TASAVVUFİ DİN YORUMU

 

    Kur’an ve Sünnet’e (İlâhi Mesaja) dayanan Peygamberin, Ashablarının, Hz. Ali (k.v.), Hz. Ebubekir’in ve onlara tâbi olan büyük Tarikat Pirlerinin, Ârif Evliyanın Din yorumudur.
     Yukardaki akılcı-mantıkçı din yorumları ile hiçbir alakası yoktur. Tasavvuf tarihi ve Tasavvufi eserler, Pirlerin, Ârif Velilerin kitapları meydandadır. Tamamen İlâhi Mesaj kaynaklıdır. Mantıkla, felsefeyle yapılan bir izah değildir.
     Ruh, Allah’ın emridir. Kur’an gibi, Kur’an da Allah’ın emridir. Emir ise, Allah’ın sıfatıdır. Allah’ın sıfatına secde de Allah’adır. Onun için Âdem’in ilim sahibi ruhuna; yani Allah’ın ‘Emir, ‘Kelam’ sıfatına secde edilmiştir.
    “Kur’an okunduğunda onlar (inanmıyanlar), Kur’an’a secde etmezler”. (İnşikak: 21)
   Bakınız, Kur’an’a da Mü’minlerin secde ettiğini, bu şekilde öğreniyoruz. Emir, Kelam (Kuran), Nebi, Veli, Resul ki hepsi Allah’a Âlim, Âriftir. Hepsine yapılan muhabbet, sevgi, saygı, önlerinde eğilme, biat ve itaat, onlara secdedir.
   Kur’an ve Kudsi Ruh, Allah’ın Emri, Kelimesi’dir. Secde; tapma anlamına da değildir. Müttakilere saygı anlamınadır.
     “Biz bunları (putları) mabud edindik ki -ibadet ediyoruz ki- Allah’a yakın olalım”. (Zümer: 3) Âyetinde görüldüğü gibi müşrikler, putları Mâbud ediniyorlar, onları ilâh biliyorlar (yani küçük ilâhlar).
     İslâm’da hiçbir Müslüman (derviş, mürid), Peygamberleri ve Velileri mâbud (ilâh) bilmez!.. Müslümanlar, Nebileri ve Velileri; Allah’ın sevgili dostları, mukarrebun-Allah’a kavuşmuş, mukaddes Ruh-u İlâhi’yi taşıyan bilirler. Ve cesetlerini beşeri bilirler. Cesetlerinden değil, Âlim ve Ârif olan Kudsi ruhlarından şefaat (dua, himmet) beklerler.
     Hiçbir zaman Nebilere ve Velilere tapmazlar. Nebi ve Veli zaten Allah’a yakın olandır, mukarrebundur. Tekrarlayalım, “mindunihi” ibaresi (Kur’an’da birçok yerde geçmektedir), müşriklerin taptıkları putları, heykelleri kasteder. Bütün İslâm uleması da bunu bilir. Ayrıca bu uyduruk ilâhların Allah’la ilişkileri yoktur. Ama Allah’a mukarreb (yakın) olan Nebilerin, Velilerin AlIah’la ilişkisi vardır.
     Şunları da eklemeden geçemeyeceğiz: İman, kötü amele karşıdır. İman’dan, kötülük zuhur etmez. Hep iyi amel zuhuruna sebep olur. Amel-i salih, imanın belirtisidir. Şafağın, güneşin belirtisi olduğu gibi. Küfür, imansızlık ise, iyi amele karşıdır. Küfür (inkar) hep kötü amel zuhuruna sebep olur. Kötü kokuların, necasetin belirtisi olduğu gibi. Iyi kokuların da gülün ve çiçeklerin belirtisi olduğu gibi. öyleyse kaf ir (inkarcı), zahiren iyi bir amel işlese bile yaptığı riya (gösteriş)dir.
     “Allah’ın, onların sadakalarına ihtiyacı yoktur. Onlar -riyaennastır- insanlara gösterişçidir’. (Bakara: 264) (Nisa: 38)
   riya ise en büyük kötü emel, hatta şirktir. Mü’minden (imanlı olandan) bir kötü amel zuhur etse; bu, içine fücur üfürülmüş nefsinin hevasındandır.
     “Nefse, fücuru da takvayı da ilham ettim”. (Şems: 8)
    Cismani tarafının galebesindendir. Yani Mü’min, elinde olmayan bir saika ile, kötü ameli işlemiştir. 0 kötü ameli ona, imanı işletmemiştir. Zaten Âyet-i Kerimede bu husus açıkça belirtilmiştir.
     ‘Elinde olmayan bir saikanın dışında Mü’min, Allah’ın emrine karşı gelmez.”
      Öyleyse iyi amelin Kâfire faydası yoktur sözü, yanlış bir değerlendirmedir. Çünkü kâfirden, amel-i Salih zuhur etmez. Onun salih görülen ameli zaten riyadır. Riya ise bizzat kötü ameldir, şirktir.
  
‘Kötü amel de imana zarar vermez’ sözü doğru değildir. İman, kötü amele sebep olmaz. Ama mü’min elinde olmayan bir saika (güçle) nefis ve cismani yanının galebesi (baskın gelmesi) ile kötü iş işler.
    “Ceza, fiilin failine tatbik edilir’ kuralı gereği Mü’min cezalandırılır. Ayrıca büyük günahlarda, yani kebâirde ısrar (süreklilik) o kişinin iman taşımadığının alâmetidir.
    Zira imanı olan, kebâirde ısrar edemez. Mü’minde kebâir arasıra ve çok seyrek olur. Bu duruma düşen Mü’min, hemen nâdim pişman olur. Allah’a yalvarır... Ve kebâiri terkedip, iyi işlere başlar.

iyilikIe telafi eder. Tasvvufçu EhI-i Sünnet’in görüşü budur. Hasan el Basri, Muhammed Gazali ve Tasvvufçuların görüşü budur. Doğru olan da budur. Mürcie mezhebi’nin görüşü olan, Kötü amel imana, Mü’mine zarar vermez; iyi amel de Kâfire-küfre yarar vermez” görüşleri bir saptırmadır. Zalimleri, temize çıkarma ustalığıdır. Kötü kralları, şahları, padişahları, hükümdarları, sultanları; kısaca âsileri koruma ve onları daha da azıtmaktır. Ayrıca halkın, o zâlim yöneticilere itaatini sağlamak ve direnme güçlerini, dirençlerini kırmak, zulme rızalarını sağlamaktır. Halbuki İslâm’da, “zulme rıza zulümdür” kuralı vardır. işte Mürcie mezhebine göre, zâlim hükümdarların hesabı, Allah’a rücu edilir (gönderilir). Yine Mürcie’ye göre zâlim hükümdarların, diktatörlerin hesabını Şeriat göremez. Ancak onlar öldükten sonra hesaplarını bizzat Allah’a verirler. Mürcie’nin bu sapık görüşü hem İslâm hukuku’nun, hem de bütün dünya hukuklarının “Adâlette eşitlik” ilkesine aykırıdır. Adâlette ve Şeriatte ayrıcalık hiç kimseye tanınmamıştır.
   İslâm’da, Mü’minler hürdür. Cebren (zorla) lidere biat yoktur.

   Mü’minlerin kendi özgür iradeleriyle emire-lidere biat etme veya etmeme, biatlarını geri alma hakları vardır. İslâm hukuku, zâlim lidere direnme hakkını tanımıştır. Ayrıca zulme (zâlime) rızayı, zulüm saymıştır. Çünkü İslâm sistemi, özünde Cumhuri sistemdir.
   
İslâm toplumcu ve hürriyetçidir. Teşri yönetimi (istişare) ve emaneti ehline vermeyi, emirin âdil olmasını önermekte ve emretmektedir. Batı demokrasisi her nekadar İslâmi değilse de tarihi düşünce süreci içinde İslâmın özünden esinlenmiş olması bakımından (eşitlik, sosyal adâlet, sosyal dayanışma gibi) sanığa savunma hakkı tanıması, sosyal devlet ve bireyin fikir özgürlüğünü kabul etmesi, istişareye dayanan teşri organ ve bağımsız mahkemeler vb. Ki bunların hepsi İslâm’ın daha 1400 yıl önce belirttiği ve önerdiği ilkelerdir. Bu durumda, bu ilkeleri içerisinde barındıran ya da barındırması gereken sosyal demokrasi, İslâma en yakın sistemdir. Cumhuriyeti ve Sosyal demokrasiyi özgürlükleri korumanın tek yolu ise hala halkımız üzerinde etkili olan, İslâmın özüne tamamen ters düşen, binbir türlü değişime uğratılmış Osmanlı din yorumunu düzeltmek ve İslâmın özüne tam uygun olan Taavvufçu Ehl-i Sünnet itikadını oluşturmakla mümkündür.

     Yeniden Hakka, Kur’an’a, Sünnete İslâm’ın özüne uygun bir Ehl-i Sünnet itikadı oluşturmaktır. Bu yapılmazsa her zaman demokratik Cumhuriyet tehlikededir. Çünkü Osmanlı Ehl-i Sünnet itikadı, Sultani sistem üzerine oluşturulmuştur.
     Katıksız bir Demokratik Cumhuriyetçi ve Müslüman olan bu fakirin görüşü budur. Bu görüşümü, İslâmı özümleyen tüm Demokratik Cumhuriyetçi kardeşlerime öneriyorum. Ve gelin hep birlikte Cumhuriyetimizi koruyalım diyorum.
     
Biraz da Cumhuriyete nasıl gelindiğini irdeleyelim: Makam-ı Hilafet’in ilgasına dair kanun aynen şöyledir:
     “Esasen Hilafetin mana ve mefhumu Cumhuriyet ve Hükümet kelimesinde mündemic (saklı) bulunduğundan, makam-ı hilafet mülgadır”. (431 Sayılı kanun)
     Bu kanuna göre, zulme dayanan, saltanatla birleştirilmiş sahte hilafet (onu temsil eden bir kişinin şahsında biileştirilmiş bir makam), Makam-ı Hilafet lağvedilmiş oluyor. Ve gerçek hilafetin mâna ve mefhumunun Cumhuriyet kelimesinde mündemic (saklı) olduğu kesin olarak vurgulanıyor. Doğru olan da budur.
       Gerçek Nebevl Hilafetin, saltanatlabirleşemeyeceği; Hz.Ali, Hz. Ebubekir gibi ve onlara benzeyen Seyyid Abdülkadir Geylani, Seyyid Ahmed er Rufai, Seyyid Ahmed el Bedevl, Seyyid İbrahim Dusuki,Ömer b. Abdülaziz, Cüneyd-i Bağdadi, Ahmed Yesevl, Muhammed Bahaeddin, Hacı Bektaş-ı Vei, Mevlâna Celaleddin Rumi, Yunus Emre gibi zatların (onlara selam olsun) ve kadrosunun da bugünkü İslâm aleminde ve hele Türkiye’mizde bulunmadığına göre bu durumda gerçek müslümanların sıkı sıkıya sarılacakları rejim, hürriyete dayalı çoğulcu demokrasi’yi; bireyin fikir, vicdan ve din özgürlüğünü kabul etmiş olan, dini öğretim ve ibadeti tamamen serbest kılan bugünkü Cumhuriyetimizdir. Cumhuriyet rejimidir.
     Allah, Cumhurlyetimizi muhafaza eylesin.
    
İslâmi öğretiyi ve ibadeti; zikir, namaz, oruç, hac, zekat gibi ibadetleri serbest bıraktığından, Hıristiyan olan Habeş (bugünkü Etyopya) kralına ve onun kanunlarına bile itaat edilmesini Peygamberimiz Efendimiz emretmiştir. Bu bir tarihi gerçektir. Bütün Müslüman kardeşlerimin nazarı dikkatine arzeder, gayet ayık olmalarını, muhalle uğraşan ütopik mollalara uymamalarını, öneririm.
      En azından doçent ve profesör olmayanların din alimi olamayacaklarını, bunların dışındakilerin ancak birer teknisyen, pratisyen din görevlileri olduklarını bilmelerini isterim. (103) Kendini bilen, İslâmın özünü bilen hiçbir profesyonel (doçent, profesör) din bilgininin radikal dinciliği önermediğini ve önermeyeceğini ayrıca vurgularım.
      Ayrıca İslâm Şeriatının muamelat kısmı, zaten kişinin şahsı ile ilgilidir. 0 nedenle onu önlemenin yolu yoktur ve önlenemez de. Yani İslâm’ın muamele hukuku kişinin kendi seçeneğindedir. Kanunlar, bu muamele hukukunu kişinin kendi yaşamında uygulamasını önlememiştir.
      Müslümanlar, kendi yaşamlarında şeriatin muamele hukukunu kendilerince ya da kendilerine göre uygularlar. Örneğin, bir kadınla evlenme kanunla düzenlenmiş ise de bir resmi nikahlı kadın razı olduğu müddetçe kocası ondan başka bir kadın alabiliyor. Bu tür bir uygulama, resmi nikahlı karısının dava açmasına bırakılıyor. Uygulama böyle görülmektedir. İslâmın bireysel muamelet kısmı, kanunla men edilmemiştir. Müslümanın insiyatifine bırakılmıştır. İslâm, İlâhi bir sistemdir. İlâhi sistem Peygamberlerin ve Velilerin, yani peygamberin tam varisinin liderliğinde uygulanabilir. Hz. Ali, Hz. Ömer gibi tarihe baktığımız zaman Ashabın büyüklerinden müttaki olanlarından sonra, İslâm'ın, Resulullah ve kendilerinden ilk otuz sene sonra uygulanmadığını açıkça görmekteyiz.
      Öyleyse İlâhi sistemi; “İlâhiler” yani Allah’ın huyu ile huylanmış (Sıfatlarıyla ıfatlanmış) (104) Müttaki, Âdil ve Ahlâk-ı Hamidiye sahibi olmayanlar, İslâmi sistemi uygulayamazlar (Müttakiler; Veliler, İlâhilerdir.) Böyle İlâhiler ve bunlara yakın mütteki bir Müslüman topluluğu da şu anda ortada görünmüyor. 0 nedenle diyoruz ki, zahiri ilim sahipleri

çıkıp da bu İslâmi sistemi uygulayacaklarını iddia etmesinler. Zahiri bilginler, İlâhi muttakiler değildir. Çünkü müttaki olmayanlar, İslâm’ın başına geçemez. Geçse de İslâm’ı uygulayamaz, saptırır. Öyleyse Allah’ın Vâdi gelinceye kadar, (105) kimse bu işlere girişmesin. İslâm’ı ve Müslümanları rahatsız etmesinler.
    
Yani hiçbir zaman Emevi, Abbasi ve Osmaniler Peygamberimizin Şeriatını uygulayamamış, uygulayamazlar. Çünkü EhI-i Beyt’in, Mukarrebun Ashab’ın “takva”sına sahip değillerdir. Takva toplumu değillerdir.
      Bu profesyonel bile olmayan amatör din bilginleri, hatta profesyonel olabilenlerinde bile Ehl-i Beyt’in ve Peygambere mukarreb-yakın olan Ashabın ve Allah’ın Veli kullarının ne ilmi, ne takvası, ne adâleti ve ne de güzel ahlâkı vardır. Peygamberi, sadece zahiri ilimleriyle temsil edenler, Peygamberlerin Vârisi, Halifesi olamazlar. Ayrıca toplumun da ekserisinin takva ehli olması lazımdır.
 

103) Aynca Bkz. “Günahsızlar” ve “Muhammed-İsa-Âdem” isimli kitaplarımızda ilgili bölümıer.
104) Yüce Allah, Peygamberimızin diliyle bir Kudsi Hadis’inde buyurur ki: ‘Allah’ın huyu iıe huylanınız (Sıfatlarıyla sıfatlanınız’. Sırrül Esrar, Seyyid Abdülkadir Geylani, S. 99,Çev.A.Akçiçek Rahmet Yayın., İstanbul, 1964).