Hazreti İsa Mesih’e Atfedilen Sözlerle İlgili Üç Veri (2)

Varlıktan Veriler 68

2-SEZAR’IN HAKKI SEZAR’A TANRININ HAKKI TANRI’YA. 

HZ. MESİH e atfedilen bu söz, çok önemlidir.  Bu sözü olduğu gibi kabul edersek bir Hak adamının bir batıl zalim karşısında geri adım atması anlamına gelir ki, bu ne Hz. İsa gibi bir Hak adamına yakışır ne de doğrudur. Zira Sezar ve Sezarlar Roma kralları zalim, faşist krallardır. Ayrıca müşriktirler. Çok tanrılı dinlerin mensupları tek ilahı inkâr edenlerdir.  Hatta Roma Kralları kendilerini Tanrı ilan etmişlerdir. Hazreti Mesih bu sözü ne zaman, kimlere ve hangi koşullarda hangi ortamda söylemiştir ve sözün doğrusu bu mudur?

      Bilindiği gibi bu günkü İsrail Kudüs, Lübnan ve Suriye toprakları Hazreti Mesih’in zamanında Roma krallığı Sezarların işgali ve zulmü altındaydı. Hz. İsa Mesih beni İsrail-i uyandırmak ve kısmen yozlaştırılmış Musa dinini düzeltmek için gönderilmiştir. Zaten kendisi de Ben-i İsrail’ den olan Meryem Ana’nın oğlu idi ve yeni bir din getirdiğini söylemiyordu. Kendisi sinagoglara giderdi. Mescid-i Aksa’da Yahudilerle beraber ibadet ederdi. Rukü ederdi. (eğilirdi) Allah’a secde eder, ayakta dua ederdi. Yani selat, namaz kılardı. Yahudiler gibi oruç tutardı.  Sebt (Cumartesi) gününü kutlardı. Yani İbrahim’in ve Musa’nın ve Davud’un tek İlahını İlah edinenlerdendi. Sinagoglara karşı ayrı bir ibadethane (Kilise gibi) açmamıştı. Yahudilerle bir savaşı yoktu. O sadece Hz. Musa’nın gerçek dinine ve Tevrat’a uymalarını önermekteydi.  Tevrat’ı Tanrının kitabı bilmekteydi. Bu durumda Yahudilerle teoride ve özde bir çelişkisi yok idi. O sadece  bir kısım hahamlar tarafından yozlaştırılan uygulamaları düzeltmek istiyordu ve o zaman azıtan bir kısım Yahudileri Tevrat’a uymaya kimseye zulüm etmemeye taşkınlıklardan uzaklaştırmaya çalışıyordu. Onları dünya sevgisinden tekrar Musa ve arkadaşları gibi Tanrı Sevgisine yöneltmek istiyordu. Onlara ruhani ve manevi (mistik) yaşamın daha güzel ve doğru olduğunu öğretmek ve yaşatmak ilahi bir zevke ermelerini istiyordu. Çünkü kendisi bütün ilahiler( nebi ve veliler ) gibi bir ve eşsiz olan Rabb’ı Tanrı’yı çok seviyordu.  Allah’la diyalog içindeydi.

Yahudilerin Musa’nın doğru yoluna uymaları için bu kadar çaba gösteren bu büyük insan koca Peygamber’e peki o zaman Yahudilerin çoğu nasıl  bakıyordu; o zaman Hazreti Yahya ve Hazreti Zekeriya ailesinden Haham olanların dışındaki  hemen hemen diğer hahamların çoğu Hazreti İsa’yı reddediyorlardı , O’na inanmıyorlardı ve hatta O’nu yok etmek için türlü tuzaklar hazırlıyorlardı. O’nu her zaman zalim Roma yöneticilerine şikâyet ediyorlardı. O’na hakaretler ediyorlardı, O’nu yalanlıyorlardı. Yahudilerin Hz. İsa’ya inanmaması için türlü iftiralar ediyorlardı. Yahudi halkı İsa’ya karşı kışkırtıyorlardı.

Şöyle diyorlardı:  Bu Nasara’ lı babası iyice bilinmeyen İsa bir meczup belki de Tanrı divanesi zavallı kimsesiz biri. Bu çevresindeki havariler (ki bunların çoğu haham derecesinde okumuş insanlar) bu meczubu kullanıyorlar, bununla Beni İsrail’i bölmek istiyorlar. Bu haham bozuntusu havariler, kendi çıkarları için yeni bir mezhep kurmak istiyorlar diyorlardı.

ALLAH’IN KİTABI İNCİL için ise, ‘’ Bunların çoğu zaten Tevrat’ta var. Bu havariler okuma yazma bildikleri için bunların çoğunu terimleri değiştirerek Tevrat’tan çaldılar. Diğerleri de hep havari uydurmasıdır’’ diyorlardı.

Yani KOCA İSA o bir kısım Yahudi hahamlarına göre “ Bir meczup, yarı mecnun, saf bir İsrail çocuğu.  Orta da İsa diye bir şey yok hep ne yaptıysa yaptılar bu çıkarcı, bölücü Havariler yaptı. İncil Allah’ın kitabı değildir. Tevrat ve Davud’un Zeburları defterlerinde yazılı olandan başka Yahova’nın( Tanrı’nın) bir mesajı yoktur, olamaz.”

“Kitab-ı mukaddes sadece ve sadece Tevrat(Toradır)” diyorlardı. İşte Hazreti İsa Aleyhisselam  o zaman şaşkın bir durumda olan böyle bir kavmin içinde kendini buldu. Her tarafı tuzaklarla çevriliydi.Bir kısım hahamların ve onların etki alanında olan Yahudilerin her türlü hakaretine acı sözlerine maruz kalıyordu. Hatta çoğu zaman doğru dürüst yemek bile bulamıyordu, zaten çocukluğu çoğu zaman annesi ile dağ eteklerinde ot yemekle geçerdi. Meryem annemiz bazen bazı faydalı bitkileri tanır, toplar ve sevgili ve kutsal oğlu ile yerlerdi.Onlara Dünyayı cehennem etmişlerdi. Doğru dürüst bir barınakları bile yoktu.  Sevenlerinin ve  Zekeriya Peygamber’in ailesi tarafından korunurlardı. Zira Zekeriya Peygamber’in hanımı Hazreti Meryem’in teyzesi idi. Yahya da teyzesinin oğlu idi. Ama Allah, Hazreti Muhammed ve Kur’an’ı Kerim

   ” Meryem’in bakire olduğunu ve O’nun bütün dünya kadınlarından faziletli, iffetli ve üstün olduğunu ve O’nun örnek alınmasını önermektedir.”

“Hazreti İsa’nın ise  kendisinden evvel gelen  Peygamberlerin büyüklerinden olduğunu O’nun Tek İlah’a inanan mucize sahibi Pak ve Kutsal büyük bir Peygamber olduğunu,( Tıpkı  İbrahim, İsmail, İshak , Yakup, Yusuf, Musa, Harun  Davut gibi) ve İncil’in Allah’ın Tevrat gibi , Kur’an gibi tek Allah’ın Kitabı ve Kelamı olduğunu İncil’in de K’ur’an ve Tevrat gibi nur olduğunu ALLAH VE BÜYÜK RESULU SON PEYGAMBER HAZRETİ MUHAMMED ALEYHİSSELAM VE KUR’ANI KERİM APAÇIK BEYAN ETMEKTEDİR.”

Havarilerin ise, ”Hazreti İsa’nın tek İlahına inanan aziz velileri olduğunu vurgular. Havarilerin temiz, inançlı insanlar olduğunu ve onların Allah’ın ve İsa’nın Ensarı,  yardımcıları olduğunu kesinlikle beyan eder.”

Kur’an, Müslümanlara da havariler gibi,  Allah’ın ve Resul’u Hazreti Muhammed’in Ensarı yardımcıları olmalarını emreder.

”KUNU ENSARRULLAH ALLAH’IN YARDIMCILARI OLUN’’ Kendisini o zaman işte böyle Hazreti Musa’nın(A.S.) yolundan kısmen uzaklaşan, dünyaya dalmış ve Romalı Zalimlerin  işgali altındaki şaşkın bir toplum içinde bulan  o büyük insan, Allah’ın Peygamber’i  İsa Mesih Hazretleri; O zaman  kendine kurulan tuzakların en büyüğü ile karşılaştı, o tuzak şuydu:

Bazı Yahudi hahamları ve burjuva çocuğu olan Yahudi gençler, Hazreti İsa’ya yanaşarak kendisini desteklediklerini söyledikten sonra şu soruyu sordular:

“Tamam sen Allah’ın gönderdiği Hak Peygamberisin, iyisin, güzelsin, şefkatlisin, merhametlisin ama bu yurdumuzu işgal eden, bize hakaret eden bize zulüm eden bizden ağır vergiler toplayan bizi aşağılayan bu müşrik, insanlara haksızlık eden  Romalılara Sezara, Sezarlara ne diyorsun? Sen Hak hukuk adamısın. Zulmü, zalimi kabul etmemen, Yahudilerin onlara direnmelerini de önermen gerekmez mi?

Musa’nın firavuna direndiği gibi Kenan İlindeki zorba kavimle savaşıp o zorbaları Kutsal Topraklardan kovduğu gibi” İşte İsa’yı ortadan kaldırmak için bir kısım Yahudilerin kurduğu en büyük tuzak bu idi İsa Mesih’e.

Hazreti İsa, bunun bir tuzak olduğunu derhal anladı ve teyakkuza geçti. Onlarda küfür, inkâr hissetti. Hazreti İsa’nın onlarda küfür hissettiğini Kur’an’ı Kerimde beyan etmektedir.

Bu durumda Hazreti İsa, ne yapacaktı? Ne yapabilirdi? Bir kere Yahudilerin büyük çoğunluğu hahamların etkisindeydi ve kendisine inanmamaktaydılar. Kendi Peygamberliğini kabul eden, küçük çapta bir Yahudi cemaati bile oluşmamıştı. Kendisine inanan az bir Yahudi kardeşlerimiz bile imanlarını gizli tutuyorlardı. Hem büyük çoğunluk olan Haham ve Onların etkisindeki Yahudilerden, bilhassa Yahudilerin burjuva sınıfından güçlülerden ki, bunlar Romalılar ile işbirliği içinde idiler. Hem de zalim Romalı kumandanlardan ve zalim acımasız Romalı askerlerden, Romalı polislerden korkuyorlardı.

İşte bu şartlarda Cenab-ı Mesih efendimiz etrafında gizlice toplanan bir avuç Yahudi genci ile cebberut ve faşist Sezar’a karşı gelemezdi.Karşı gelmek kendisinin dışında Yahudilerin sonu olurdu. Ben-i İsrail’i çoluk-çocuk, kadın, ihtiyar demez katledip yok ederlerdi. Sezarların müşrik tanrı tanımaz Romalıların büyük gücü var idi. Yahudiler her ne kadar kısmen bozulmuş iseler de, Tanrı Tekliğine o zaman için tek inanan kavim olan, Ben-i İsrail’in katledilip yok olmasını isteyemezdi. Onun için Romalılara direnmesini isteyen o tuzak kuruculara şöyle dedi:

-Sezar ve Roma çok güçlüdür. Dünyanın, en büyük  ve en güçlü acımasız  zalim ve inkarcı devletidir, gücümüz yetmez. Bu durumda Sezar’la, uğraşmak topluca ölüm demektir. Şartlar oluşuncaya kadar  bunlarla uğraşmak faciadır. Toplu intihardır. Ve hükmünü verdi: ‘’Sezar’la uğraşmayın’’ siz Tanrı’ya, Hazreti Musa’ya dönün, Tanrı’nın emirlerini yerine getirin. Tanrı’yı bütün varlığınızla sevin. Kendinizi ıslah edin ve benim Peygamber olduğuma inanın. O zaman Allah sizi, İsrail’i kurtaracak.’’ Mealen söyledikleri  ve Yahudilere verdiği mesaj bunlardır.

Hazreti İsa, bu tuzağa düşmedi. Ama bundan sonra inzivaya çekildi, teyakkuz halinde bulundu. Tedbirli davrandı. Ancak gene de o tuzağı kurmak isteyen bir kısım yoldan çıkmış Yahudiler Hazreti İsa’yı rahat bırakmadılar. Romalılar ile işbirliği içindeki Yahudi zenginleri (burjuvası) ve bir kısım Hahamlar tarafından sürekli Romalı zalimlere ihbar ettiler, gammazladılar. Romalıları tahrik ettiler, hatta mecbur ettiler.

İşte, ondan sonrası malum. O büyük Zat’a yapılan işkenceler, hakaretler , neler, neler…. O faciaları, o trajedileri hatırlamak bile insana çok acı veriyor. Peki durum bu iken Hazreti İsa’nın bu sözünün yorumunu yapmadan;

‘’ Sezar’ın(Yani egemen güç zalim kralın, imparatorun, diktatörün) hakkı Sezar’a , Tanrının hakkı Tanrı’ya ‘’ diye kesin hüküm-yargı şekline dönüştüren kimlerdir. Hangi koşullarda böyle kesin hüküm haline getirilmiştir?

Bir kere yeryüzünde tanrının temsilcileri olan Aziz Peygamberler  ve Aziz Veliler , zalime, küfre, yani batıla Hak tanımaz , İsa ise hakdır.Hak batılın her zaman zıddıdır. Gündüz ile gece gibi. Adil, zalimi, cabbarı tanımaz, gücü yeterse cezalandırır, zulmü ortadan kaldırır. Bir hak adamı- temsilcisi başka türlü düşünülemez. Zorunluluk müstesna. Örneği, Hazreti Musa, İsrail oğulları kendisini destekleyinceye kadar Kutsal Topraklara Kenan iline girmemiş oradaki cebbarlarla, savaşmamıştır.

Sevgili Peygamberimiz Hazreti Muhammed’de  Medine de çevresinde bir silahlı güç oluşmadan müşriklerle savaşmamıştır. Çünkü Peygamberler, mutmain olsunlar diye, kendilerine yakın olanlara bireysel mucizeler dışında geniş halk kitleleri ile mucizelerle değil, beşeri güç ve yöntemlerle hareket edeler.

Bu Hazreti Musa’nın, Davut’un, Talut’un ve Hazreti Muhammed’in yöntemleri ile bellidir ve tarihi bir gerçektir. Bu sözünü ettiğimiz yukarıda adı geçen Musa, Davut, Talut hatta Süleyman ve son Peygamber Hazreti Muhammed’de İsa gibi mucize sahibi idiler. Zaten eğer Allah ve Peygamberleri mucizeleri sürekli kullansalardı, yeryüzünde bir tane ne inkârcı nede zalim olurdu. İlahi diyalektiğe ters düşerdi. İmtihana gerek kalmazdı, bütün insanlarda melek gibi masum olurdu. O zamanda adalete, cehenneme, cezaya gerek kalmazdı.

Peki bu Hazreti İsa’ya atfedilen sözü kimler kanun haline getirdi?

 Bilindiği gibi, Hıristiyanlar,kendilerini destekleyen Roma Kralına yardım edip, başarılı olunca O Kral, Hıristiyanlığı resmi din ilan edince Roma topraklarındaki insanlar hep Hıristiyan oldular. İşte böyle olunca  Hazreti İsa’dan 150-200 yıl sonra Hıristiyanlaşan  Romada’ki ve Dünyadaki hıristiyan rahipleri, Yahudilerden tamamen kopup sinagoglara karşı kiliseler yaptılar. Katı kurallar ve aşırı disiplin uyguladılar. Kiliseleri asla tartışılmaz konuma koydular. Kiliseden maksat, kendileri; hıristiyan din adamları rahipler idi. Tabi bunları yaparken, hıristiyanlaşan, Roma Kralları ile işbirliği içinde, ve onların desteğini alarak yaptılar ve hıristiyanlaşan halkların üzerinde ceberruti bir disiplin uyguladılar.

“ Sus itiraz etme, mutlak itaat et” kuralını çok katı bir şekilde uyguladılar. Halkı kontrolleri altına aldılar. Ve o faşist Roma Kralları gibi olan Sezarlaşan Hırıstiyan Krallarla işbirliğine geçip, Kral-Papa ikilisini oluşturunca, yani Papalar, krallarla işbirliğine geçince diktatör krallara Hıristiyanları itaate mecbur etmek için, yani hıristiyan Sezarlara karşı gelmemeleri için, Hazreti Mesih’e, iftira olan şu sözü:Yorumunu yapmadan yukarıda açıklanan sebep ve koşulları da bir yana iterek hükmü verdiler ve kanun ettiler.

 “Sezarın hakkı Sezar’a, Tanrı’nın Hakkı Tanrı’ya”, sonrada İsa’yı Tanrı ilan ettiler. Ve o zaman demek ki, Tanrı, İsa zalim ve  diktatör krallara,( yani hıristiyan Sezarlara) hak tanımış oldu. Yani Hak batıla hak tanıdı. Hangi akıl, mantık vicdan sahibi bunu kabul edebilir.

 YAZIK DEĞİL Mİ HAKKI TEMSİL EDEN KOCA İSA’YA?

 

Kilisenin maksadı şudur: Hıristiyanları, Sezar’ın tahtına oturan Zalim, Faşist ve ahlaksız despot hıristiyan krallara diktatör devlet başkanlarına itaate mecbur etmek. Direnme güçlerini Hazreti İsa’ya dayanarak yıkmak, hatta yok etmektir.

Durum böyle olunca, zalim hıristiyan kralları ve diktatör devlet adamları( Mussolini, Hitler ve Franco gibi) kiliseyi desteklemiş. Kilisede (kilise babaları da) zalim, hıristiyan kralları ve diktatörleri desteklemişlerdir. Yani kral-papa-patrik ikili işbirliğini devam ettirmişlerdir. Güya bu şekilde Devlet, dine, din adamlarına kiliseye karışmamış, din kilise ve hıristiyan din adamları da Devlete karışmamıştır.

BU BİR YUTTURMACADIR. Perdenin arkasında, daima devlet ve kilise işbirliği vardır. Birbirlerini desteklemektedirler.  Birbirlerine taviz vermektedirler. İşte Marks, bu kilisenin krallarla işbirliği yapmasına karşıdır. Marks, “Din  Afyondur” dememiştir. Faşist kral ve burjuva işbirlikçisi kiliseye afyondur demiştir. Marks’ın sözü de çarptırılmıştır. Onun din dediği yozlaştırılmış kilisedir ve kilise babalarıdır.

Yani bu faşist Kral, diktatör ve burjuva işbirlikçisi kilise düzeni DİN ise, bu düzen afyondur(halkı uyutmaktır), demiştir.

Marks, Hazreti İsa ve Peygamberler için hiç aşağılayıcı bir söz etmemiştir. Hele Hazreti Muhammed için hiçbir inkarcı ve aşağılayıcı sözü yoktur, vardır diyen buyursun, ispat etsin.İŞTE MEYDAN..

Sosyalizm (Toplumculuk) dinsizlik değildir.

Ayrıca Marks Tarihi Materyalist olabilir. Ancak, ateist (Felsefi Materyalist) olduğuna dair elde kesin apaçık bir belge yoktur. En azından biz rastlamadık. Elinde  felsefi materyalist olduğuna dair apaçık bir belge olan varsa açıklaması ve belgelemesi lazım. Tarihi materyalizm ayrı, felsefi materyalizm ayrıdır. Birbirine karıştırmamak lazımdır. Marksın, Yahudi kökenli bir Protestan- Hıristiyan olduğu ise belgelidir.

Sosyalizm(Toplumculuk), dine Tanrı’ya karşı olmak değildir. Sosyalizm, Faşizme, Kapitalist burjuva düzenine karşıdır. Büyük çoğunluk olan, ezilmişlerden, yoksullardan, horlananlardan yanadır. Tek kelime ile EMEKTEN YANADIR. Emeksiz yaşamayı kesinlikle reddeder.

Tüm Peygamberlerin ve Onların yolunu izleyen ve Onların gerçek temsilcileri Tasavvuf babalarının(Aziz Velilerin) önerdiği de bu değilmidir?

”Ve en leyse lil insani illa masaa -İnsana emeğinden başka bir şey yoktur.”( Kur’an Necm Suresi Ayet 39)

”Tâki bu mal zenginleriniz arasında dolaşan bir devlet olmasın.” (Kur’an Sure-i Haşr Ayet 7)

”Len tenalül birre hatta tünfiku mimma tuhibbun -Sevdiğinizi-malınızı- dağıtmadıkça hayra kavuşamazsınız (kurtulmuşlardan olmazsınız).” (Kur’an Ali İmran Sure 92)

Bu konuda Hazreti İsa Mesih Aleyhisselam’ında Ben-i İsrail’e hitaben

”Mallarınızı dağıtmadıkça Tanrı’nın yurduna ( cennete) giremezsiniz” diye meşhur bir sözü vardır. Hazreti Mesih’in böyle bir sözüne İncillerde rastladım.

Mesih’in bu sözü, Kur’anda geçen yukarıdaki ayetle (Tanrı Sözü) örtüşmektedir. Ayrıca Hazreti Muhammed(S.A.V)” Komşusu aç iken kendisi tok yatan bizden değildir( Müslüman değildir)” buyurmaktadır. Bu Peygamber sözü tevatür bir Hadisi Şeriftir. Tüm İslam topluluklarınca bu hadis bilinmektedir ve bütün mezheplerin  mensupları bu Hadisi Şerifi kabul etmiştir. Bu Hadise itiraz eden hiç bir bilgin çıkmamıştır.

Bu konularda sıkıntıları olanların Tasavvuf Tarihine ve Büyük Tasavvufçuların (Yunusların) eserlerine göz atmaları yeterlidir.  O arada düşünce adamı ve çok geniş kültür birikimi olan Sosyalizmle haşrolmuş, bize göre sosyalizmi özümlemiş Sosyalizmin Türkiyede’ki  PİRİ sayılan sayın Atilla İLHAN’IN yazılarını, bu konudaki kitaplarını ve söylemlerini tetkik edebilirler.

Tarihi materyalizmle, felsefi materyalizmi birbirine karıştırmamak lazımdır. Tarihi materyalizmin ağırlıklı yönü sosyolojidir. Felsefe değildir. Roma’nın, İskenderiye’nin, Atina’nın, Avrupa’nın ve İslam Alemi’nin (Ortadoğu ve Endülüs), Asya’nın Feylezoflarının hiçbirisinde Tanrı’yı inkar edene rastlayamazsın. Belki şüpheci yaklaşanlara (septik felsefeciler gibi) rastlanır. Ayrıca, Batıdaki ateistler, yaratıcı güç olan (Allah’ı) inkar etmezler. Batılı Hıristiyan Aleminin Tanrı Tanımazlarının(Ateistlerinin) tanrı dediği İsa Mesih’tir.

Çünkü batıda, (Hıristiyan Aleminde) Tanrı İSA’DIR. Batının Tanrı Tanımazları işte bu Tanrı İsa’yı reddetmekte, O’nu Tanrı olarak tanımamaktadırlar. Onlara göre bir kadının doğurduğu çocuk, meme emmiş, diğer çocuklar gibi büyümüş, genç olmuş, yemiş içmiş, uyumuş, aç kalmış-susuz kalmış, sonra öldürülmüş, kanı akmış biri insandan başka şey olamaz. Hele TANRI hiç olamaz. Batılı  Ateistler, ayrıca TANRI İSA İSE ÖLMEMELİYDİ. TANRI ÖLMEZ diyorlar. Yani İSA’NIN tanrılığını kabul etmezler. Acaba bizim ATEİSTLERİMİZİN bu gerçekten haberleri yok mu?

Bendeniz mi; Bu bir avuç toprak olan KÂZİM YARDIMCI MI?…

Evet bu kardeşiniz, ta ezelden Kalubeladan, Elhamdülillah, Müslüman’ım. Muhammedi’yim.

Ve Allah’a şükür sosyalistim(Toplumcuyum)

Ayrıca, dinin (İslam’ın) özü Tasavvufi Din anlayışına sahip, Muhibbi Muhammed Ali Abayım. Ehlibeyt’in, Şah-ı Velayet Hazreti Ali’nin ve Evladı Ali’nin kulu kölesiyim. İmam-ı Caferi Sadık Efendimizin Müridi ve talebesi Ebu Hanife Hazretleri’nin ictihadlarını  da hak bilirim.   

Halen yozlaşmış geleneksel, tekke ve dergahlar ve zamane şeyhleri hakkında, sonsuz bir muamma olan, Tasavvuf Sahrasında çok dolaşmış, yorgun ve kalender bir derviş olarak konuşmak istemiyorum.

   Ama bu konuda konuşan bir düşünür ve bir edebiyat adamımız Yahya Kemal’in şu dizelerini sizlere sunmakla yetiniyorum:

    ‘’Dolaştım İstanbul’u dergahı dergah,

      Aradım bir piri dilaragâh(*).

         Aba var, post var, meydanda er yok.

     Horasan erenlerinden hiçbir eser yok.’’

                                    Şair Yahya Kemal Bayatlı

(*) Gönlü, kalbi uyanmış HAKTAN haberdar bir Pir-Şeyh yok.

 

HIRİSTİYANLIKLA İLGİLİ BU GERÇEKLERİ İÇTENLİKLE AÇIKLADIKTAN SONRA, GELELİM BİZ MUHAMMEDİLERE:

O bin bir türlü cefalar ve felaketler içinde bu mukaddes Allah’ın dinini tekrar dirilten ihya eden, ezilmişlerin ve yoksulların koruyucusu, Hazreti Muhammed Mustafa Efendimizden 30 yıl geçmeden bakınız neler oldu.

O kuru hasır üstünde oturan Peygamber’in yeri kimlerin eline geçti. Kendisinden tam 30 yıl sonra zalim bir soy olan Emevi Zalimleri o Mukaddes Peygamber’in yerine geçip; hasırı kaldırıp Şam saraylarında oturdular. Kayser’in, Kısra’nın sistemi olan Veliaht yani, babadan oğula geçme, melikliği, krallığı sistem ettiler. Halbuki İslam’da Veliahdın Hukuku diye bir hukuk yoktur. Çünkü İslam’da, Veliaht yok ki, veliahtın da hukuku olsun. İslam’ın yerine aile devletleri kurdular. Emevi devleti, yani yönetim, o aileden başka aileye geçemez.

Ardından yine aile devleti, Abbasiler Devleti ardından Memluklular Devleti v.s.. Ardından yine, aile devleti,olan Osmanlı Devleti tâ Cumhuriyetin İlanı 1923 yılına kadar bu batıl sistemler devam etti.

Peki bu devletler ve melikleri, şahları, padişahları ve sultanları ne yaptı?

Tıpkı kral-papa-patrik ikilisi gibi. Sultan-Şeyhülislam ikilisini oluşturdular.

“   Zalime rıza zulümdür” diyen Koca Peygamber Muhammed’e rağmen Peygamberden tam otuz yıl sonra zalim sultanlara Müslüman halkı itaate mecbur etiler. Biat ettirdiler, biat etmeyenleri katlettiler, korkuttular sindirdiler. Mazlum halkın direnme gücünü bastırdılar. Halbuki İslam’da her bir bireyin kendi özgür iradesi ile baştakine biat etme ve beğenmezse geri alma hakkı vardır. İşte bu nedenle diyoruz ki, batı demokrasisi İslami değilse de sosyal adaleti, halkın yöneticileri seçme ve geri devirme (seçim yoluyla) hakkını tanıdığı için sosyal demokrasi İslami sisteme en yakın olanıdır.

Cumhuriyet ise, Cemahir’den türeyen bir sözcük olduğu için Peygamber’in ilk dört halifesinin sistemi ile zaten özdeştir. İslam’a ters değil gerçek İslami sistemin kendisidir. Ama demokrasi Avrupa-i bir sistemdir. Avrupa’dan Doğu Ülkelerine gelmiştir. Sultanlar,Melikler,  Melikin Frenkçesi Kraldır.(Tahtın aynı ailede kalma kuralı)

Örneğin Memaliki, Ali Osman, Osmanlı Ailesinin Memleketleri yani  tapulu mülkleri, malları, bütün topraklar bir ailenin malı mülkü. Meliklik, krallıktır. Adını ne koyarsan koy. Şah, Padişah, Sultan, Hünkar hepsi krallıktır. Krallık- Veliaht İslam dininin, kitabi dinlerin hiçbirisinde olamaz.

Bireyin kendi rızası ile ile biatı bağlanması ve yine kendi iradesi ile biatını, bağlanmasını geri alması hakkını, Müslümanların, Yahudilerin ve hıristiyanların yani Allah’a inananların elinden hiç kimse alamaz. Bu hakkı müminlerin elinden alan kim olursa olsun zalim olur. Aksini iddia varsa buyursun. Tevrat’taki, İncilde ki, Kur’an’daki

Yerini göstersin.İŞTE MEYDAN..

Bizde de din adamlarımız Şeyhül İslamlar, medrese babaları Müslümanların bu vazgeçilmez haklarını ellerinden almış zalim devlet reisleri olan sultanlara itaat ve cebren biata mecbur etmişlerdir. Ta 1923 yılı Cumhuriyetin ilanına kadar. Cumhuriyet rejimi hakdır. İslam’a ters değildir. Bundan ötesine ise bendeniz yokum. Ancak Neyzen Tevfik’in şu dizelerini hep okurum.

“ Burasını ben söylerim, yazamam.

             Felsefemi kalemimle bozamam.

             Yarın akşam görüşürüz o zaman

              İşte aradığın O CANAN idim”

                                      (Neyzen Tevfik)

Öyleyse Marks’ın kilise babaları için söylediği söz: bütün dinlerin, Kral ve Meliklerinin, diktatörlerinin ve burjuvalarının  işbirlikçisi din adamlarını da kapsar.

“ Yaşasın Cumhuriyet,

Yaşasın Özgürlük,

Yaşasın sosyal demokrasi”

Bütün Müslümanlara, ‘’ALLAH BİR ‘’ diyen Musevilere

ve İsevilere sevgilerimi ve bütün insanlığa selamlarımı sunarım.

                                   Kâzım YARDIMCI(ADIYAMANLI)

                                                             3.8.2005

Not: Kral-Sultan ve Meliklerden, Ömer İbni Abdulaziz , Ebul Abbas ve Murad-ı Hudavendigâr gibi iyi zatlar çıkmış olabilir. Bunların iyiliği kendilerine mahsustur.

Bizim vurgulamak istediğimiz:

Saltanat, meliklik, krallık, aile devletlerinin yani Yönetimi babadan oğula devrin, veliahtın İslam hukukunda yerinin olmadığıdır. İslam’a ters oluşudur.

İslam’da Veliaht(Tahta Varis) yok ki, Veliahtın hukuku da olsun.

 Not: Bu yazı Adıyaman Yerel Gazetelerinde yayınlanmaktadır.

← Önceki Veri

Sonraki Veri →