ekserisi iman etmezler”. (Yusuf: 103)
     Zaten Peygamberimiz, Cebrail’in kendisine göründüğünü söylüyor. Cebrail, gayb âleminden değil midir?.. Cebrail, genellikle iç âlemde kendilerine görünürdü.
    “Nezele bihi ruhil emin ala kalbike... - Ruh’ül Emin kalbine inzal olur – oluyor” (Şuara: 193)
    Yoksa Peygamberler de, inanmayanlar da, onlar da bizim gibi insan.
    “Haza illa beşerün mislüküm - Bu da sizin gibi bir insan değil mi?” (Enbiya: 3)
    “Ma entüm illa beşerün mislüna - Siz de bizim gibi insandan başka birşey değilsiniz”. (Yâ Sin: 15)
     Evet, insanlar ama nasıl insanlar?.. Allah’la ve Meleklerle konuşan insanlar.
     Peygamberimiz ve Peygamberlerin beşeri tarafından söz ederken, çok dikkatli konuşup, onların ilahi mukaddes ruh ve yüce sıfatlarını belirterek ve diğer bütün insanlardan tefrik ederek, (ayırarak) yücelterek konuşmak gerekir.
     Çünkü Allah, kâfirlerin niçin Peygamberleri inkar ettiklerini beyan ederken bir sebebinin de Peygamber için “haza misluna - aynen bizim gibi insan” demelerinden kâfir olduklarını açıklamaktadır. (107)
  Böyle ‘Onlar da bizim gibi insafl’ diyenlerin yani; peygamberleri de normal insan bilip, onların olağanüstü insan olduklarını inkar edenlerin, bu nedenle kâfir oldukları Kur’an ile sabittir.

    İslamın içerisinde gelişen Medreselerde ve Tekkelerde zaman- zaman yozlaşmalar görülmüştür. Ama Tasavvuf’ta esas, başkalarının iyiliğini ve çıkarını kendinden önce düşünmektir. Çünkü bu yolun kurucusu Yüce Muhammed’in ve devamı olan büyük evliyaların özellikleri buydu.
     İslâm Tasavvufunda irfaniyette lider, çok güçlü otorite Seyyid Ahmed er Rufai efendimizin (Allah, sevenlerini O’na bağışlasın) yozlaşmış tarikatçı ya da tasavvufçular hakkında söylediklerini aktarıyorum. Bu konuda söz onundur. Biz bu sahte şeyhler hakkında konuşmak istemiyoruz.
     Yalnız şu gerçeği de gözardı etmemek lazım; Tekkelerde ve Medreselerde kötü hocaların ve şeyhlerin; pirlerin, devişlerin olumsuzlarının bulunması bu okulların tatilini gerektirmez. Her mektep, medrese ve tekkede kötü öğretmpnler de, talebelerde bulunabilir. Bunlar var diye bu müesseseler, bu okullar ortadan kaldırılamaz. Kötüler cezalandırılır. Muhammed Said-i Nursi efendinin de (108) bu konudaki görüşü budur.
   Şimdi söz Âriflerin Seyyidi, Hocayı âlem Seyyid Ahmed er Rufai hazretlerinde:
    “Dikkatle bilinmelidir ki: Tasavvuf yolunda hakikata eren kimselerin özleri temizdir. Gittikleri yol paktır. Hoştur. Onların bütün gayeleri Rablarıdır. Huyları, Resulüllah S.A.V efendimizin sünnetine uygundur. Zaten, bunların dışında koşanlar, şaşkındır. Ne var ki o şaşkınlar, bu hallerinin farkında değillerdir.
     Oğlum, bugün tasavvuf yolunda olan kimselerin çoğunu, zındık olarak bulursun. Onlar, tasavvufu, dillerinde, kalemlerinde bir sermaye yapmak sevdasına kapılmış kimselerdir.
    Onlar, bütün bağları kırmış, güya hürriyetçi geçinen kimselerdir. Bütün usülleri bozarak kendiliklerinden icat çıkarırlar.
    Onların çoğunu, işin hakiki yönünden anlamayan, bilgisiz olarak bulursunuz. Anlayışları kıttır. Çok hilekar, kandırıcı kimselerdir. Onlar, kendilerini beğenirler. Düşünceleri karanlıktır. Iyi kimseler hakkında kötü düşünceler beslerler. Takva sahiplerini, zühd yolunda gidenleri, sadakat sahibi olanları, ruh? bir safıyete erenleri benimsemezler. Tam tasavvuf derecesine ermiş kimselerin vasfı yapılamaz, fehim Onların mâna yollarını çıkaramaz.
    Onların yalnız işaretleri vardır. Başta: Nefsin elinden ve onun kirli işlerinden kurtulmak, onlar için, en büyük emeldir. Sözlerinde ve işlerinde: Nefse, dünyaya pay çıkarmazlar. Onların bütün duyguları Hak ayrılığı tozundan tamamen temizdir.
     Onlar, nefisle oludar ama nefsin cümle çirkin huylarından uzaktırlar.
     Halk içinde gezerler. Ama halkın kötülükleri onlara dokunmaz.

     KaIb sahibidirler; ama kalbleri Hak katındadır, Onların kalbinden ancak iyilik zuhura gelir.
    Çeşitli haller vardır; ama onlar o hallerden beridir.., olup biten işlerden habersiz yaşarlar.
    Vakit; onlar için bir kıymet ifade etmez.
   Onları, hiç bir şey, Allah’ın emrinden ayıramaz. Onlar, Allah’ın emri ile tam bir istikamet üzere giderler.
    Allah’ın azameti karşısında mütevazi olarak yürürler.
    Her şeyi bir yana atar, ancak Hak’la yetinirler.
    Kalbleri ayrılık ve O’nun rahmetinden uzak kalma korkusu ile çarpar.
    Sanırsın ki: Gönülleri, Allah’tan uzaklık ve onun nimetlerinden uzak kalma kamçısı ile dövülüyor..
    Allah yolunun hakiki yolcusu, nefsi Allah yolunda hizmet ettiği için nur alır.
    Kalbi, sevgi ve aşkla aydınlıktır.
    Gönlü ise.. marifet nuru ile açılır.

    O büyük insanların işaretlerini şu şekilde de anlatabiliriz:
    Onların özleri, şevk ve iştiyakla uçar. Dışları, Hak yolunda ve Hakla uçar. Dışları Hak yolunda ve Hak’la olur.

 

   Bu yolda sabırla beklemesini bilen o büyükler, gayet yumuşak gönüllüdürler. Her halleri ile sultanlarına yönelmişlerdir.
   Bu yönelmelerinde, Hakkın zâtından başkasına iltifat etmezler. Âlemlerin Rabbı ile ünsiyet - hali, onları iyice sardığındandır ki: Halktan kaçarlar. Hakka döner ve Hakka itimat ederler. Hakla karar kılarlar. Bu hallerinde, dönüp halka bakamazlar. bile..
     Kalbleri hiç kimseye ısınmaz. Sözleri, sanki semadan geliyormuş gibidir. Bilgileri, Hak tarafından verilmiştir.
     Gayeleri yücedir.
     Ruhlar Âlemlnden gıdalarını alırlar.
     Kader yolu, onlar için aydınlıktır.
     Her varlıkta Tekliği sezerler.
     Bütün arzuları, Mâbudun gölgesi altından çıkar.
     Onlar, gizli, aşikâre: Mâbuda şükrederler. Tâ ki: Küfür bataklığına dalmayalar.
    
Her an ve her zaman: Dille ve kalble Allah’ı anarlar. Tâ ki:
unutma izbesine girmeyeler.
     İrfan sahibi bilir ki: Mevlâsı, her halinde onu görüyor ve biliyor.

     O yine bilir ki: Hakkın azamet kılıcı altında, ne bakışı işe yarar ne de, başka bir hali..
     Büyük insan, Hakkın kudreti karşısında kendisini yok görür. Büyük insanın zamanı yüce Allah’ın nimet denizine dalmakla tükenir. Bu arada, onun sevgi tadından başka bütün sevgiler erir.
     O büyük insanlar, kulluğa devam ederler. Kulluk ederler; ama, yaptıkları gözlerinde büyümez. İbadet ederken, Hakla meşgul olur ondan başkasını kalplerinden atarlar.
     O büyükler, iman sahiplerini gördükleri zaman: Mütevazi olurlar. (109)
     Bakıldığı zaman: Daimi bir hüzün içinde oldukları görülür. Ölünceye kadar, bu halleri devam eder. Sonra: Allah’ın rahmetine ve rızasına ererler. (110)

 

105) Ketebellah’u le eğlibenne ene ve Rüsûlih”- Allah, Kitaba-Levhümahfuza Allah ve Resullerinın galib olacağını” yazdı. (Mücadele: 21)
106 ‘Bir zaman sana: “Rabbin insanları kuşatmıştır, demiştik. (Bu söz Bedir olayı’nın müjdesi idi.) Sana gösterdiğimiz Rü’yayı ve Kur’an’da Ianetlenmiş ağacı, insanları (ın imanını) sınama aracı yaptık’. (Isra: 60)
‘Yusuf ey çok doğru söyleyen (insan), bize şu rü’yayı çöz...” (Yusuf: 46)
“Böylece biz Yusuf u o ülkede yerleştirdik Orada diledıği yerde konaklardı. Biz, dilediğimiz kimseye rahmetimizi ulaştırırız. Güzel davrananların ecrini zayi etmeyiz.”(Yusuf 56)

  107) “Zaten insanıarın iman etmeıerine engel olan şey; hep: ‘Allah, bir insanı mı uyancı oıarak gönderdi?..’ demeleridir”. (İsra: 94)
“...onlar: Bir insan mı bize hidayet edecek dediler, böylece kâfir oldular...°  (Teğabun: 6)

108) Said-i Nursi efendinin (k.s.) Adı (Muhammed Said)’tir.

109) Âyet-i Kerime (Fetih: 29)
110) Bkz. Onların Âlemi (25. Hadis) , Seyyid Ahmed er Rufai, Çev. A.Akçiçek, Büşra Yayın. 1994-İstanbul