İSLÂM PEYGAMBERİ SONRASI
DİN YORUMLARI
İslâm’da
Peygamberden sonra genelde şu din yorumları yapılmıştır. Bunlar:
1) Abbasi Din Yorumu: Maturidi’lerin ve Eş’ari’lerin etkisindeki Din
yorumu.
2) Şii Din Yorumu : Genelde Mutezile Kelam yorumcularının etkisinde.
3) Endülüs Emevi Din Yorumu: Mutezilenin, zahiriye mezhepçilenin
etkisinde.
Diğer bütün mezhepler, bu üç grubun içindeki mezheplerdir.
Abbasi din Yorumu, Eş’ari ve Maturidi’liğe dayanır. Zahir-batın arasında bir
yorumdur.
İran’ın İtikat yorumu, Mutezile kelamcılarına dayanır. Zahiri ağırlıklıdır.
Şianın İsmailiye mezhebi ise batıni bir yorumdur.
Endülüs Emevi Din Yorumu: Mütezile’ye ve aşırı zahiriciliğe dayanır. Ehl-i
Beyt’e, Hâşimilere ve Evliya’ya (tasavvufa) Mâneviyata tamamen karşıdır.
Felsefi, zahiri bir din yorumudur. Dini, tamamen dünyevileştirmiş, Dinin
mistisizmini ortadan kaldırmış; Dünyevi, materyalist bir din yorumu yapmıştır.
Emevi din yorumcularının fikir babaları şunlardır:
Davud-u Zahiri (Kufe 818, Bağdad 884).
İbn-i Hazm (Kurtuba 994- Manta Lişan 1064). Soy olarak Emevi kökenli olan İbn-i
Hazm Zahiriye mezhebinin kurucusudur. Ehl-i Sünnet ve Şii mezheplerinin hepsine
karşıdır.
İbn-i Teymiye (Harran 1263- Şam 1328). İbn-i Haldun (Tunus 1322-Kahire 1406)
Genelde zahiriyedir. İbn-i Rüşd (Kurtuba 1126- Merakeş 1198) Yüzde yüz Aristo
mantıkçısıdır. Maddi-Mânevi her bir gerçeğin (mutlak gerçek de dahil) cüz’i,
pratik akılla bilinebileceğini iddia eder. İslâm’da en fazla mantıkçı, mutlak
akılcıdır.
Abbasi-Ehl-i Sünnet (Eş’arilik ve Maturidilik) din yorumu ile Şii
(Caferilik, Zeydilik) din yorumu arasında özde fazla bir ihtilaf, ayrılık
yoktur. İtikat’ta da, amelde de birbirlerine yakındırlar.
Emevi din yorumu ise; ikisine de şiddetle karşıdır. İkisi ile de savaş
halindedir. Şii din yorumunu da, Ehl-i Sünnet din yorumunu da şiddetle reddeder.
Savaş verir. Bağnaz, çok tutucudur.
Emevi din yorumcuları; Mâneviyatı-Tasavvufu, mistisizmi tamamen reddederler.
Ehl-i Beyt, Sünnet ve Evliya-Tasavvuf-Tarikat düşmanlığı yaparlar. Arap emevi
milliyetçiliği yaparlar. Peygamberin ailesine, Haşimilere, Seyyidlere düşmanlığı
devam ettirirler.
Bir de 1517 yılından sonraki Osmanlı Din Yorumu: 1500 yıllarından
sonraki Osmanlı din ulemasının çoğu; (Şeyhülislamlar) tarafından hazırlanan ve
yazılıp onunla kamuoyu oluşturulan Ehl-i Sünnet Akaidinin, Kitap ve Sünnetle
yüzde seksen alakası yoktur. İlâhi Mesaj’dan kaynaklanmayan akılla, Aristo
Mantığı’nın kurallarına göre oluşturulan, Felsefi-Nazari ve Kelâmi bir
itikat’dır.
Selef’ in itikadı değildir. Çünkü Selef, Felsefi-Mantıki, Kelâmi itikadı
kabul etmez. Bunu “İslâm’da Mezhepler ve Yükseliş” isimli kitabımızda
derinliğine izah etmişiz. Selefi Salihin mâneviyatçıdır. Felsefe ve Kelâma
karşıdır.
Bununla beraber Kelâmi olan Eş’ari ve Maturidi itikadı; Selef in itikadına en
yakın olan Felsefi-Mantıki, Kelâmi olan itikat’tır. Bu gerçeği vurguluyorum.
Ancak bugün eldeki EhI-i Sünnet Akaidi incelendiğinde görülecektir ki, bu Akaid,
Maturidiye ve Eş’ariye de uymamaktadır. Saptırılmıştır. Mürcie Mezhebi’nin ve
Endülüs emevi ulemasının görüşlerinin tesiri vardır. Zalim hükümdarlara itaat
önerilmektedir. Tasavvuf, Tarikat, Rabıta, Zikir aleyhtarlığı
yapılmaktadır. Peygamberimizin arkadaşları (Ashap), Peygamberin Ehl-i Beyt’ine,
Ailesine tercih edilmekte; Ashap, Ehl-i Beyt’ten üstün gösterilmektedir. Bu “Nasibiliktir’.
Maazallah...
Şia aleyhtarlığı doruk noktadadır. Bu doğru değildir. Şia’ya şiddetli
aleyhtarlıktan Ehl-i Beyt aleyhtarlığı çıkar.
Nitekim münafıklığı,•fesat ve zulümleri kesin olarak bilinen Ebu Süfyan
ve Ailesi Hinde, Muaviye, Yezid,Vahşi, Mervan temize çıkarılmaya çalışılmakta,
bunlar ashab gösterilmektedir. Bunlar Müslüman, Mü’min değillerdir,
Mekke’nin fethi günü kerhen, korkularından Müslüman olmuşlardır.
“De ki, Fetih günü iman edenlerin imanı, kendilerine fayda vermez. Onlara
nazar da etmem ve Onlardan uzak dur”. (Secde: 29) Zira Sufyan ailesi
emeviler. Fetih, günü kerhen iman etmişlerdir. (Korkularından) Âyeti, apaçık;
Süfyan ailesinin imanını kabul etmemektedir. Kur’an’a göre, onlar
Mü’min değiller. Nasıl olur da Peygamberin (A.S.V.) mübarek
Ashaplarından olabilirler?.. Bunlar Müeilefetül fil Kulub’durlar. (92)
Osmanlı Şeyhülislamlarının oluşturduğu ve Ehl-i Sünnet Akaidi diye
yutturdukları itikada göre bunlara hazret ve (r.a.) denilmekte, zalim ve apaçık
kafir olan Yezid’e de lanet etmek yasaklanmaktadır.
Yezid, kaba kuvvetle halifeyim demiş, aleni şarap içmiş, camii terk etmiş,
şehvetçi, cinsi sapığın biridir. İsa dini üzere şarap içi- yorum diyerek de
Müslüman olmadığını da açıktan söylemiştir, mel’unoğlu mel’un...
Bu nasıl Ehl-i Sünnet itikadıdır ki; Şafii’nin “baği-Âsi-Tuğyan ehli dediği;
Eş’ari’nin “Baği-Âsi-Tuğyan ehli” dediği; Peygamberin, “Adud-Isırıcı canavar,
melik kral” buyurduğu; ayrıca “Baği-Âsi-Tuğyan ehli” diye nitelediği Muaviye
bağisine hazret ve (r.a.) demektedir.
Halbuki Maturidi ve Eş’ariliğe göre Muaviye ve Amr İbnül As zalimleri
taği’dirler. Yani tuğyan ehli, Âsi, fesatçıdırlar. Hak İmam’a, Hazret-i Şâh-i
Velâyet Aliyyel Mürteza’ya, dolayısıyla İslâm’a isyan etmişlerdir. Hak İmam’a
isyan, İslâm’a isyandır, küfürdür.
Hatta bu konuda Taftazani; Hasan el Eş’ari diyor ki: “Hz. Ayşe, Hz. Talha,
Hz. Zübeyr hata etmişlerdir. Ancak hatalarından rücu etmişlerdir, dönmüşlerdir”
deriz. “Muaviye ve Amr ibn As ise Hak İmam’a (Hz. Ali’ye) tuğyan etmişlerdir”.
Ve devamla Eş’ari buyuruyor ki; “Hz. Ali öyle bir Hak İmam’dır ki; Hak O’ndan
ayrılmaz” (93)
İmam Şafli de, “Muaviye bâği’dir, âsi, zâlimdir”, buyurmaktadır. (94)
İslâm’ın ilk şehidlerinden olan “Yâsir ailesi”nden, güçlü
Mü’min Ammar bin Yâsir hakkında Cenab-ı Peygamber (A.S.V.):
“İnne Ammar’en tektüluhu fieti’l bâğiye - Ammar’ı muhakkak âsiler, tuğyan
ehli öldürecektir”. (95)
Ve Hz. Ammar’ı, 0 güçlü Sahabeyi, Sıffin savaşında Süfyaniler (Muaviye
gil) öldürmüşlerdir.
Ayrıca bu konuda Said-i Nursi Efendi’nin görüşü de aynıdır:
“Şâh-i Velâyet İmam-ı Ali Hazretleri Efendimiz, ‘Hilafet-Din (yani Dini ve
Hilafeti korumak için)’ savaştı. Muaviye ve taraftarları ise; ‘saltanat için
(yani dünya menfaati için) savaştı. Hz. Ammar’ı da Muaviye ve taraftarları
olan âsiler öldürdü”, buyurmaktadır. (96) Kısaca Ehl-i Sünnet Akaidi denilen
itikat, Maturidilikten ve Eş’arilikten saptırılmış; Şeyhülislamların 151
7’den sonraki oluşturdukları bir çarpık, saptırılmış itikattir. Ehl-i Sünnet
itikadı değildir, olamaz.
Bu arada şunları da eklemek gerekir: İslâm literatüründe bir de “Nasbilik
ya da Nasbiyyun” kavramı vardır. Nasbiyyun, Allah’ın ve Resulünün (A.S.V.)
övdüğü, sevdiği Ehl-i Beyt’i bir yana itip, ya da görmezlikten gelip, Ashab’ı
tutmaktır. Bu durum, Gazali hazretlerine göre “küfür”dür. Çünkü, Ehl-i beyt
aleyhtarlığı, peygamber aleyhtarlığıdır.
Emevi uleması ve Endülüs Emevi devleti; İran din anlayışına ve Abbasi
ulemasının din anlayışına; Ehl-i Sünnet, Maturidilik, Eş’arilik, Hanefilik,
Şafiilik, Malikilik, Hanbelilik ve Caferilik, İsmaililik ve Zeydiliğin hepsine
karşı zıt ve düşman olan bir “Zahiri Mezhebe” dayanan din anlayışıdır.
Emeviler ve onların devamı olan Endülüs Emevileri; “Hâşimi” düşmanlığını devam
ettiren bir devlet idi. Ve bunlar, Hâşimi düşmanlığına dayanan bir “Din
Yorumu” hazırlamış ve devam ettirmişlerdir.
Ama Yüce Allah sonunda
Peygamberin Ailesine, Hâşimi Ailesine düşmanlık eden; Hâşimi olan Abbasi din
yorumcularına şiddetle karşı olan bu sapık devleti ortadan kaldırmış ve
“ebter” etmiştir. (97)
İçimizdeki Emevileri ve Endülüs Emevi Devletini yer yer fırsat buldukça
savunanlar, hâlâ bu Hâşimi-Abbasi (Şii ve Sünni) düşmanlarıdır. Tek kelimeyle
Ehl-i Beyt, Hâşimi ailesi ve Evliyaallahın’ın, Tarikatın düşmanlarıdır. Çünkü
Tarikat, genellikle Hâşimi ailesinden, Seyyidlerden yani Âl-i Muhammed’den
gelmektedir. Onun için aynı zamanda şiddetli Ehl-i Beyt ve Evliyaallah
aleyhtarlığı ederler.
Tamamen zahiriyedirler. Onlar ne Sünni’dir, ne Şii’dirler. Doğrudan
Zahiriye mezhepçileridir. Dini, dünyevi yapan; melikliği, krallığı, saltanatı,
Hilafet-i Nebevi’nin yerine koymaya çalışanlardır. Ki bu melikliği, krallığı
zaten İslâm’a batıl surette ilk sokan Emevi’lerin reisi Muaviye lbni Ebu
Süfyan’dır. Adud-ısırıcı kraldır. (98)
Ancak birşey olmuştur. Sultan Yavuz Selim ve Şah İsmail kavgasından sonra
bir kısım Emevi yanlısı Osmanlı uleması bu siyasi ihtilaftan yararlanarak
şiddetli bir Iran, Şii aleyhtarlığı başlatmış, bunu yaparken de Endülüs Emevi
ulemasının eserlerinden yararlanarak (Zahiriye mezhebinin kurucusu lbn-i Hazm
gibi) işe koyulmuş, derken Osmanlı uleması, Emevi taraftallığı yapmışlardır.
Abbasi din yorumundan uzaklaşmışlar, şiddetli bir Şii aleyhtarı olmuşlardır.
Bundan da Ehl-i Sünnet halkın kafası karıştırılmıştır ve zarar görmüştür.
Halkımıza, Emevilere sevgi aşılanmak istenmiştir.
Resmiyette
ise Abbasilerden bu güne kadar diğer üç mezhep (99) Osmanlı ulemasınca inkar
edilmemekle beraber hiçbir zaman İsam devletlerinin “Resmi mezhebi” olmamıştır.
Resmi mezhep, hep Hanefi mezhebi olmuştur. Ancak Selim’den sonra Osmanlı
uleması, Emevi-zahiriye mezhebine kaymıştır. Hanefiliğin adı kalmıştır.
Ebu Hanife Hazretleri, Ehi-i Beyt, âşığıdır. İmam-ı Câfer Hazretlerinin
talebesi, mürididir. “Eğer iki senem daha olmasaydı, Câfer-i Sâdık’a
kavuşmasaydım helâk olacaktım.” sözü çok meşhurdur.
İşte bu suretle Şah İsmail - Sultan Selim davasına kadar olan Abbasi Din
yorumundan ibaret olan Osmanlı din anlayışı, Şah Ismail ve Yavuz Selim’den sonra
eskiden Şia’ya yakın iken ve Şia Din yorumu ile fazla bir ihtilaf yok iken bu
kavgadan sonra bunu fırsat bilen Osmanlı ulemasının bir kısmı Endülüs Emevi
ulemasının Din yorumuna yönelmiş ve bu suretle Yavuz Selim’den sonraki Osmanlı
Din yorumu Abasi-Emevi din yorumu sentezi haline gelmiştir. Mezhepler Tarih’inde
Yavuz’dan sonra bir de “Osmanlı Din yorumu” oluşmuştur.
Endülüs Emevi din uleması, Mutezile itikadındandır. Eş’arilik ve
Maturidilikle hiç bir alakası yoktur. Onların Mezhebi, Zahiriye Mezhebi’dir.
Yani Ehl-i Sünnet İtikadında değillerdir.
Emevi uleması Hâşimi’lerin aleyhtarıdır. Abbasiler de, İran Şiileri de Hâşimi
ve Hâşimi yanlısı oldukları için onlara karşı çok şiddetli bir hem siyasi hem
ilmi aleyhtarlık yapmışlardır. Ve yapmaya devam etmektedirler. Ehl-i Sünnet
ve Şii kardeşlerimizin bu gerçekleri bilmeleri ve araştırmaları lazımdır.
Yavuz’a kadarAnadolu’da lafı bile edilemeyen Emevi Devleti’nin ilk kurucusu
Süfyanoğlu Muaviye ve Emeviler bu tarihten sonra Osmanlı madreselerinde müdafaa
edilmeye başlanmıştır. Ancak Eh-i Beyt taraftarı olan Anadolu halkımız hiçbir
zaman bunu benimsememiş; Muaviye aleyhtarlığını Ehl-i Beyt ve Hz. Ali’nin
düşmanı olan Muaviye’nin Mervan’ın, Ebu Süfyan’ın, Hinde’nin ve Yezid
sapıklarının adlarını çocuklarına koymamakla belirtmiş ve ispat etmişlerdir.
Ehl-i Sünnet halkımız Resulullah’ın Ehl-i Beyt’inin muhlis muhibbi ve
taraftarıdır. Allah’a çok şükür Haşimi ailesine sevgi ve saygıyla selavat
getirmeye devam etmektedir.
“Allahümme salli ala seyyidina Muhammedininnebiyyil ümmiyyil
Haşimiyyi ve ala âIihi ve sahbihi ve sellim”.
Özetlersek, şu
anda İslâm’da dört din yorumu vardır. Diğer fraksiyonların hepsi bu dört gruba
dahildir. Bunlar:
1) Haşimi-Abbasi Din yorumu: Bunlar dört ameli mezhep, Eş’arilik,
Maturidilik ve Selefilik. Tasavvufçular. Bunların hepsine birden Ehl-i Sünnet
denir. Yani Sünniler.
2) İran Şia Din yorumu: (Caferiler, İsmaililer, Zeydiler. Bunlar hep
Şii din yorumudur.)
Bunların hepsine birden de Şia diyoruz. Hâşimi, İmam Ali ve oğullarının
taraftarlarıdırlar. Fıkıhta delilleri Kitap ve Sünnet’tir. Kelami itikadları,
Mutezile itikadıdır.
3) Endülüs Emevi ulemasının Din yorumu: Hâşimi-Abbasi ve Hz. Ali ile
evlatlarının aleyhtarlarıdırlar. Şam’da kurulan Emevi Devletinin ve
kurucularının taraftarıdırlar. Arap emevi milliyetçiliğini devam ettirirler.
Yani bir nevi aşiretçi ve ırkçıdırlar.
Kelamî İtikadları; Mutezile ve Aristo mantığına dayanan aşırı akılcılıktır.
Fıkıh’da deliller, Kur’an’ın zahirine dayandırılır. Sünnete itibar etmezler. Ve
saygısızdırlar. Hadis-i Şeriflere hiç saygıları yoktur. Zahiriye
Mezhepçileridirler.
4) Yukarda açıkladığımız gibi 16. asırdan sonra bir de Osmanlı ulemasının
Din yorumu ortaya çıkmıştır.
Bu şekilde Hâşimi-Abbasi din yorumu olan Eş’ari’lik ve Maturidilik Endülüs
Emevi din yorumu ile telbis edilerek (karıştırılarak), Osmanlı ulemasınca yeni
bir din yorumu geliştirildi. Adına da: Ehl-i Sünnet itikadı konuldu.
Ve bu itikadla, Tasavvufçu ve bağımsız din âlimleri tehdit ve baskı altına
alındı. Şeyhülislam makamına bağlı vaizler ve müftüler bu karma itikada karşı
gelenleri dalâletle itham ettiler. Hak’la-Bâtıl karışımı bir itikad
oluşturdular.
Halbuki Allahu Teâlâ:
“Velatelbisül hakke bil bâtıl - Hakkı, bâtıla telbis etmeyin,
karıştırmayın.” (Bakara: 42) buyurmaktadır.
Bu suretle 1517’den sonra, kendilerine de halka da yazık ettiler. Üstelik,
bu karma itikadı, hep dört mezhep kurucusu adına yaptılar. Halbuki bunlar dört
müctehid gibi olmayıp, fıkıh âlimi hocalar idiler.
Dört büyük Müctehid, yani Hanefi, Şafii, .Maliki, Hanbeli hazretlerinin
itikadları, Tasavvufa dayanan Selef-i Salihin olan, Ehl-i Beyt’in ve ashabın tek
kelime ile Hz. Ali’nin, Hz.Ebubekir’in itikadı idi.
Dört mezhep kurucusunun, Aristo mantığına dayanan felsefi ve kelami olan
itikadlarla -ister Maturidi, ister Eş’ari olsun- hiçbir alakaları yok idi. (100)
Bu kelami ve felsefi itikadlar; dört mezhebin kurucularınca kurulmamış;
nazari-rasyonel, yani Cüz’i akılla oluşturulmuş itikadlardır. Bunu bilmeyen
hiçbir bilgin yoktur.
Cumhuriyetin ilanı ile; tehdit, baskı, fetva ile istediklerini kâfir sapık
ilan edip öldürme-sürme yetkisi ulemanın elinden alındı ise de bu Abbasi, Eş’ari,
Maturidi, Endülüs, Emevi karışımı itikadı olan Ehl-i Sünnet itikadı adını
verdikleri itikad, yıllarca sürdürülmüştür. Ve sürdürülmektedir.
Günümüzde sadece ellerinden fetva ile baskı yetkisi alınmıştır. Ulema
aynı ulemadır. Zihniyet, aynı zihniyettir, itikatları aynı İtikattır.
İşte zaten bu mollaların bugünkü sıkıntıları da, bu fetva yetkilerini
kaybetmiş olmalarından gelmektedir. Yoksa onlar, bin bir türlü istihaleden
(başkalaşımdan) geçmiş ellerindeki din yorumunu Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat itikadı
diye halka öğretmek, yutturmak ve kendilerine devlet destekli fetva yetkileri
kazanıp halkı korkutup, onların üzerinde ceberuti (zorla, baskı yapma), bir dini
otorite kurmak istiyorlar. Kendi şahsi dünyevi çıkarlarını bu yolla sürdürmek
istiyorlar.
Yoksa onlar bilir ki Nebevi, yani gerçek İslâm Fıkhı (İslâm Hukuku)
İmam-ı Hasan’ın hilafetten vazgeçmesiyle kalkmış, yerini çok ceberrut zalimane
bir meliklik-krallık almıştır. Zalim, adud ve ceberut Muaviye tarafından ihdas
edilen (ortaya çıkarılan), İslâm’a tamamen ters meliklik-padişahlık; Emevilerden
sonra Abbasilerde sultanlık, Osmanlılarda sultanlık ve padişahlık, Iran’da
şahlık namları altında devam ettirilmiştir. Ve bu sahte halifelik, halka
gerçek halifelik gibi anlatılmıştır.
Gerçek 5 halife Hz. Ebubekir, Ömer, Osman, Ali ve Hasan’dır. (101) Hz.
Hasan’dan sonraki halifelikler sahtedir, krallıktır. Gerçek Nebevi Halifeliğin
bulunmadığı yerde ise Peygamberin Hukukundan (Şeriatından) söz etmek mümkün
değildir. Zaten tarihe bakıldığında Osmanlılarda Şeriatın ukubat-ceza sistemi
uygulanmamış; padişahların beşeri emirleri ile ceza hükmolunmuştur.
(uygulanmıştır) (102). Abbasilerde de İslâm’ın ceza yasaları, yarı yarıya
uygulanmıştır. Emevilerde Şeriat diye bir şey zaten hiç yoktur. Tamamen
beşeridir ve çok zalimanedir.
Şeriatın hukuk sistemi ve muamele hukuku ise zaten şahsidir. Onu önlemek
mümkün değildir. Örneğin mirasta isteyen aile, Şeriata göre mirası taksim eder
ve tapu siciline tescil ettirebilir. Çünkü Medeni Kanun, rızai taksimi kabul
etmiştir. Müslümanlara hiç kimse ve hiçbir kanun sen, şunu zorla yapacaksın
dememiştir. Kadın ve erkeğe Hıristiyanlıkta olduğu gibi boşanamazsınız da demez.
Helal-haram uyamazsınız, Kur’an okuyamazsınız, ibadet yapamazsınız ve benzeri
zorlamalar, hiç bir kanunda yoktur ve Türkiye’de hiç bir kanun bunları
yasaklamamıştır. Kısaca Müslümanlara, Müslümanca yaşayamazsınız diye bir
kanun da yoktur.
İslâm’ın Ceza Kanununu ise, ne Emeviler(Ömerb. Abdülaziz hariç), ne
Abbasiler, ne de Osmanlılar uygulamamıştır. Tarih bunun şahididir. Din
ulemasının hepsi de bu gerçeği bilir. Öyle ise bu mollaların dertleri nedir?..
Meyhaneler ve genel evleri ise, Osmanlıdan bu güne devredilmiştir. Bunların
dertleri; yukarıda sözü edilen devlet destekli
fetva yetkilerini tekrar ele geçirip, halkı korkutarak
kendilerine hürmete, prestije (bir nevi taptırmak) mecbur etmektir. Tetkik
edilirse Batı Ceza Kanunları da, İslâmın suç saydığını suç ve kötü saymıştır.
Ancak ceza şekilleri değişiktir.
Yine kitâbi(kitaplı) dinlere bakıldığında 28 Peygamberin, bizim
Peygamberimizin, İmam Hasan’la beraber ilk gerçek ve büyük 5 Halifenin
sisteminde, ayrıca İslâm Şeriat Hukukunda hapis cezası yoktur. İslâm’da
sanık, sadece hakim karar verinceye kadar tutuklanır.
İslâm Ceza Hukuku’nda ceza, bedeni ve malidir. Kısas, had ve diyetler
gibi. Suçlu; ya para cezasını verir, ya da had (değnekle dayak) cezasını
alır, kurtulur. Hapishaneler, tarihteki eski krallıklardan kalma bir ceza
sistemidir. İnsanları dar bir yerlere yerleştirmekle, özgürlüğünü elinden
almak türünden uygulamalar; Sezar’ların, Firavun’Iarın (Ramses’lerin),
Kayzerlerin, Kisra’ların, Emevi, Abbasi, Osmanlı ve sair sultanların, şahların,
padişahların uygulamalarıdır.
Tüm Peygamberlerde ve ilk 5 Halifede ve onların hukuk sistemlerinde
cezaevi yoktur. Tarih ve 4 Kitap (Kur’an, Tevrat, Zebur, İncil) bunun şahididir.
Ceza evlerinin bir adı da “diriler mezarı”dır. Bir nevi insanları, ölmeden
diri diri dar bir yere koymaktır. Bir insan 10 yıl cezaevinde kalırsa o insanın
ailesinde açılacak yaralar bir yana, aynı insan fiziki ve psikolojik olarak
pörsür. Bedeni ve ruhu psikolojik olarak yıpranır ve de ruhen o insan artık
hastadır. Bu durumda cezaevleri ne gibi bir ıslaha yol açabilir. Ayrıca çoluk
çocuğu, karısı, kısaca ailesi her türlü tehlikeye maruz kalır. İnsan,
özgürlüğünü kaybeder.
Özgür olmayan insan, acaba ne kadar insandır?.. Bu konu, tartışmaya değer
bir konu olarak ortada durmaktadır.
Ancak şu bir gerçektir ki; Osmanlı padişahlarının en kötüsü bile bu
Osmanlı ulemasından, Peygamberin kutsal ailesine, Ehl-i Beyt’e ve Tasavvufçu
Ârif Velilere, Tarikat Pirlerine daha yakındırlar. Onlara muhip ve
hürmetkardırlar.
Osmanlı sarayı daima, Tasavvuf ve Tarikat büyüklerine, Seyyidlere
(Peygamber ailesine) hürmet ve sempati göstermişlerdir. Bu gerçeği vurgulamayı,
tarihi bir realite olmakla beraber, vicdani bir borç
addediyorum. Bize göre eğer Osmanlı padişahlarının bu tavrı olmasaydı, bağnaz
Osmanlı uleması işi daha da kötüye götürebilirdi. Hatta en azından Türk Sanat
Musikisi olamazdı. Musikiden mahrum olurduk. Bunu Osmanlı padişahları ve saray
önlemiştir. Bu ulemanın içinden büyük zatlar da çıkmıştır. Onları tenzih ederim.
İslâm’da padişahlık ya da veliahtlık yoktur. İslâm Hukukunda, veliahtın
hukuku olmaz. Saltanat sistemi ise veliahtlığı,-yani padişahın, kralın yerine
geçecek kişi, oğul ya da kardeşin hukukunu- temel kılmıştır.
Türkiye’deki Radikal Laikçiler, işin iç yüzünden ya habersiz, ya da bir
kısım materyalistlerin etkisindedirler. Ya da çoğunun detaylı İslâmi bilgisi
yoktur. İslâmın özünden uzaklaştırılmış, binbir çeşit hurafatla techiz edilmiş
ya da donanmış! olan 1517’den sonraki Osmanlı ulemasının din yorumu ve
anlayışında, Peygamberin gerçek Şeriatinin- sisteminin yeri yoktur. Ve bu
ulemanın böyle bir isteği de yoktur.
Zira Peygamberin ve İmam Hasan’Ia 5 olan ilk dört Halifesinin sisteminde
ne saltanat, ne de fetva ile adam öldürmek veya cezalandırmak vardı. 0 nedenle
gerçek İslâm’da bu mollaların yeri yoktur. Nebevi Hilafette her türlü din
hizmeti Allah rızası içindir. Paralı ücretli din hizmeti Sultani Hilafette
vardır. Bu durumu kendileri de çok iyi bilirler. Onun için de bu mollalar,
gerçek İslâm. sistemini istemezler.
Çünkü gerçek İslâm sistemi, Cumhuridir ve özgürlüğe dayanır. Ayrıca
Peygamberin ekonomik görüşü cemaatcı (toplumcu)’dur. Gerçek İslâm sisteminde
burjuvazinin (zenginlerin), toplumun üstünde bir forsları ya da egemenlikleri
yoktur:
‘‘Tâ ki bu mal, zenginleriniz arasında devlet olmasın” (Haşr.7)
Ulema sınıfının ve onların devamı olan yarım mollaların çoğu aslında.
bir nevi materyallisttir. Dini, dünyevileştirmişlerdir. Cenneti de
cismanileştirmişlerdir. Dinin, uhrevi tarafını hemen hemen yok etmişlerdir.
Onların istediği; fetva yetkilerinin geri verilmesi ve kisve müslümanlığıdır.
Ayrıca Arapçayı, bol bol konuşmalarına katarak halkı uyutmak, kendilerine
bağlamaktır. Halkı fetvalarıyla korkutarak kendilerine bağlamak ve bu yolla
onları sömürebilmektir. Bir de tekrar cübbe ve sarıkları ile çarşı pazar gezip,
saygı sağlamaktır. Bunun için Cumhuriyet rejimi yerine kendi şahsi çıkarlarına
uygun gördükleri sahte bir hilafetle donatılmış, ceberruti saltanat sisteminin
geri gelmesini isterler. Bu bağnaz maddeci-kisveci ve şiddetten yana olan
mollalar, aslında Şeriatı değil padişah efendilerini istemektedirler.
Cumhuriyetçi ve özgürlükçü olanlarını tenzih eder, saygılarımı sunarım.
Türkiye’deki radikal laiklerde bu gerçekleri bilmediklerinden ve detaylı
İslâm bilgileri de olmadığından, bir kısmı da materyalistlerin etkisinde
kaldığından durmadan Şeriate çatmaktadırlar. Böylece bu kıralcı-padişahçı
mollaların ekmeklerine yağ sürmektedirler. Bu mollaların istediği zaten budur.
Radikal laikçiler, durmadan Şeriata çatsınlar ki; bunlar Din düşmanı diye onları
halka şikayet etsinler. Halbuki laikçiler, radikal laikliğin yerine demokrat
laikliği savunsalar; bu Cumhuriyet aleyhtarı padişahçı, diktacı, çıkarcı,
fetvacı, yobaz molla sınıfı kaybeder ve Cumhuriyetimiz korunur. Zira molla
Şeriatçı değil, Şeriat çığırtkanıdır. Cumhuriyet ve özgürlük olmayan yerde
ise; gerçek Dine, dindarlığa, gerçek Müslümanlığa yer yoktur.
Saltanat, padişahlık, krallık sistemi Emeviler tarafından İslâma musallat
edilmiş gayet zalim ve tamamen beşeri, şahsi iradeye-melik-sultan-şah’ın
iradesine- dayanan despot ve faşist bir sistemdir. Diktatörlüktür. Arada bir
Ömer b. Abdülaziz ve Murad-ı Hüdavendigar vb. gibi iyi hükümdarların çıkmış
olması, bu saltanat ve padişahlık sisteminin İslâmi sisteme ters düşmediğinin
kanıtı olamaz. Iyi padişahların iyilikleri, kendi iyilikleridir. Ya da
kendilerine özgüdür. Yoksa padişahlık sisteminin iyiliğinden değildir. Zaten
tarihte bu iyiler üç-beşi geçmez. Bunlar gayet azdır. Önemli olan sistemdir.
İslâm sistemi, Cumhuridir. İnsan haklarına saygılı ve insanın özgürlüğüne
hürmetkardır.
Batı demokrasisi, İslâmi değildir, ancak sosyal demokrasi İslâm’a en
yakındır. Özgürlüğün olmadığı yerde ise, samimi dindarlık olmaz.
Peygamber’in hadisine göre: “Benden sonra Hilafet, yani Şeriat otuz yıldır.
Ondan sonra vahşi meliklik, krallık başlar.” Zira; Hazret-i Ali, Ebubekir, Ömer,
Osman, yani dört halife gibi birinin halife olmadığı yerde şeriat olmaz. Faşist
krallık, diktatörlük olur. Şeriat adına zulüm yapılır. Kralın her şahsi emri
şeriatın emri gösterilir. Ulema da korkusundan bunu tasdik eder. Zulmün adı
şeriat olur. Maazallah. Dört halife; gayet muttaki, âdil ve özgürlükçüdürler ve
toplum tarafından sevilen büyük zatlardır.
92) “Kalben inanmayanlar, kalplerinde şüphe olanlardır.”
Hadis.
93) Kelâm ilminin Belli Başlı Meseleleri, Prof.Dr. Ebulvefa el Taftazani, Trc.Şerafettin
Gölcük Kayıhan Yayın. İstanbul, S.86 ve diğerleri.
94) Bkz.
MezheplerTarihi, M.Ebu Zehra, S.334, Üçdal Neşr. İstanbul.
95) Tirmizi, Müslim.TacTerc. C.3, S.688
96) Bkz Mektubat S.112-114. Ayrıca Sözler, Hakikat Nurları (1953 baskısı). Said-i
Nursi
97) “(Habibim) hakikat, biz sana, kevser (Ehl-i Beyt)’i verdik”. (Kevser: 1)
“Kadir gecesi bin ay’dan hayırlıdır”. (Kadir-3)
Bu iki Âyet doğrultusunda İslâm literatürüne göre 661-750 yılları arasında 89
yıl, yanI 1000 ay süreyle hüküm sürmüş olan Emeviler, ‘Hâşimi’ olan Abbasiler
tarafından yıkılmıştır. Peygamber(A.S.V.)’ın mübarek ailesi, l000 aylık
saltanatı olan Emeviler’den daha hayırlı olduğu ispatlanmıştır.
98) Cenab-ı Muhammed (A.S.V.) buyururlar: “Benden sonra Hilafet 30
senedir. Sonra adud-ısırıcı, canavar bir melik-kral gelir”. Otuz yıl sonra
Süfyan oğlu Muaviye gelmiştır.
Said b. Cumhan’dan; Ebu Davud, Tirmizi, Nesei, Tac Terc. C.3, S.79. Bekir Sadak,
İst, 1973. Ayrıca Sahih-i Buhari veTecrid-i Sarih Terc. Diy. İşl. Bşk.Yayın.
99)
Maliki, Şafii, Hanbeli Mezhepleri.
100) Bkz. İslâm’da Mezhepıer ve Yükseliş Kâzim Yardımcı, İzmlr-1988
101) 4 HaIife 29,5 yıl Hilâfet yapmış, Hz. İmam Hasan da 6 ay Hilâfet
yapmışlardır. 30 yıl bu suretle tamamlanmıştır. Peygamberimizin, “Benden sonra
Hilafet otuz yıldır. Ondan sonra adud-yırtıcı melik-kral gelir’. Hadis-i
Şerifleri önceki dip notlarda.
102) Fatihnameler ve Kanunnameler, Şeriat dışı olup, Fatih’in ve Kanuni’nin
beşeri emirleridir. Osmanlı halkı bu emirler, kanunnameler ile yönetilmiştir.