Diyalektiğin Özü Lahutidir

Varlıktan Veriler 28

DİYALEKTİĞİN ÖZÜ LAHUTİDİR.

Allah’ın Zâtı (Vücudu) bir, fakat Eli iki ‘dir..(Sure-i Sad 75)
Anlamı; “Bir” olan Vücudun, “iki Sıfatı” vardır. İki El’den maksat, Allah’ın Sıfatları’nın iki kategoride toplandığı­dır. Buna ‘Celâli’ ve ‘ Cemâli’ Sıfatlar denir (Kahri ve Rahmani de denir).
“Biliniz Allah muhakkak Şedidü’l ikab (Çok şiddetli ve öfkeli) dir”.(Maide-98)
Ve Allah Gafururrahim (Çok merhametli; acıyıcı ve ba­ğışlayıcı affedicidir)”. (Maide-98)
İşte tüm doğa bu “İki Sıfat”tan; Tanrı’nın İki Eli ile yara­tıldığından, doğada bir ‘düalizm-ikilem’ ve bunun neticesi, çe­lişkilerin sürtüşmesi, büyük bir savaştır. İşte “Gerçek Diya­lektik” budur:
Kadim Vücud, Allah’ın Zâti Zamiri Bir ve Tek; Eli İki’dir. Yanî Tanrı’nın Sıfatları ikidir:
Kahir-Lütuf, Celal-Cemal, Şiddet-Merhamet… İşte.bu kar­şılıklı zıtlıklar, Tanrı’nın Sıfatları’dır. Zıtlar ise sürtüşür ve sonsuz bir savaş yaparlar…
Sonra bir taraf, öbür tarafa hakim olur. Bütünleşerek (sentez yaparak), yaşam devam eder. Ancak Allah diri ve Fail -İş gören olduğundan; doğa, her an değişir
“Külle yevmin hüve fi şa’n -Allah, her an bir Şan’da,. Biri işte, bir faaliyettedir”. (Rahman-29)
“Tekâmül’ de bu Ayetin sırrındandır!..
Sonra bir zaman; sulh, düzen devam eder. Ama gizli savaş devam ettiğinden, sentez – Bütünleşme bozulur (analiz). Tek­rar aleni – açık savaş başlar. Tekrar bir taraf, bir tarafa hakim olur. Tekrar düzen kurulur. Sulh (barış) içinde yaşam devam eder.
Ve sentez-Analiz; bütünleşme-bozulma (savaş-sulh, tek­rar savaş, tekrar sulh-barış) sonsuza uzar gider…
Bir süre bu savaşın durduğunu varsayarsak; o zaman doğa, toplum ve İnsan düşüncesi donar, ‘tekdüze’ olur. Felsefe durur, ilim durur, araştırma durur; gelişme durur. Tekdüzelik, yaşamı çekilmez eder. Sonunda, her canlı kendi kendini öldürür. Ken­di kendini yok eder.
İnsan sonsuz heyecan ve umutlu ilerleme, yükselme arzu­suyla yaşar. Olgunlaşma, aydınlanma, tekâmül de bu suretle olur.
Diyalektiğin özü, “Lahuti”dir; “İlahi”dir. Bu güçlü ger­çeği, Kuran-ı Kerim, 1400 yıl önce bildirmiştir:
-“Allah bir, eli iki”.Tanrı, hem şiddetli (Kahri); hem mer­hametli (Rahmani)
-“Zü’lcelâli ve’l ikram – Celâl-Kerem sahibi”. (Rahman-78)
Cemali: Doğadaki ve insandaki tüm güzellikler…
Celâli : Doğadaki-bitki, hayvan ve insandaki tüm vahşet­ler, çirkinlikler…
İyiler-kötüler, zalimler-mazlumlar, sömürülenler-sömürenler… Ve bunların bitmez tükenmez sürtüşmeleri, kavgaları, se­vişmeleri, dövüşmeleri, sulh yapıp tekrar savaşmalar, didinmeleri; ağlamaları, gülmeleri… Hayat da budur işte! Ama Tanrı ve iyi insanlar, bu gerçeği bilmekle beraber, hep ‘Adil’ olan­dan ‘Güzel’ olandan ve ‘Barış’tan yana tavır koymuşlardır,
Hakkın rızası, iyilikten yanadır. Ama gel gör ki; kötüler her zaman çoğunlukta oldukları için; genelde hep kötülük, zu­lüm, şiddet, baskı, sömürü önde gitmiştir.
İşte Yunus babanın ve Niyazi Mısri hazretlerinin aşağıda okuyacağınız dizeleri; hep bu “dualizmi-ikilemi” (çelişkiyi) vurgulamaktaydı. Tâ 300 – 600 yıl evvelinden; doğadaki- toplumdaki-insandaki bu “İlâhi diyalektiği dile getirmekteydi.
Yunus’un;
“Cümlenin Hâliki bir’dir;
Neden bazısı gafildir (inkârcıdır-kötüdür)?..
Bu ne hikmet, bu ne sırdır;
Bilen gelsin bu meydana!..”
Herkesin yaratanı-ustası, bir tek Allah’tır
Niçin bazıları habersizdir, yani inkarcı ve kötüdür?..
Bunun nedeni hikmeti, sırrı, gizi nedir?..
Bilen bilir; bilmeyen ne bilir. Varsa gelsin meydana!..
Yani Usta bir, Eli ikidir. Bir elinden iyiler, bir elinden kö­tüler zuhur etmektedir. Rahmani elinden iyiler, Kahri elinden kötüler.
Niyazi’nin;
“Tecelli eyler daim, geh Celâli, Cemâlinden;
Birinin hasılı Cennet, birinden niran (ateş) olur peyda!
Nerede bir gül olsa; yanında har (diken) olur peyda!
Bu sırdandır ki, bir yerde Kâmil (Resul, Nebi, Ve­li, Arif) Zuhur etse
Kimi inkâr eder ânı, kimi ikrar olur peyda!..”
Bir tek Vücud-u Mutlak olan (Zât-ı Hak) her an tecelli ediyor beliriyor.
Fıskiyeli havuzun fışkırdığı gibi;
-“O her an bir şandadır (Bir işte, bir faaliyette)” (Rahman-29) Âyetine telmih (5) yapıyor. Ve daimi olan Tecellisi bazen Celâlinden (Kahri), bazen Cemâlinden (Rahmani) oluyor. Bunun tezahürü, yani görüntüsü ise doğada, toplumda ve insanda iki olgu oluşuyor: Ya Cennet (Bahçeler, güzel çiçekler-yani iyilikler, güzellikler, sevgi, saygı, barış,-dirlik düzen yardımlaşma, adalet). Hepsi Cemâlinden, Rahmetinden…
Ya da Celâlinden (Kahri) oluyor. Yani kötülükler, çirkinlikler (düşmanlıklar, kıskançlıklar, savaş, fesat-anarşi, acımasızlıklar, haksızlıklar, şiddet, kavga-dövüş…) tüm kötülükler… Bunların da hepsi Celâlinden (kahrından).
-“Zülcelâli ve’likrâm-Allah; Celâl-şiddet sahibi ve ikrâm sahibidir”. (Rahman-78)
-“Va’lemu ennellahe şedidü’l ikâbi veennellahe ğafurürrahim- Biliniz! Muhakkak Allah çok şiddetli-öfkelidir (ve yine biliniz) muhakkak Allah, çok çok Merhametli (acıyıcı, halim) ve çok bağışlayıcıdır (affedicidir).”(Maide-98)
Ve Niyazi devam ediyor:
“Nerede bir gül dalı olsa; aynı gül çubuğunda diken meydana gelir”.
Hani, “Dikensiz gül olmaz”; “Gülü seven, dikenine katlanır” Türk Atasözleri meşhurdur.
Bu nedenledir ki; nerede bir “Kâmil-Ârif Kişi meydana çıksa, (O gül gibi; gül sevenler de olur, gülün yanında dikenler de olur) insanların bir kısmı O Aziz İnsanı ikrar-kabul-tasdik eder; bir kısmı da inkâr eder.
İşte bizim fikir babalarımız, Tasavvuf Erbabı (Ki tüm Tasavvufçular bu gerçeği vurgulamışlardır) böyle akıllara hayret verecek şekilde; daha Hegel’ler, Marks’lar, Engels’ler doğma­dan yüzlerce yıl evvel açıklamışlardır. “Gerçek Diyalekti­ğin” habercisi Kur’an ve O’nu insanlığa sunan Hocayı Alem Hazreti Muhammed Mustafa ve bu ilimlerin gerçek izahçısı “İlmin Kapısı, Şâh-i Velayet Aliyyel Mürteza” ve ‘O Hidâyet Yolu’nun İmamı (Hazreti Ali Veliyullah)’nın Tarikat ve Tasavvuf Yolu’nda yetişen Arif, Alim, Aziz, Veliler olan Tasavvuf Pirleridir.
Ayrıca Niyazi Mısri;

“Niyazi taht-ı Ba’da nokta oldu,
Ali’nin sırrına olalı mahrem”.
İşte bakınız, büyük Arif ve Tasavvufçu Niyazi Mısri Haz­retleri ne söylüyor?.. Evliyaların, Âlemlerin, Ariflerin ve muttakilerin İmamı, Şahı ve Seyyidi olan İmam-ı Ali’yi nasıl tanı­yor ve nasıl takdir edip; O yüce Şahın, yüceliğini ne güzel ifa­de ile vurguluyor. Allah, O’ndan razı olsun!..
Çünkü Hazreti Şâh-ı Velayet, Cenab-ı Haydar bir sözünde şöyle buyurdu:
“Tevrat, Zebur, İncil; ‘Kur’an’da gizlendi. Kur’an da, Sure-i ‘Yâ Sin’de’ gizlendi. Sure-i Yâ Sin, ‘Fatiha’da; Fati­ha da, Sure-i ‘îhlas’ta (Kulhüvallahü Ehad) gizlendi. İhlas-ı Şerif Suresi de ‘Besmele-i Şerifte gizlendi. Bismillahirrahmanirrahim de Besmele’nin ‘Ba’ harfinin altındaki ‘Nok­ta’da gizlendi”.
Ve “Ene noktatün taht-ı ba – Ba harfinin altındaki O nokta benim”.
“Niyazi taht-ı Ba’da nokta oldu!”
-Niyazi, Ba harfi’nin al­tındaki Nokta oldu; Nokta’ya dahil oldu” Hangi nedenle?..
“Ali’nin Sırrı’na olalı mahrem!.. -Ali’nin Sırrını-gizini çö­zünce…”
İşte Tasavvufta, “Nur-u Ahmed, Sırr-ı Ali” dedikleri; ‘Ya Rabbi Nur-u Ahmed, Sırr-ı Ali hürmetine “diye duala­rında tanımladıkları Sır-giz, hep Zât-ı Ahad’in, Nur-u Ahmed Aleyhisselam; Kur’an kendisi olan, Resulullah’ın Kardeşi, Ali İbni Talib Hazretleridir.
On sekiz bin Âlemin Sultanı Muhammed Mustafa buyurdu:
“Ali, Kur’an iledir; Kurran, Ali iledir”.(6)
“Hak, Ali iledir; Ali de Hak iledir”. (7)
“Ali, benden; Ben, Ali’denim”.(8)
“Ben, İlmin beldesiyim; Ali kapısıdır”. (9)
“Benim dostluğum, Ali’yi sevmekle mümkündür.”(10)
Peygamber sözleri hep Hazreti İmam’ın bu sözünde gizli­dir: “Ene nokta’tün taht-ı Ba”. “Ba harfinin altındaki Nokta. Benim!”
İşte Sırrı Ali, Sırrı Huda, Nur-u Ahmed budur.
Bakınız Pakistanlı Mutasavvıf Şair Muhammed İkbal, “Es­rar ve Rumuz” adlı eserinde ne söylüyor:
“Allah, Allah!.. Ebu Hasan (Haydar-ı Kerrar İmam Ali k.v.). Ben Besmele’nin ‘Ba’ harfi’nin altındaki Noktayım.!.. Al­lah!.. Allah!.. Hayretlere düşüyor… Seyha çekiyor!.. Cezbele­niyor!.. Her türlü övgüye hakkıyla lâyık. “İlmin Kapısı” nın bu sözü karşısında. Allah hepimizi bu sırra; Sırrı Ali’ye mah­rem ede!.. Hazreti Şah’ ın ilminden yararlandıra… O’na Selam Olsun!.
Ve sizlere büyük Mevlevi Piri, dedesi, Sultanı; Şeyh Galib’den, Hazreti imam Ali’yi nasıl tanıdığını beyan eden bir şiir takdim ediyorum:
“Ey mazharı, hem muzhiri esrar Ali ! (11)
İsna Aşrın (On iki îmam’ın) hayline Serdar Alî;
Bunun üçü Hüseyn-i Musi-i, Cafer’dir,
İkisi Hasan, üç Muhammed, çar (dört) Ali!..”
Şeyh Galib, ‘Hüsn-ü Aşk’ı yazan.

Bir de Gaziantepli Enderi Dede’den;
” Enbiyalar Serveri, yani Muhammed Mustafa,
Taht-ı Ba’da Nokta’dır, Zât-ı Alîyyel Mürteza ! (12)

KÂZİM YARDIMCI

( (5) Telmih: Anlatılmak istenen bir şeyi söz arasında dolaylı olarak anlatma, açıkça söylememe
(6} Hz,Ümmü Seleme Annemizden; Taberâni, Feyzü’l kadir,C.4,S356. 17}
(7) Hz. Peygamberin Dilinden Dört Halifesi» Terc, A.Fikri Yavuz, S.259,Sönmez Neşr., 1981-ist.
(8) Aynı eser, S.244, 247, 254. /
(9) Hz. Ibn Abbas’dan; Tirmizi, Sahih, C.2, S399. . …. Hz Câbir’den.Suyûti, Camiussağir, C.1, 5,108.
(10) Hz. Peygamberin Dilinden Dört Halifesi, Terc. A. F. Yavuz, Ibn Abbas’dan; S. 261. Sönmez Neşr. 1981-Ist.
11) Mazhar: Yansıyan. Sırlar kendisinde görünen.
Muzhir : Yansıtan. Sırlan yansıtan; gösteren. Yani hem ışığı
kendine çeken, hem de ışığı karşıya yansıtan, ayna gibi.
Hem esrara (gizlere) mazhar, hem de esrân (gizleri) iz­har eden. Hem tüm sırlan biliyor; hem de tüm sırlan öğ­retiyor. Tabii erbabına; Hakka dost olanlara…
Edeb Ya Hu!…
(12) Enderi Baba, Gaziantep Bektaşi Tekkesi’nin son Piridir

← Önceki Veri

Sonraki Veri →