İşin Özünün Özü

Varlıktan Veriler 85

Hazret-i Peygamber’den(S.A.V.) 30 yıl sonra Haşimi’lerin ezeli düşmanı Emeviler Nebevi sistemi(Hilafet’i) kaldırmış, yerine faşizmden başka bir şey olmayan krallık(meliklik) sistemi kurmuşlar.

Ne Kur’an tanımışlar ne Sünnet tanımışlar. Beşeri emirlerle Devlet’i ve Millet’i şedit baskı altında yönetmişlerdir. Ve hep Haşimoğulları ve onları sevenlerle uğraşmışlardır. Onların ne dini vardır ne de imanı. (Zaten Fetih Günü korkularından  kerhen Müslümanlığı kabul etmişlerdir. Allah, Fetih günü iman edenlerin imanlarını kabul etmemektedir.) 

 ”’Ve yekulune meta hazel fethu in küntüm sadikıyn-Eğer doğru söyleyenler iseniz şu fetih ne zamanmış? diyorlar”(Secde 28)  ”Kul yevmel fethı la yenfeullezıne keferu iymanühüm ve la hüm yünzarun- Deki; fetih gününde inkarcılara imanları fayda vermeyecek ve kendilerine nazar da edilmeyecek.”(Secde 29) ”Fe ağrid anhüm ventezir innehum muntezirun- Artık sen onlardan uzak dur ve gözetle, onlar da gözetlemektedirler.(Secde 30) (Süleyman Ateş-Kuran’ı Kerim ve Türkçe Açıklamalı Tercümesi)

Peygamber Efendimize(S.A.V) bu fetih günü korkularından iman edenler hakkında sorulduğunda, ”Bunlar müellefetil fil kulûb”-Bunların kalbi dönmemiştir”buyurmuşlardır (yani kalplerinden al-ver ediyorlar, bir türlü inanamıyorlar) (Hadisi Şerif) (Bakınız Kazım Yardımcı-Rufai Külliyatı 2.cilt sayfa 296, 303 Ayrıca M.Asım Köksal ,İslam Tarihi

Devleti Aileleştirmeyi de onlar yapmıştır. Kayzerin , Kisranın zulüm sistemini getirmişlerdir. Tamamen gayri İslami olan zulüm devletini kurmuşlardır.

Sonra Haşimi Abbasiler bu küfür devletini imha etmiş ancak onlar da Kayzerin sistemini benimsemişlerdir. Fakat onların zamanında Hanefi, Şafii, Maliki ve Hanbeli Mezhepleri kurulmuş Tasavvuf tekkeleri serbest bırakılmış, Felsefe ve Kelam çalışmalarına izin verilmiş, Abbasiler Hanefi mezhebini resmi mezhep olarak kabul etmişler, Eş’ariliği de benimsemişlerdir.

Ama onlar da taht elden gider korkusu ile halkın sevdiği Evlad-ı Resul-ü, Evlad-ı Ali’yi incitmişlerdir. Devlet sistemi olarak küfridir. Ancak İtikat ve Fıkıh olarak İslami bir devlettir. Abbasi Devleti yarı İslami bir devlettir.   

Türki devletler olan Gazneliler ve Selçuklular da; Haşimi-Abbasi devlet sistemini ve Haşimi-Abbasi din yorumunu benimsemişlerdir yani Sünniliği.

Sünnilik şudur: Dört mezhep, Tasavvuf, Eş’arilik, maturidilik. Osmanlılarda aynı Haşimi-Abbasi din yorumunu kabul etmişlerdir. Ancak Sultan Selim ve Şah İsmail’in kavgalarından sonra(1514) Osmanlılarda bir kırılma olmuştur. Hem Şiiliğe şiddetli bir aleyhtarlık hem de Haşimi Abbasi sultanlarına bir aleyhtarlık başlatılmıştır. Hilafeti Abbasilerden savaş neticesi aldıkları için Abbasilik aleyhtarlığı yapılmıştır. (Bakınız; Hoca Sadeddin’in Tacut Tevarih isimli kitabı, Kültür Bakanlığı yayınlarındandır.) 

Bunu fırsat bilen Osmanlı ulemasının bir kısmı Emevi din yorumcularına (İbn-i Hazm ve İbn-i Teymiye gibi ) yönelmiş, Abbasi din yorumu ile Emevi din yorumu sentez yapılarak karma bir din yorumu yapmışlar ve Emevi Meliklerinin aleyhine gitmeyi yasaklamışlardır. Bunu Selim’den sonraki Osmanlı Medreseleri ve Şeyh-ül İslamlar yapmıştır. Medreseler kaldırıldı ama sonra açılan İmam Hatipler işte bu son Osmanlı karma din anlayışını devam ettirmişler ve devam ettirmektedirler.

Bununla  Şii bahanesi altında hem Ehl-i Beyt’e, Evlad-ı Ali’ye, Seyyidlere karşı hem de Haşimi Abbasilere karşı bir tavır sergilemektedirler. Bu bir batıl zihniyettir.  Bu zihniyeti belki Padişahlarını korumak için geliştirmişlerdi. Ama şimdi Padişahlar yok. Peki ne diye devam ettiriyorlar, Padişahlara ve Şeyhül İslamlara toz kondurmuyorlar? Akla gelen şudur: Şiddetten yana, baskıcı ve dünyevi (seküler) düzen olan Padişahlığı özlüyorlar ve bu hayalleri ile yaşamak istiyor olabilirler. Ütopyaları, umutları yok olmasın istiyorlar.

Bu durumda, bu zihniyette olanların gerçek cumhuriyetçi olmaları mümkün değildir. İşte Türkiye’mizdeki sıkıntı da bundan kaynaklanmaktadır.İŞİN ÖZÜ BUDUR.Diğerleri, türban, haşema ve benzerleri meselenin özü değil, şeklindendir.  Türban ve benzeri şeyler dinin aslından olmayıp, füruundandır. Dinde ve İslam’da bu gibi şekli konular kebairden olmayıp, sağairdendir. Yani türban, tesettür büyük günahlardan olmayıp, küçük günahlar kategorisindedir.  Küçük günahları ise,  Allah’ın affedeceği vâdi vardır. Bunun böyle olduğunu bütün din bilginleri bilir.

Şeriat(fıkıh ilmi) İslam Devletini yönetenler ve kadılar için geçerli idi. Peygamber’den 30 yıl sonra Şeriat(Nebevi Hilafet) kaldırılmış yerine Sultani Hilafet getirilmiştir.

‘’ Elhilafetü badi selasune seneten summe caele melikül adud ‘’(Benden sonra Hilafet-yani şeriat 30 senedir, sonra ısırıcı-vahşi bir melik gelir.)’’ Gerçek nebevi hilafetin olmadığı yerde şeriat olmaz.  Sultani hilafeti, Emeviler icad etmiştir. Sahte ve batıldır. (Hadisi Şerif- Said Bin Ümhandan Ebu Davut, Tirmizi, Nesei, Tac terc. Cilt 3 sayfa 79 Bekir Sadak İst. 1973, ayrıca Sahihi Buhari ve Tecridi Sarih terc. Diy. İşl.Bşk. Yayınları)

Ama şu var ki: Nebevi Hilafet’in(ilk dört Halife  gibi) olmadığı yerde Şeriat(İslam Fıkhı-hukuku) olmaz. Dört Halifeden sonraki devletlerin hiç birisi İslami değildir. Hepsi sözde İslami’dir ve şeriatın cezai hükümlerini fukara halklara baskı aracı olarak kullanmışlar,  şeriat adına zulüm yapmışlardır.  Şeriat’ın, İslam Devletinin olmadığı yerde ise Fıkıh-İslam Hukuku okutmaya gerek yoktur. Herkes  kadı olacak diye İslam’da bir emir de yoktur. Şeriat –Fıkıh yani İslam hukuku kadılar için gereklidir. Dört halifeden sonraki sözde İslam devletlerinin kadılarının beş-on tanesi dışında adil bir kadıya rastlanamaz.  Hepsi şeriat adına, sultanlar şahlar, padişahlarla yani sarayla işbirliği yaparak şeriat adına zulüm yapmışlardır, hep kitabına uydurmuşlardır.

Onun için diyoruz ki; sadece ibadet edecek kadar özet bir  ilmihal bilgisi kafidir, diğeri Maneviyattır. Ledünni-Allah katından gelen manevi ilimlerdir ki Allah’ın “ilim” dediği de budur. Okuma-yazma ile öğrenilen Fıkıh ilmi değildir. Onun adı Fıkıh-Hukuktur. Kadılar için lazımdır. Bu Maneviyat ilmi ise Tasavvuf Pirleri, Arif Velilerdedir. İlahiyat Fakülteleri boşuna Fıkıh ilmi okutmakta; ayrıca İtikatta da, Tasavvuf-Kelam (Eş’arilik-Maturdilik’ten) uzaklaşmış Abbasiler çağında geliştirilen Aristo-Yunan Felsefelerine yönelmişlerdir. İlahiyat’ta ağırlıklı ders; Felsefe ve Rasyonalizm(akılcılıktır) -Vahiycilik değildir, felsefedir.

 Allah Kur’an’da, dini ikmal  ettiğini  buyurmaktadır. Elyevme ekmeltü leküm dineküm’’ Bugün sizin dininizi ikmal ettim. (Maide 3) Ama hiçbir kimse Allah’ın İman işini tamamladığını iddia edemez. İman ve İrşat devam etmektedir ve kıyamete kadar sürecektir.

 Allah’ın ilim dediği: okuma-yazma, defter-kalem ile olsaydı, Allah’ın ve Peygamber’in muhataplarının yüzde 97’si ümmi olan(okuma-yazma bilmeyen) ilk Müslüman kardeşlerimiz olan Ashab-ı Kiramdır, hiçbir kimse bu okuma yazma dahi bilmeyen büyük kardeşlerimize cahil diyemez. Onlara Allah, derece derece  ilim verdiğini beyan buyurmuştur. ‘’Utul ilme derecatin’’ –Derece derece ilim verildi.(Mücadele 11)

Peygamberimiz sadece sohbet etmiş, ilk Mü’minler de sohbetinde bulunarak onun İlahi lisanından kulak  yolu ile ilmi öğrenmişlerdir. Peygamberimiz, hiç bir Ashab-ı Kiram’a “kağıt-kalem getirin, size ders vereceğim.” “Öğrenin gelin sizi müzakere yapacağım” dememişlerdir. Bu bir tarihi gerçektir. Sadece sohbet(söyleşi yapmış) Mü’minler de dinlemişlerdir. Bütün Peygamberler de böyle yapmışlardır. Ancak Peygamberimiz(S.A.V) yazı öğrenmeyi teşvik etmiştir. Fıkıh kitaplarının yazdığına göre, Efendimiz(S.A.V) zamanında Fıkıh ilmi bilenlerin sayısı, 10 binleri aşan eshab içinde 20 yi geçmez.  Bu yirmi kişi de peygamberi dinleyerek öğrenmişlerdir.

Nebevi sistemde medrese yolu ile tedrisat-öğretim yoktur. Medreseler, Peygamber’den 50 yıl sonra işte hep o Sultanlar(Melikler-Krallar) tarafından açılmış ve ondan sonra,  Din-İman,  kültür olmuştur .(Kültür, İman ve İlahi ilim değildir).Okuma yazma yolu ile sadece fiziki bilimler, hukuki ve sosyal bilimler öğrenilir. Akılla metafiziği (Uhrevi bilimler) bilmek mümkün değildir. Akıl fizik ötesi RUH , melek, cin, şeytan, cennet ve cehennem gerçeklerinin ne olduğunu vahyin dışında bilemez. Çünkü bu saydıklarımız soyut varlıklardır.  Aklın gücü  fizik aleminin bittiği yere kadardır. ‘’Onlar zahiri bilirler ancak maneviyatı (ahireti) yani fizik ötesi gerçekleri bilemezler.’’ (Sure-i Rum Ayet 6 ) (Bknz.’’Aklın Çeşitleri’’isimli yazı Rufai Külliyatı 3.Cilt Kazım Yardımcı Ayrıca www.varliktanveriler.com den ‘’59 nolu Veri-Aklın Çeşitleri’’)  

Bu ayet açıkça aklın neleri bileceğini ve neleri bilemeyeceğini açıklamıştır. Zaten bu bir gerçektir. Akıl, soyut varlıkların nasıllık ve nitelikleri hakkında fikir yürütemez. Bilgi elde edemez. Ancak kutsal kitaplar yolu ile bu gerçeklerden haberdar olabilir. Zaten aklın Türkçe’si anlama yeteneğidir. İnsandaki akıl ise, ancak fizik aleminin gerçeklerini anlayabilir.fizik ötesi gerçekleri , evreni yaratan Allah, istediği kullarına bildirir, öğretir. Bunlar başta peygamberlerdir. Eğer akılla fizik ötesi gerçekleri anlamak, çözmek, bilmek mümkün olsaydı her akıl sahibi peygamber veya arif veli olurdu. Yağma yok! 

Ayet: ‘’Amenna ve Ata’na ‘’(Nur 47) (Ya Muhammed inandık ve itaat ediyoruz diyenler iman etmedi) .’’Semi’na ve Ata’na’’ (İşittik ve İtaat ediyoruz  diyenler İman ettiler(Bakara 285 Nolu Ayet).) Hazreti Peygamberdeki O İlahi ve tatlı sesi,  pâk ve kutsal nefesi işitip etkilenenler-Algılayanlar; İman ettiler. Bu bir gerçektir.İman, Okuma-Yazma ile öğretilemez. Ama; Dini Fıkıh ilimleri Okuma-Yazma ile olur. Bir gerçektir ki; Okuma-yazma ile İslam Fıkhını gayri Müslimlerde (Papazlarda, Ateistlerde)öğrenebilir. Ancak gene de Papaz papaz , ateist  ateisttir. Salih Mü’min’i ve onun yüzündeki Muhammedi(İlahi) Nurlu yüzü ve ondaki Fazileti, dürüstlüğü görmeden bir kimse (onun tatlı sesini duymadan) okuma ve yazma ile İman’ı bulamaz. İman kesin olarak Hidayet meselesidir ve Vehbidir, Kesbi değildir. Bir Mevhibe-i Rahman’dır. İlahi bağıştır. İman kazanç değildir. Allah’ın Hibesi-bağışı, Hidayetidir. Bu yazdığım Hidayet meselesi  Kur’an ile sabittir. Okuma-yazma ile herhangi bir dini veya tüm dinleri öğrenebilirsin. Ancak İman’ı öğrenemezsin. İman gökseldir, gökten kula gelir. Allah diridir ve her an bir şanda-bir tecellidedir. İstediğine İman’ı hibe ve Hidayet eder ve O’na bir veli-mürşid gönderir. Allah inanmayanlar için: Onlara bir veli-mürşid yoktur.(Kehf Suresi 17) ayetini Kur’an ile açıklamıştır. Demek ki, inananlar için Allah Onlar’a  birer Veli mürşid lütfetmek suretiyle yardım etmektedir. Bu bir İlahi nusrettir (yardımdır).

Not: İbni Hazm (Kurtuba 994- Manta Lişan 1064) Soy olarak Emevi kökenli olup, Emevi bilginlerindedir. Hem dört mezhebe, hem de Şii mezheplerine karşı Zahiriye mezhebini kurmuştur. O dört mezhebe ve şii mezheplerine karşıdır ve kendisi mezhep müctehididir .Mezhebinin adı Zahiriye mezhebidir. Yani asla Ehli sünnet ve Sünni değildir. İbni Teymiye (Harran 1263-Şam 1328) de onun mezhebini benimsemiş ve onun yolunda yürümüş zahiriye mezhebi müçtehitlerindendir. O da Sünni ve ehli sünnet değildir. (Bu iki zahiriye mezhebinin kurucusu ve bilginlerini birer Sünni müçtehidi ve bilgini olarak ( halkımızın bu konuda bilgisizliğinden yararlanarak) bazı çevrelerce Sünni alimi diye sinsice sunulmaktadır ve ehli sünnet halkımız bu suretle şaşırtılmaktadır.

Bu iki zahiriye mezhebinin kurucusu ve taraftarı olan bu iki bilgin asla ehli sünnet (Sünni alimi) değildir.  Sünniliğe karşı oldukları gibi şiiliğe de karşıdırlar. Bunlar dört mezhebe olduğu gibi  diğer bütün İslami mezhepler ve ilk dört halifeye de (Hz.Ebubelir, Hz.Ömer, Hz.Osman, Hz.Ali) muhalefet etmektedirler. İşte Vahhabilik, Zahiriye mezhebinin kurucularından İbni Hazm ve İbni Teymiye’nin görüşlerinin pratikleştirilmiş şeklinden başkası değildir. Asla bilimsel bir mezhep olmayıp  katı, zorbacı, dayatmacı şiddet içeren bir  ideolojidir. Vahhabilik,  asla İslami bir mezhep olamaz. Zaten 18.asrın sonları ile 19.asrın başlarında zuhur etmiştir. Yani bu dört mezhep ve diğer İslami mezheplerin kuruluşundan 1000 sene sonra ortaya atılmış bir görüştür. Bunlar, bütün eski kadim İslâmi mezhepleri, İslam tasavvufu ve İslam felsefesini protesto etmektedirler.

Yalnız kendi görüşlerinin doğru olduğunu; diğerlerinin hepsinin yanlış olduğunu vurgulamak suretiyle bir nevi İslam’ı ve ilmi tekellerine almak istemektedirler. Yani ilmi inkâr etmektedirler. Kendilerinden evvelki, bütün İslam bilginlerini, tasavvuf ariflerini, İslam’ın velilerini, İslam’ın Feylezoflarını, kelam alimlerini (Eş’ariliği ve Maturidiliği) de  inkâr etmektedirler. Bu suretle, ilmi ve İslam’ı tekellerine alıp, sadece kendi görüşlerinin doğru olduğunu türlü demagoji ve propagandalarla dayatmak istemektedirler. Tartışmalarda hep karşı tarafın sık sık sözünü kesip, bir nevi şamata yapmaktadırlar. 

Halbuki İslam’da şiddet,dayatmacılık, zorbalık ve şamata  yoktur ve İslam’ın kendilerinden evvel yetiştirdiği binlerce İslam Alimlerini inkâr etmek yanlıştır. İslam’ı ve ilmi tekeline almak hiçbir kimsenin ve hiçbir gerçek mezhebin haddi değildir. Bunlar İslam’ı ve ilmi tekellerine almak  isteyenlerdir. İslam’ı ve ilmi tekeline almaya çalışmak ise  en büyük sapıklıktır. Hiçbir bilgin kendisinden evvelki binlerce İslam Alimini reddedip, kendi görüşünün doğruluğunu Müslümanlara dayatamaz. Zaten o eski İslam Alimlerini  inkâr etmek, ilmi de inkâr etmektir. İlim, Alimlerle yaşar ve sonsuza dek devam eder.  Gerçek Alimleri (İslam’ın bilginlerini) inkâr, ilmi inkardır. İlmi inkâr edenin dinden söz etmek hakkı yoktur. Onların ki olsa olsa bir ideolojidir-bir düşüncedir.Mezhep ve inanç  değildir.

 İbni Hazmın ve İbni Teymiyenin her ikisinin de gayesi, Seyyidleri (ki bunların hepsi Evlad-ı Resul, Evlad-ı Ali, Evlad-ı Fatime, Evladı Hasan ve Hüseyin’dir) ve evliyaları, Müslümanların gözünden düşürüp, Seyyidlere ve evliyalara düşman etmektir. Emevilerin onulmaz Haşimi düşmanlığını devam ettirmektir. Bu arada, koskoca Tasavvuf ilim ve kültürünü yok etmeye çalışmaktır. Yani maneviyat, metafizik aleyhtarlığı yapmaktadırlar.

Şu bir tarihi gerçektir ki; tasavvuf medreseden tezahür etmemiştir. Tasavvuf, tekkeden tezahür etmiştir. Türk edebiyat tarihindeki, tekke ve tasavvuf edebiyatı bunun kesin şahididir. Hiç bir gerçek tasavvufcu yoktur ki; O bir tekke piri veya mensubu olmasın. Bu tekke tasavvuf pirlerinin ise yüzde doksanı Evlad-ı Resul olan seyyidlerdir, Haşimoğullarıdır.

Tabii ki biz, rant peşinde koşan ZAMANE ŞEYHLERİNDEN söz etmiyoruz. Bunlar hakkında biz konuşmayalım ama iki büyük fikir adamımız söz etsin istiyoruz:

1-Yahya Kemal Beyatlı’dan:

”Aradım İstanbul’u dergâh dergâh

 Aradım bir pir-i dilaragâh

Aba var, post var meydanda ”ER” yok

Horasan erenlerinden hiç bir eser yok”

2-Kaygusuz Abdal’dan:

”Zengin konuşunca beli (evet) diyorlar,

Fakir konuşunca deli diyorlar.

Zamane ŞEYHLERİNE VELİ diyorlar,

Gittikçe çoğalır DELİMİZ bizim.

Bu yukarıda genişçe söz ettiğimiz İbni Hazm ve İbni Teymiye zihniyetini devam ettirmek isteyenler; dini, dünyevi (seküler) kılıp, Müslümanların özgürlüğünü elinden alıp; baskıcı ve dayatmacı, şedid  krallıklar, diktatörlükler kurmak istemektedirler. ONLARIN DEFTERİNDE ASLA CUMHURİYET VE ÖZGÜRLÜK YOKTUR, OLAMAZ.

KAZIM YARDIMCI/ ADIYAMAN

← Önceki Veri

Sonraki Veri →