İTIKAT - İMAN - TASAVVUF
Başlangıçta da
söylediğimiz gibi itikat ve iman meselelerinin Fıkıh’la, amel’le, Dört Mezhep’le
hiçbir alakası yoktur!..
Selefiyyun : Arif olan Tasavvufçular, Evliyalar: soyut akılla
(küçük akılla) Aristo Mantığına göre iman gerçeklerini açıklamayı kabul
etmezler. Onu Kelamcılar ve İslâm Felsefecileri yapmış. Peygamberimizden 100 yıl
sonra yeniden İtikat Mezhepleri kurulmuş, Abbasiler zamanında.
Selef (Arifler); Âyet, Hadis-i Şerif ve Hadis-i Kudsi’lerle bildirilen
iman gerçeklerini izah ve tefsir ederler. Yeniden Kelâmcılar gibi akıl ve
Mantık’la (rasyonal olarak), Itikat kurmaya kalkmazlar. (31)
Bir de; İsmailiye Mezhebi’nden, Batıniler vardır. Onlar
da; ‘Kur’an, batın’dır. Âyetlerin ve Hadislerin zahiri anlamı yok’, diyorlar, bu
da yanlış.
İsmailiye’nin batıniye kolu ise; Âyetleri batınen yorumlayalım derken;
giderek aşırı teşbih yaparlar. Bunun sonucunda da gene mütecessime, yani
Cisimcilik çıkar.
Bu da Şekilcilik olur. Dolayısıyla bu da Putçuluktur.
Kur’an ve Hadis’in hem zâhir, hem de bâtın anİamı vardır. Zâhir
anlamının da, bâtın (Manevl) anİamının da yorumu ve yorumcuları vardır.
Mesela, Kuran-ı Kerim’de Allah, ‘Kendi yüzünden, gözünden, elinden” söz
etmekte ve ayrıca ‘Arş’a (tahta) oturduğunu”, buyurmaktadır.
“Errahmanü Alel arşisteva- Rahman, Arş’a istiva etti”. (Ta-Ha:5 )
Bunlar ve
buna benzer birçok mecazi (kapalı, kinayeli) Âyetler vardır. Bu Âyetler, izah
edilmez, yorumlanmazsa; Allah-ü Taâla’ya şekil verilmiş olur.
Şekil vermek ise putçuluktur. Onun için Tasavvufçular, Gazali ve büyük
Din bilginleri, Kur’an’ın muhakkak yorumu lazım geldiğini ve batın’i (manevi)
anlamları da olduğunda ittifak etmişlerdir. Bu ittifaka karşı olan tek kişi,
İbni Teymiye’dir
Gerçek Selef olan Tasavvufçular (Veliler), Ehl-i Sünnet’in ve Şia’nın
kabul ettiği budur. Doğru olan da budur.
Batıniler ve Zahiriyeciler; İslâm’da çok az, ifrat ve tefrite gitmiş
azınlıklardır.
İtikat’ta Ârif olan Selef ve Onların yolunu tutanların delili;
Âyet, Hadis-i Şerif ve Hadis-i Kudsi’lerdir. Bunun en büyük izahçısı Peygamber
Efendimiz (A.S.) ve Âl-i, Ashabı’dır. Ve Onlardan öğrenenlerdir. Onlar İtikat
tefsircileridir, açıklayıcılarıdır. Itikat kuruculuğu yapmazlar. Yani İtikat’ta,
Kur’an ve Hadis-i Şerifler ne diyorsa; odur. Bu Itikat meselelerinin hepsi zaten
Kur’an ve Hadis’lerde var. Bunlar ancak Peygamberimiz ve O’nun Mânevi Vârisi
olan Ârifler cüz’i aklı, Kül’li Akıl’la irtibata geçirerek; Kül’li Aklın (Ruhu
Muhammediye Aleyhisselamın) yardımıyla; Aklı, Ruhu gelişen büyük Veliler
tarafından açıklanabilir. Bizler de Onlardan öğrenebiliriz.
İtikat’ı Allah ve Resulü kurmuştur. Başkaları kuramaz!
Kelamcılar, Âyet ve Hadis’lerin izahını yapmamış, Onlar Aristo Mantığına göre;
nazari (rasyonel) olarak Kadim, Muhdes, Zat, Sıfat, Fiil (kader) konularında
soyut akılla hükümlere (yargılara) vamışlardır. Yeniden Itikat oluşturmuşlardır.
Kelamcıların delili, Âyet ve Hadis’ler değildir. Onların delili ‘Akıl
ve Mantık’tır’. Âyet ve Hadis’lere göre ltikad’ın izahını yapmazlar.
Selef olan Ârif Evliyalar (Tasavvufçular), “Biz Âyet ve Hadis’lerden
kaynaklanmayan bir İtikadı kabul etmeyiz, derler.
Bir ‘UsuI-u Kelam’ kitabı alıp okuyan insan;
Kelamcıların, Âyet ve Hadis’lere göre hareket etmediklerini, hep akılla hareket
ettiklerini görür. Onların Itikat ve iman gerçeklerini bildiren Âyet ve
Hadis’lerle ilgilenmediğini; Onların izahını yapmadığını görür. Onların konusu
hep Vücud (Varlık, Zat), Vacib-ül Vücud (Varlığı zorunlu), Mümkün-ü Vücud
(Varlığı mümkün), adem(yokluk), Mevcud (Var olan), Kadim (İlk) muhdes (sonradan
oluşmuş), ayn (belli, açık), araz (kendiliğinden oluşmayıp başka bir cevherden
oluşan), Cüz’i lâ yeteceza (atom), hayz (bir şeyin uzayda doldurduğu yer),
hayula (zihinde tasarlanan şey), Zat, Sıfat, Ef’al (Fiiller, yani dolayısıyla
Kader meselesi) v.b.’dir. Bunların hepsi de cüz’i -küçük akılla ve Aristo
Mantığı’nın kuralıyla (tikel’den tümel’e, tümel’den tikel’e); akli kıyasla
istidlal yaparak (Bir delile dayanarak bir şeyden sonuca varma); izah ve ispata
kalkışmışlardır. Bu nedenle de türlü litikat Mezhepleri doğmuştur.
Zaten bu konular eski Yunan Felsefesinde daha milattan önce var idi.
Bunlar ve Aristo’nun mantık kuralı; Emevi, Abbasi çağında İslâm bilginlerine
geçmiştir. Kitap (Kur’an) ve Sünnet’le hiçbir alakası yoktur.
Kur’an-ı Hakim ve Sünnet’i Nebi’de ise; herbir İtikat (İman
gerçekleri - metafizik konular) mevcuttur. Bunları Kelam’da ve Felsefe’de
aramaya gerek yoktur
İşin tehlikesi de şu ki: Mu’tezile olsun (Şiiler ekseriyetle), EhI-i
Sünnet bilginleri olsun (Eş’ariler ve Maturidi’ler ekseriyetle), bu Kelami,
Akılcı hükümlerin, Kur’an’a ve Hadis’lere uygunluğunu sağlamaları gerekirken;
sonradan bunların taraftarı olan Medrese Alimleri, ‘İtikat konusunda Âyetleri ve
Hadisleri Kelami, Akılcı Mezhep kurucularının görüşlerine uydurmaya
çalışmışlardır’.
En tehlikeli olan da şu ki; Hatta bu İtikat’lara uymayan Âyetleri
mensuh (hükmü kaldırılmış) saymaya kalkışmışlardır. Hadis-i Şeritleri
görmezlikten gelmişlerdir!..
Çok tutucu (skolastik) bir şekilde itikat’la ilgili Âyet ve Hadis’i;
Eş’ari’ye, Maturidi’ye, Cubaiye (Mutezile) göre izah etmeyen bir Ârifi, dalâlet
ve sapıklıkla itham etmişlerdir.
Halbuki Âyetler ve Hadis-i Şerif’ler Kelam’dan, Eş’ari’den,
Maturidi’den, Cubai’den (Mu’tezile) ve benzerleri Mantıkçı Itikat kurucularından
150 yıl önce var idi.
Gel gör ki; Kur’an ve Hadis’le sabit, itikat bırakıldı; yukarıda adı
geçen akılcı bilginlerin görüşleri, Itikat kabul edildi. Bunu Şii Medrese
Âlimleri de yaptı, Sünni Medrese Âlimleri de yaptı...
Şu da var ki; Tasavvufçular akIi istidlal -akılcı delillerle Allah’ın
varlığı, Ruh’un varlığı, metafizik gerçeklerin varlığı hakkındaki Felsefeci ve
Kelamcıların savunmalarına karşı değildir. Bilakis bunu destekler ve kendileri
de icabederse yapar. Bu mücadeleyi, kim olursa yapanın yanındadırlar.
Ancak; Allah hakkında, Allah’ın Zatı, Sıfatı, Fiilleri, Vasıfları
hakkındaki görüşlere karşıdır (Felsefi ve Kelami görüşlere).
Hak’kın Varlığını müdafaa ayrı şey, Hakkın Vasıfları hakkında görüş
ortaya atmak ayrı şeydir!
Hak ve Hakkın gerçeği, vasıfları hakkındaki görüş, Âyetler ve
Hadis’lerle bildirilmiştir. İtikat’ı Allah ve Resülü oluşturmuştur. Bunun en
büyük izahçısı (açıklayıcısı) ise; Fahr-i Âlem Efendimiz, Ehl-i Beyt, Ashab’ın
bilginleri ve Ârif olan Evliyalar, yani Tasavvufçulardır; Selefi Salihin’dir.
AkIi delil ile itikad oluşturan Farabi, İbn-i Sina, Kindi, İbn-i Rüşd, Mu’tezile
Kelamcıları; Eş’ari, Maturidi kim olursa olsun; kendini Allah ve Peygamberinin
yerine koymuş olur. Çünkü İman gerçekleri (İtikad) Kur’an Âyetleri, Hadis-i
Şerif’ler ve Hadis-i Kudsi’lerle bildirilmiştir.
Hatta Tasavvufçular, yukarıda adı geçen İslâm Felsefeci ve
Kelamcıları bir yana; Batıdaki Allah’ı ve Din’i savunan Felsefecileri de
destekler. Dehri, Materyalist Felsefeyle mücadele eden Descartes, Spinoza, Kant,
Hugo, Goethe ve Hegel’i de destekler.
Desteklemek ayrı şeydir. (Hakkı her şekilde savunmak her
dindarın görevidir.) Ama onların oluşturduğu bir itikad’ı kabul etmek (Mu’tezile,
Eş’ariye, Maturidiye vb, gibi) ayrı şeydir.
Kitap ve Sünnet’le bildirilen itikadi Gerçekleri, Ârif Evliyalar izah
etmiştir. Öyleyse Tasavvufçu olan Selef’in ltikadı’ndan başkası; Şii olsun,
Ehl-i Sünnet olsun, Müslümanların Itikadı değildir!
Ancak, Ehl-i Sünnet’in Medrese Âlimleri, Selefıye Mezhebi’ni de
İtikad’da kabul etmişlerdir. Mesela biz şimdi, Eş’ari, Maturidi’ye sempati ile
bakıyoruz. Fakat Onların Itikadını kabul etmeyiz. Cüz’i akıl’Ia yapılan Itikadı
değil; biz ‘Selefi Itikadı’ kabul etmişiz, Selef-i Salihin nasıl inanmışsa; biz
de öyle inanmışız. Tasavvuf erbabı nasıl inanmışsa biz de öyle inanmışız.
Tasavvufçuların (SufiIer) Piri, İmam-ı Hasan el Basri
Hazretleridir. 0 da Tasavvufu hidayet yolunun İmamı Hazret-i Ali (K.V.)
Efendimizden almıştır. Selef-i Saihin olan Sûfiler ve Onları destekleyen Gazali
Hazretleri, Maturidiye ve Eş’ariye’nin akılcı - Mantıkçı Metodlarını,
reddederler; yoksa Onların hükümlerinin Kitap ve Sünnete ve Selef-i Salihin’in
İtikadına uygun olanlarını değil. Onlar, Akıl ve Mantık Metodu’yla İtikat
oluşturmanın ve bunların yargılarının çoğunun Kitap ve Sünnete ters olacağını
savunurlar. Selef-i Salihin’in İtikad yolunu seçen büyük Arifler, Maturidi’nin
ve Eş’ari’nin her sözünü reddetmezler. Biz de bu görüşteyiz.
Tasavvuf :Yukarda da epeyce anlatıldığı ve bilindiği gibi Tasavvuf,
İman hakikatleri ile uğraşan bir kol’dur. Peygamber (A.S.)’in Ruh-u Muhammedi
ile temas ederek Kur’an’ı öğrenmektir. ‘Kur’an’ın Fıkıh tarafını değil; İtikad,
iman tarafını...” Mârifet-i İlâhi, Zât- Sıfat-ı İlâhi Ef’alini, Asarını, Kader,
Ruh, Melek ve Seyr-i Sülük’ü (İnsanın Ruhunun tekasüf, yani kesif-yoğun âlemden,
latif-güzel aleme geçişi.) öğrenmektir.
Peygamber (A.S.) Tasavvuf’u, Hz. AliyyeI Mürteza Elendimize ve Ebubekr-i
Sıddık Efendimize vermiştir. Tasavvuf tarihi bunun şahidi.
Tasavvuf’ta bir de ‘mârifet’ ve ‘aşk’ meselesi vardır.
Üstadlar, kendilerine bağlanan insanların bir kısmını aşk’la, bir kısmını da
mârifet’le Ruhlarını parlatıp tekrar Rab’larına kavuşmalarını sağlarlar. Fenafi
Resül, Fenafillah, Bakabillah sırlarına kavuşturup, iman Hakikatlerine Ârif
kılarlar. Yani “Men arafı öğretirler.
“Men arefe nefsehu, kad arefe Rabbehu -Nefsini (kendini) bilen, Rabbını
bilir... (32)
Tasavvuf, Peygamber (A.S.)’ın kendisinde mevcut! Kur’an-ı Kerim’de
Mevcut (vardır)! Çünkü Tasavvuf, İman ve İrfan meselesidir.
Peygamber’in (A.S.) bütün meselesi zaten; Allah’a İman ve İrfan’ı
artırmaktır.
Peygamber (A.S.) en büyük Ariftir Hocayı Kâinat’tır. Bu, Enbiyalarda da var.
Meleğin hakikati, Ruhun hakikatı, Nübüvvet, Velâyet, Risalet, Vahy’in, Kelam’ın
hakikati, Zât-ı Akdes, Allah’ın kadimliği, Allah’ın Kelamı, Allah’ın Sıfatları,
Allah’ın Esma-i Hüsna’sı... Tasavvuf budur işte!
Tasavvuf, sonradan çıkan birşey değildir!
Peygamber (A.S.) bunu Şah-i Velayet’e ve Ebubekr’i Sıddık Efendilerimize
öğretmiş, Onları yetiştirmiştir. Bu iki büyük zat, Peygamberimizin iki büyük
kapısıdır. Öbür Ashablardan da istidatlı (yetenekli) olanlara öğretmiştir.
Öbür Ashab’lardan da gelen kollar varsa da; sonradan ya unutulmuş, ya
inkita’a (kesintiye) uğramış; ama Hz. Ali ve Hz. Ebubekir’deki Tasavvuf devam
etmektedir. Çünkü Mârifet son bulmaz!
Bazıları der ki; Tasavvuf, ‘Keşf’dir... Tasavvuf, yalnızca bir hal değildir.
Tasavvufta Ruh, Peygamber’e (A.S) ve Allah’a kavuştuğu zaman, Allah ve
Resülünden ilim öğretilir. İman hakikatleri; hakiki İtikad öğretilir. Hak’kel
yakin iman öğretilir.
Abdülkadir-i Geylâni’nin, Rufai Hazretlerinin, Muhyiddin-i Arabi, Maktul
Suhreverdi, Mevlâna’nın, Hacı Bektaş’ın, Yunusun, Şeyh Hasan-ı Şazili’nin,
Bedevi, Dusuki Hazretlerinin, Ahmed Yesevi’nin, Muhammed Bahaeddin, Ahmed
Faruk-u Serhindi Hazretleri, Gazâli Hz.’leri ve benzeri zatların eserleri
okunduğu zaman; Tasavvuf’un bizzat Peygamberlerde, Aleyhisselat Efendimizde,
Âl-i Aba’da, Hulefa-i Raşidin (Dört Halife)’de, On iki Ehl-i Beyt İmamı’nda,
büyük zatlarda; Hasan el Basri’de, Cüneyd-i Bağdadi’de, Maruf-u Kerhi’de, Sırri
Sakati’de olduğu görülür.
Hasan el Basri Efendimiz, Hz. Ali Efendimizin talebesidir. Bizzat O’ndan
Mânevi Hilafet almıştır.
Tasavvuf, Mârifetullah ve Aşkullah’dır. İki tecellisi var. Talibin
istidadına (dileyenin yeteneğine) göre yada 0 aşk’la, ya da Mârifetle Allah’a
kavuşturulur. Bir Tasavvuf şairimiz şöyle diyor:
“Savm-ı Selat ile sanma
biter işin senin,
Meğer Salike vuslat, Zikr ile İrfan imiş...”
Allah, “Beni çok zikredin”
diyor. Tasavvuf, Allah’ı çok çok, gayet çok çok, kesir kesir zikretmektir.
Zikir Aşktır; Aşkı doğurur.
Bismillahirrahmanirrahim:
“Ya eyyühellezine âmenüzkürüllahe zikren kesira - Ey İman
edenler! Allah’ı çok çok zikredin!..” (Ahzab: 41)
“Vezkürüllahe kesiren lealleküm tüflihun - Allah’ı çok zikredin ki;
kurtulasınız’. (Cuma: 10)
“Elâ bizikrillahi tatmeinnül kulûb - Ayık olun! Allah’ın zikri,
kalpleri yerine oturtur’. (Râd: 28)
Bakınız! Kalp ne ile otururmuş yerine?.. Zikrullah ile!.. Yerine oturmayan
Kalp n’oldu?.. Olmadı!..
“Fezkürûni ezkürküm - Beni zikredin ki! Ben de sizi zikredeyim”.
(Bakara: 152) Yani beni anın! Beni çağırın! Anlamlı, şuurlu biçimde...
Zaten Peygamber (A.S.) buyurur: “Efdeli zikri Lâ ilâhe İllallah
-Zikrin efdeli, Lâ ilâhe illallah’dır (Allah’dan başka ilâh yoktur)”. (33)
Allahu Taâlâ,
“Fezkur isme Rabbike - Rabbı’nın ismini zikret!” (34)
“Ya Muhammed! Allah’ı tesbih et!” (35). Bütün Peygamberlere de emir var;
Resülüllah Efendimize de, Mü’minlere de emir var. “Allah’ı, sabah-akşam tesbih
ediniz” (36)
“Vele zikrullahi ekber - Allah’ın zikri en büyüktür; En büyük şey,
Allah’ın zikridir’. (37)
Selat; ‘dua, yalvarma’ anlamınadır. Ayrıca; İbadet, Rüku, Secde Âyetleri de
var. Bu konuda Allah ne buyuruyor?..
“Ve akimüsselate,
innesselate tenha ani’l fehşai’vel münker - Selat’a ikame edin; Selat’a
yönelin. Yani Namazınızı kılın! Namaz insanı kötülüklerden, fuhuştan, münkerden
alıkor”. (38)
Ama Âyetin sonunda ne buyuruyor?.. “Vele zikrullahi ekber - Allah’ın
zikri ise, ‘en büyüktür”. Zikir, kalbi yerine oturtturacaktır.
“Zikri ise” diyerek; Zikri, Selat’tan ayrı kılıp; en büyük şeyin Zikir
olduğunu buyuruyor, Rabbımız Allah.
Zikir, İman’la ilgilidir. Önce ‘Allah’ denilecek ki; sonra Namaz kılına.
Allah’ı zikretmeden Namaz olmaz.
“Allahu Ekber - Allah en büyüktür’, demek; Allahu Taâlayı
büyüklemektir.
“Ya Muhammed! Sabah akşam beni zikret!” (39)
“Sabah akşam beni tesbih et!” (40).
31) Şimdi biryeni Zahiriyeciler (Teymiyeciler) çıkmış; biz Selefiyeyiz, diyorlar. Bütün Fıkhi Mezhepleri, Kelami ve Felsefi Mezhepleri, Tasavvuf’u (Mâneviyatı) inkar ediyorlar. Kur’an’ın ve Hadis’lerin, Hadis-i Kutsi’lerin batıni (Mânevi) anlamı yok, diyorlar. Bunlar Selef değil, bir nevi hariciler, yani Zahiriyecilerdir. İbni.Teymiye’ye göre ‘Kuran izah edilmez’, Arapçası okunur veya tercüme edilir. 0 kadar. Hem öyle deyip izahçılarını reddediyor; ondan sonra kendi izah ediyor.Yani kendine caiz, başkalarına caiz değil! ilmi tekeline almaya çalışıyorlar...
32) Binbir Hadis, Şemseddin Yeşil, 1983, İst., S.212 ve
diğerleri
33) Cabir(r.a.)’dan;Tirmizi, Riyazü’s-salihin, Diy.İşl.Bşk.Ya., 1976, 3.
Cild, S. 39 Ayrıca; ibn-i Mâce, Sünen C. 2, S. 1249.
34) Müzzemmil :8
35) Ahzab:42
36) “Ve tüsebbihûhü bükraten ve asîla” Fetih: 9
37) Ankebut:45
38) Ankebut : 45
39) Â’raf: 205
40) Tâ-Hâ: 130