Dinde Reform Olmaz

Varlıktan Veriler 80

İslam’da içtihat(müctehit), Tecdid(Müceddit-Tazeleme) vardır.

Dinde şöyle bir tasnif yapılmış:

Usulu din(dinin itikat-iman ilkeleri) yani dinin fikri-düşünce yönü.

Füruu din(dinin fıkıh-İslam hukuku-şeriat yönü)

İçtihat dinin bu hukuki yönü ile ilgilidir. Şimdi fıkıhta, İslam hukukunda içtihat var mıdır? Yok mudur? Konu bu.

İslam’da içtihat vardır. Bu Peygamberin(S.A.V) Maaz isimli Valisine verdiği yetki ile sabittir. Kur’an ve sünnette bulunmayan bir hukuki mesele ile karşılaşınca Emirel Müminin veya Valisi reyi ile ictihat eder. Ama o emir veya valisi kitabı ve sünneti iyi bilecek bilhassa Kur’an’ın Şeriat ile ilgili ayetlerini ki( Bu 200 küsur ayettir, diğer 6000 in üstündeki ayetleri şeriat-İslam Fıkhı-Hukuku ile ilgili değildir)   bir de Sünneti Nebiyeyi iyi bilecek , yani bu ayetleri Peygamber(S.A.V) pratikte nasıl uyguladı ve Kuran’a dayanarak kendi insiyatifini nasıl kullandı? Bunları bilmeyen biri İslam’da ne emir olabilir nede Vali olabilir. Aslında içtihat yetkisi Umeranın(Emirler-Valiler) hakkıdır. Umeradan olmayan bilgin içtihat eder mi? Aslında etmemesi lazım. Hukuk ilminde olsun, başka konularda olsun emir veya valisi uzman kişilerin görüşüne baş vurur-baş vurabilir. Onların fikrini alır. Buna istişare denir. Ama hükmü, Emir ya da Valisi verir.  Sorumlu ilmi görüşünü söyleyen değil, uygulayıcı olandır. Fakih-Alim, sadece reyini-görüşünü söyler, hüküm veremez. Ama öyle olmamış. Fakihler, içtihat yapmış, hüküm vermiş. Bu müctehidlerin içtihadları da, zamanın emirlerince yer yer kabul görmüştür. Abbasilerden beri pratik budur. Bir çok içtihatlar yapılmış, bunlardan dört tanesine Ehli Sünnetce itibar edilmiştir (Hanefi-Şafi-Maliki ve Hanbeli), diğer Caferi, Zeydi, İsmaili ictihadlar ki bunların hepsine birden Şia ictihatları ve Şia Müctehidleri denir.  Ancak şunu belirtelim ; Caferi Sadık Hazretleri ve Zeynel Abidin(R.A) Hazretlerinin oğlu, Zeyd Hazretleri mezhep kurmamışlar. Şii Uleması onların bazı görüşlerini (delil) kabul ederek, içtihatlar yapmışlar ve bu iki büyük Zat’a kendilerini mensup gösterip, onların adlarını kullanmışlardır. Bu nedenle de İran’da her Ayetullahul Uzma(büyük Ayetullah) bir müctehiddir. Bizdeki karşılığı, fıkıh ilmi profesörleridir. Şiada içtihad devam etmektedir.  Ehli sünnet dört müctehidden başkasını kabul etmediği için Arabistan, Pakistan, Endonezya ve Türkiye v.b. ülkelerdeki  içtihat dondurulmuştur.

Şimdi şöyle bir soru soruluyor; İslam’da içtihat var mıdır, yok mudur? Cevap; vardır. Öyleyse içtihat devam eder. Doğru olan bu görüştür. Varsa devam etmelidir ki kesin olarak vardır. Şu an bizim de ilahiyattan büyük Fıkıh-İslam hukuku Fakih-profesörlerimiz var. İçtihat yapamazlar mı? Yapmaları lazım, yapsınlar. Ellerini, kollarını bağlayan mı var, yasal engel de yok, hayır efendim bunlar görüşlerini açıklarlar. Olmaz, içtihat görüş açıklamak değildir.  O reyini açıklamaktır.

İçtihat oturup, yeniden hükümler (kesin yargı) vermektir. Tıpkı, Ebu Hanife, Şafii, Maliki ve Hanbeli Hazretleri gibi.  Onlardan sonra Ehli sünnet camiasında bu güne kadar bir bağımsız Fakih çıkıp ‘Ben bir müctehidim, içtihat yapar, onlar gibi bende hüküm(kesin yargı) verebilirim’ dememiş ve dememekte devam etmektedirler. Şimdi Türkiye’mizde, bu konuda tartışmalar yapılıyor, medyada (televizyonlarda ve yazılı basında). Bunlardan bir sonuç alınmaz. Bilakis halkı bir birine düşürür. Kötü olaylar olur. Nitekim yer yer de oluyor. Bunlar ayıp şeyler.

Bazı İlahiyat profesörlerine ve bunların altındaki dini bilgileri bilenlere bu tartışmalar yakışmıyor ve halkımızın genelinden de tasvip görmüyor.

YAPILACAK İŞ ŞUDUR: Bu fıkıh Profesörlerimizden birisi veya bir kaçı mertçe çıkar, müctehid olduğunu ve yeniden içtihat yapacağını ilan eder. İslamiyet’e göre bu onun hakkıdır. İsteyen onun içtihatlarını kabul eder, istemeyen etmez. Bu da Müslümanların hakkıdır.  Hayır efendim, bunlar böyle yapmıyorlar. Sadece televizyonlarda tartışıyorlar. Sıkıştıklarında da Kur’an’dan başkası örftür-gelenektir deyip işin içinden sıyrılıp çıkıyorlar. Bir defa Sünneti-Nebi’ye örf- gelenek demek insanı dinden çıkarır. Kur’andaki ilahi emirleri, Peygamber(S.A.V) kadar kim pratikte uygulayabilir. O yüce Peygamber(S.A.V) ilahi gözetim-ilahi denetim altındadır. En ufak bir yanlışta, hemen Allah onu uyarır. Nitekim uyarmıştır da. (Kur’an ile bu uyarılar-ilahi yardımlar sabittir) Nebi olmayan müctehidin uyarıcısı, yardımcısı yoktur. Onun için hata yapılır.

Büyük İslam müctehidleride (Hanefi, Şafii, Maliki,Hanbeli vs) örf gelenekçi değillerdir. Tabii bazı zaruri durumlarda maslahat icabı örften-örfünde Maruf (iyi) olanından yararlanırlar. Bu örfü, nazarı dikkate almak batı hukukunda da vardır.

Müctehidler, büyük Fakihler, hukuk bilginleridir. Bunları örfcülükle, gelenekçilikle itham etmek bir ilahiyatçı fıkıh-hukuk alimine ne kadar yakışır acaba?

Çıkın kardeşlerimiz! İçtihat yapacak Fıkıh ilminiz varsa, buyurun yapın. Türkiye’de bu konuda önünüz de açık. Türkiye’de, diğer İslam ülkelerinde olduğu gibi dikta rejimleri de yok. Zaten her türlü konuyu serbestçe ve aşırılığa da kaçarak konuşuyorsunuz. Medya; Televizyonlar da bir kısmınızı bülbül gibi öttürüyor. Çıkın erkekçe, mertçe ‘’Ben Müçtehid bir Fakihim-İslam Hukuk Alimiyim, İçtihat yapacağım‘’ deyin. Müctehid olduğunuzu halka ilan edin. O mertebeye yükselmiş Fıkıh Âliminin hakkıdır bu. Yapın görelim, beğenirsek yeni mezhebinize girebiliriz, bu mümkün.

İçtihat konusunda önemli bir açıklama: İslam’da içtihat müessesi vardır. Hristiyanlıkta, içtihat müessesesi yoktur. Onun için Protestanlık çıktı. Yani protesto-kiliseye (Papaya) karşı gelmek, kilisenin kurallarını reddetmek, reform (Hristiyan dininde değişiklik) yapmak.

İslam bu sorunu zaten çözmüş, içtihat müessesesini kabul etmiştir.  Şimdi Türkiye de dâhil, Ehli Sünnet İslam Toplulukları, dört mezhebi, dört müctehidin içtihatlarını 1300 yıldır kabul etmişlerdir. İslam’da içtihat vardır. Bunu bütün İslam Fıkıh profesörleri bilir. Diyoruz ki, fıkıh bilgini bir veya birkaç profesörümüz çıksın, içtihat(yapabiliyorsa) yapsın. Beşinci, altıncı, yedinci mezhepleri kursunlar, engel yok. Ya da desinler ki’’ Ehli Sünnetin kabul ettiği, dört mezhepten başka beşinci mezhep olamaz.’’

HAYIR! Hepsi biliyor ki; İslam’da içtihat vardır ve içtihat sınırlandırılamaz. İslam,  içtihadı kabul ettiğine göre; daha niye Calvin-Luther (Protestanlık) dinde reform gibi hristiyanlara ait söylemler edip, halkı ve ülkeyi kargaşaya götürüyorlar. Bu konuda, bütün aydınları göreve çağırıyorum. Yanlış konuşuyorsam, yazıyorsam beni uyarmaları, görevlerini kullanmalarını bütün sağ ve sol aydınlarımızdan rica ve istirham ediyorum.

Calvin ve Luther (Protestanlığa-dinde reform) gibi söylemlere İslam’ın ihtiyacı yoktur.  İslam zaten içtihadı, kitap ve sünnete ters düşmemek şartı ile ve zamanın ihtiyaçlarına göre içtihat yapıp hükümler(yargılar) çıkarmayı serbest bırakmıştır. Yalnız bunu açıktan bir veya birkaç fıkıh profesörü çıkarak:  Bende Ebu Hanife ve Şafi vs. gibi bir müctehidim ve yeniden içtihat yapacağım diyecek. Müctehid olduğunu halka ilan edecektir. Bu O’nun İslam’a göre en doğal hakkıdır. Bu açıklamayı yapmadan, bu konularda konuşanlar, tartışanlar ifsada-karışıklığa sebep olurlar.  Halktan da itibar ve tasvip görmezler, çırpınıp dururlar.

İran’da içtihat devam etmektedir.  Bunu orada, Ayetullah denilen Fıkıh(İslam hukuku) bilginleri yapmaktadır. Bizde de fıkıh(İslam hukuku) bilginleri, İlahiyatta profesörler vardır, buyursunlar yapsınlar. Muamelatta  (bizdeki medeni kanun gibi) İslam’da Aile hukuku, miras, nikâh,  boşanma, evlenme, İslam’da Kadın Hakları, eşitlik, vesayet, velayet, vasiyet, her türlü akitler, İslam Ekonomisi, Ticaret, borçlanma, toprağın kullanımı, İslam’da devlet sistemi(İdare Hukuku) vs. konularda ayrıca bütün ibadet ve şekillerinde(Namaz, oruç, hac, zekât, sadaka, fıtır, kurban vs), Ehli sünnet müctehidleri gibi (Ebu Hanife-Şafi vs)  yeniden hükümlere (yargılara) varsınlar. Yani yeniden içtihat yapsınlar.

‘’İçtihat kapısı kapalıdır’’ görüşü bağnazlık ise, içtihat kapısını açsınlar. Bağnazlığı ortadan kaldırsınlar. Hristiyanlara ait Calvinizm-Luther’den (Protestancılık-dinde değişiklik-reform gibi)  niye söz ediyorlar. İslam’ın kabul ettiği içtihat müessesesi zaten 1300 yıldır var iken.

Ama ille önceden müctehid olduklarını, mertçe halka açıklamak zorunluluğunda olduklarını kabul edecekler.

‘’PERDENİN ARDINDAN OLMAZ, PERDENİN ÖNÜNDE OLUR İÇTİHAT’’ Açıktan yapılır, üstü kapalı olmaz. Çünkü her içtihat tartışmaya açıktır. Kimseye dayatma yapılamaz. Kabul edip etmemekte Müslümanlar, özgürdür. İsteyen eder, isteyen etmez. Bu da Müslümanların vazgeçilmez hakkıdır.

Nitekim Protestanlar da, Protestanlığı(Calvinizm ve Luthercilik gibi) baskı ile kabul etmiş değillerdir.  2 milyar hristiyan içinden zamanla 200-300 milyon hristiyan kendi özgür iradeleri ile Calvinin ve Lutherin(Protestanlık) görüşlerini kabul etmişlerdir. Bu oluşum en az 400 yıl sürmüştür.

Dinde, inançta zorlama olmaz. Avrupa’da Calvinin ve Lutherin hristiyanlıkla ilgili görüşleri (Hristiyan içtihatları da diyelim) öyle bir anda milyonları yanlarında bulamamışlardır.

Bizdeki, İslam içtihatçıları da milyonlarca  Müslüman yığınlarını, bir anda yanlarında bulmuş değillerdir. Dört müctehidin içtihatları yüzyıllar içinde Müslümanların bir kesimince kabul edilmiştir. Nitekim, yüz milyonları aşan Şii Müslümanlar, dört müctehidin görüşlerini kabul etmemişlerdir. Peygamberimiz Hazreti Muhammed’ten(S.A.V) başkası bunu 15-20 yılda başaramamıştır.  Ancak Hz. Muhammed(S.A.V), 23 yılda tüm Arabistan halkını yanında toplayabilmiştir. Bu bir ilahi mucizedir. Tarihte örneği yoktur.

Bundan ötesi dayatma yolu iledir. Dayatma tartışma kabul etmez. Onun adı diktadır. Direktiflerle kendi düşüncelerini halka empoze ettirmektir. Dikta olan yerde serbest tartışma ve özgür irade ile bir görüşü kabul edip, etmeme olamaz.      Avrupa’da Calvinizm ve Luthercilik(Protestanlık) dayatma ile olmamış ki, bazı hristiyanların, özgür iradeleri ve kabulleri sonunda olmuştur. Protestanlık zamanla oluşmuştur.

Tabiî ki, biz her şeyde kopyacılığa, taklitçiliğe alışmışız. (Kolaycılığı kabul etmişiz) kolayı varken ve dayatma ile mümkünken (nasıl mümkünse!) ne diye yorulalım ve işi halkın özgür iradesine ve halkın tartışmasına bırakalım.

Vehhabilik gibi, Ehli Sünnet olan Hicaz Müslümanlarına dikta ile dayatıp, zorla kabul ettirmek örneği de ortada dururken ne diye bu işleri halkın özgür iradesi ile kabulüne bırakalım.

Doğada her şey değişir diyen ve Darvinin Tekamül(gelişme) teorisini de ağızlarından eksik etmeyenler, dayatmanın diyalektiğe de, akla da (Rasyonalizme) ters düştüğünü bilmiyorlar mı? Muhakkak biliyorlar.  Öyleyse nedir bu zorla dinde değişiklik(reform) arzuları? İslam Protestanlığı gibi. Hristiyanlığa ait konuları boşuna tartışmaları? Ülkeyi karıştırmak istiyorlar(Bu gibiler). Öyleyse nedir bu?

Hiç…Fantezi yapıyoruz efendim. Her şeyde olduğu gibi. Fantezi yapmak zevki bir doyulmaz zevktir. Bunlar da  fantezi yapmaktan öteye geçemiyorlar. Boşuna didiniyorlar. Aslolan bireyin görüşü(İnsanın) dür. Bireyin herhangi bir görüşü(hangi konuda olursa olsun), kendi özgür iradesi ile kabul etmesidir.     Bilhassa inanç ve fikir özgürlüğüdür ve bunları şiddet önermeden, özgürce ifade etmesidir. Bu gibi Müslümanları ilgilendiren ilmi ve dini konular, dayatmakla, zorla, televizyonlarda bağırıp çağırmakla, diklenmekle yapılamaz. En üst düzeyde Fıkıh (İslam hukuku) ilmini bilen, Fıkıh Alimleri tarafından yapılır. Bundan ötesi lafazanlıktır. Sonucu fesat-kargaşadır. Memleketi karıştırmaktır.

DİNDE DEĞİŞİKLİK NİÇİN OLMAZ?  Çünkü, dinde değişiklik demek, eski dini değiştirmektir.  Bu ise eski dini yok sayıp, yeni bir din kurmakla olur. Bu mümkün değildir.  Dini peygamberler kurar. Peygamberlik  Allah ve Meleklerle diyaloğa geçebilmektir.  Yani Allah’ın dinini Allah vahyi ile oluşturur. Peygamberler,Allahın dinini kurması için vasıta, araçtır.

Hazreti Muhammed(S.A.V): ‘’Hatemen Nebiyyin’’(son peygamberdir) (Azhap Suresi-40)

Ama mücdehitler, yeniden mezhep kurabilirler.  Mezhepten maksat, içtihattır, bu mümkün. Yeni bir mücdehidin, ,içtihatlarını kabul edenlere de ‘Din den çıktı, din değiştirdi’’ denemez.  Eski mezhebinden çıktı, yeni kurulmuş mezhebe girdi, yada eski mezheplerden birini yeniden seçti.. Yani diyelim Hanefi Mezhebinin içtihatlarını bırakıp, Şafi Mezhebinin içtihatlarını seçti, Mezhebini değiştirdi yada yeni bir müctehidin mezhebini, içtihatlarını benimsedi, seçti denir. Mezhepten çıkmak dinden çıkmak değildir. Çünkü dinin aslı kitap ve sünnettir. Kitap ve sünneti reddeden dinden çıkmış olur. Mezhepler, içtihatlar dinin furuudur, aslı değildir. Peygamber Efendimiz içtihada izin verdiği için, O ‘da sünnete, dine dâhildir. Din dışı değillerdir.

Din değiştiren ne yapacak?  O eski dinini bırakıp, yeniden kurulan(oluşturulan) yeni bir dine girecek.  Yani eski dinini(İslamlık, Yahudilik, Hıristiyanlık gibi) terk edecek, değiştirilen yeni dine girecek. Bu gibi şeyleri konuşmak bile saçmalıktır. İçtihat yapıp, yeni mezhepler içtihatlar oluşturmak mümkündür. Buna Peygamberimiz(S.A.V) izin vermiştir ve bu dinin gelişmesine de (Dinamizmine de) katkıda bulunur. Ama din değiştirilemez, değiştirilen dine giren eski dininden çıkmış olur.

SON SÖZ MEZHEP(İÇTİHAT) DEĞİŞEBİLİR, DİN DEĞİŞMEZ, DEĞİŞTİRİLEMEZ. DİNDE DEĞİŞİKLİK OLMAZ.

Mezhep içtihat değiştiren birisi, dini kimliğini (Aidiyitini) korur. Ama değişiklik yapılmış, değiştirilmiş bir dine giren eski dini kimliğini, aidiyetini (Müslüman olsun, Yahudi olsun, Hıristiyan olsun) değiştirmiş olur. Eski dininden çıkmış olur. Böyle birisine artık Müslüman Yahudi, Hıristiyan denilemez. Ya dinsiz, yada dinini değiştirdi denir.

Mezhebi değiştirmekle insan dinden çıkmaz. Ama Allah’ın Kitabı Kur’anı Kerim’i ve Sünneti Nebiyi değiştirenler dinden çıkmış olur. Çünkü İslam dininin aslı Kitap ve Sünnettir.

 TECDİD: (TAZELEME-YENİLEME)

MÜCEDDİT: Tazeleyen, yenileyen, canlandıran anlamınadır. İslam literatüründe bu böyledir. Başka anlamı yoktur. Asla değiştirmek anlamına değildir. Değiştirmek, reformdur. Dinde reform: (dinde değişiklik) anlamınadır.                                                                                                                                                                        Bu Avrupa’da böyle yapılmıştır. Buna Luther ve Calvin öncülük etmiş, dinde değişiklik yapmışlardır. 2 milyardan fazla Katolik ve Ortodokslardan, 500 yılda 150-250 milyondan başka Hristiyan ise bunlara itibar etmemiştir. Aslında Calvenistler ve  Lutherciler (Bunların hepsi  protestandır) Kapitalistlerin, burjuvanın, sosyetelerinin yandaşlarıdırlar.  Dinden ziyade sosyal, siyasi ve ekonomik bir cereyandır. Uhreviliğe(Maneviyat-Ruhaniliğe) karşı dünyevi (seküler) bir din dayatmasıdır.  Bir çeşit Materyalizme hizmettir.

Tecdid(dirilme-canlanma), Usulü din yönünde olur. Bunu büyük usulü din bilginleri yapar.  Usulü din bilginleri şunlardır: İslam felsefecileri, İslami kelam bilginleri ve İslam Tasavvuf bilginleri veli Mutasavvıflardır.

İslamın bu yönüne baktığımızda İslam’ın üç düşüncesi vardır. Bunlar; Felsefe, kelam ve Tasavvuftur.  Bunlar dinin- iman cephesi ile ilgilidir. Alemi İslam’da, İman zayıflayınca bunlardan her asırda çıkıp, imanı kuvvetlendirmek için çaba gösterirler. Herkes kendi dalında İslam’ın iman gerçeklerini kuvvetlendirmek için, İlmi felsefi deliller getirirler. Gayeleri, halkın zayıflayan imanlarını kuvvetlendirmek, canlandırmaktır. Bir doktorun sağlığı zaafa uğramış bir hastasını iyileştirmek için gösterdiği uğraşa, çabaya benzer. İşte Müslümanların bu Usulü-din bilginleri imanda zaaf görürlerse daha kuvvetli delillerle ve manevi güçleri ile(Veli mutasavvıflar gibi) her türlü çabayı, uğraşı verip, Müslümanların imanını kuvvetlendirmeye çalışırlar. Bunlara zamanın mücedditleri denir. Değiştirme değil yeniden diriltmek-canlandırmak için uğraşır. Tecdid, içtihat değildir. İçtihat, İslam hukukunda olur. Tecdid, Usulü-dinde itikat ve iman konusundadır.  Onun için iman gerçekleri değiştirilemez., geliştirilir. Canlandırılıp, kuvvetlendirilir. Hani bir hasta iyi olursa, eskisi gibi canlandı-yenilendi-yeniden can buldu-eskisinden daha canlı, kuvvetli oldu denir ya, işte onun gibi bir olaydır. Tecdid-teceddüt, herkesin kârı değildir. Büyük manevi güç ister. Büyük ilim ister. Kavram karışıklığı yapılmasın diye, bu içtihat ve tecdid konusuna değindim.

İçtihat, şeriatta-İslam hukukunda, Tecdid tarikatta- ruhaniyet de olur. Fazla yorulmayasınız diye detaya girmedim. Allah’ın dinine inananlardan, hizmet edenlere, Rab’bın yardımını diler, hepinize selam ve sevgilerimi, saygılarımı sunarım.

‘’ NE MUTLU İNANAN MÜSLÜMAN KARDEŞLERİMİZE’’

 

Calvinistler-Lütherciler kapitalistlerin, (kapitalizmin -liberal ekonominin)  burjuva sosyetesinin, onlara uygun din yorumcularıdırlar. Sosyete için, yeni bir din yorumu(bir yeni din mezhebi) oluşturmak istiyorlar. Çünkü, zenginlere ve sosyeteye 1400 yıllık oluşmuş, tabana oturmuş din ve uygulaması zor geliyor, efendim. Onlara da bir yer açalım diyorlar.  Bu durum ise bir nevi zamanla Hristiyanlığa dönüştürülebilir ve bu masum Müslüman Halka yazık edilmiş olur. Böyle olmasını kanaatimce Atatürk’te istemez.  Halkın Hıristiyanlaşmasına rıza göstermez. Çünkü halkının, Müslüman olduğunu herkesten çok Atatürk bilir.

 

BİR ZARURET VE BİR ÖNERİ:

Evet İslam Ekonomisi ne devletçi kapitalizmidir. Nede ferdi(bireysel) kapitalizmdir. Onun için diyoruz ki, İslamı (Allah’ın dinini) rahat bırakın. Ona dokunmayın. Din konusu din âlimlerinin konusudur. Bu konuda gerçek, muttaki ve Salih din âlimleri konuşabilir.  İslam ekonomisinin ne olduğu, ne olmadığını onlar bilir.

Eğer israr ederseniz, İslam Peygamberi (S.A.V) ve O’nun dört halifesinin,  bizzat çarşı pazara müdahale etmiş olduğuna da şahit olduğumuzu belirtir ve ispatlarız.  Hz. Ömer’in uygulamaları bütün Müslümanların malumudur.

Ebu Hanife’nin talebesinin ‘Kitabul Haracı’ da meydandadır. Tüm topraklar devletindir. Devlet bu toprakların mülkiyetini değil, tasarrufunu adilce köylülere dağıtmıştır. (Öşür- gelirin onda birini(1/10) devlete vermek kaydı ile). Genel üretim aracı olduğu için mülkiyetini bireye bırakmamaktadır. Demek ki, genel üretim araçlarının (Büyük fabrikalarında) mülkiyeti devletin, tasarrufu- kullanımı çalışanlarındır. (emekçiler ve mühendisler gibi) yöneticilerde onların seçimi iledir.

İslam ekonomik hayata müdahale eder. Müdahale olan yerde de, liberal ekonomi olamaz, Bu böyle. Şimdi bu böyle diye ne yapacağız? Bir defa İslam Ekonomisini, uygulayabilmek için Müslümanların çoğunluğunun Salihil- Müminin (Salih, Muttaki,Uhrevi, manevi hayata önem vermeleri , eshablar gibi olmaları lazımdır.) Dünyada da kötü insanlara muhtaç olmamak için, zalimlerin önünde eğilmemeleri için çalışıp, emeklerinin karşılığı ile yaşayıp çoluk çocuklarını, ailelerini korumaları ve çocuklarını eğitmeleri lazımdır. Müslüman, çalışarak ücretinin en az üçte birini devlete verecek, bunu gönüllü olarak yapacak. Devletin kuvvetli silahlı güç oluşturmasını sağlayacak,  Müslümanların topraklarının korunması devletin caydırıcı güce sahip, silahlı gücü ile mümkündür. Saldırmak için değil, savunmak için . Eğer böyle bir güce sahip değilse, devlet Müslümanların topraklarını(vatanını) koruyamaz.  Vatan elden çıkarsa o zaman ne millet kalır ne de  din kalır. Düşman vatanı işgal ederse, zaman içinde milleti dininden  hatta dilinden bile eder. Zaten vatansız bir millet dinini de icra edemez. İbadethanesini okullarını açabilmesi için illa bir toprak parçasına(vatana) ihtiyaç vardır.  Yani vatan olmazsa din yaşayamaz. Vergi vermek, askerlik yapmak milletin görevidir. Vatanı, milleti, dini (camileri, ezanları Kur’an’ı ) korumakta devletin görevidir. Bu nedenle vatan için ölmek, Allah için ölmek demektir ve şehitlik mertebesidir. Dinde en üstün mertebedir.

O arada çağdaş teknoloji üretimi de devletin görevidir. Halk, birey teknoloji üretemez. Bu yöneticilerin görevidir. Avrupa standartlarında, sayısal olan bilgilere önem vermek lazımdır.  Matematik fizik ve kimya alimlerimizin çoğalması lazımdır.  Bunun başka yolu yoktur.

Zaruret: Şu günkü dünyada gerçek olan (reel) kapital sistemin küresel boyut kazanmış olmasıdır. Peki, biz ve geri kalmış ülkeler ne yapacağız?

Yapacağımız reel olana uymaktır. Bu vatanın ve devletin selameti içindir. Eğer biz ve geri kalmış bütün ülkeler buna ters düşerlerse, ekonomik gelişmeyi, sağlayamazlar. Ekonomisi bozuk bir ülkede, kapitalist dünyada yenik düşer veya daha da geriler, zayıflar.  Ekonomisi bozuksa, teknoloji de üretemez ve devlet güçsüz kalır. ‘’Bükemediğin eli, bükünceye kadar öpeceksin’’ diye meşhur bir söz vardır.

Şimdi oturup, gerçek olanı konuşalım, birbirimizi kandırmayalım.  Şu anda yapacağımız dini fetvalar aramaya kalkmamaktır. Pragmatik olmaktır. Böyle olmaya çok büyük zaruretimiz vardır.  Önce kuvvetlenelim, sonra süperlere kafa tutalım. Durmadan çalışıp, şu anda geçerli olan kapitalizmle ve teknoloji üretimi ile güçlenelim. Yurdumuzu korumak için silahlı güçlerimizin caydırıcı gücünü artıralım. Bu söylediğimiz militarizmin savunuculuğu değildir. Yurdumuzun selameti, şu anda sosyal demokrasi ile mümkündür.  Çağımız dikta çağı değildir. Öyleyse yol; din işlerine bulaşmadan, dinden fetvalar istemeden Türk ekonomisine hizmet eden, güçlendirmek isteyen TÜSİAD ‘ın çizgisidir. İslam’ı,  Saidi Nursi’ye referans yaparak dini elbise giydirerek sermaye olmaz.  Calvinizm, Protestanlık vs. çağrışımları memlekete de, ekonomiye de zarar getirir. İslami sermaye TÜSİAD’ a kavuşmak için bir yandan dini fetvalar arıyor, kendilerine dinsellik verip, Müslümanları yanlarına almak istiyor, bir yandan da Calvinizm (Protestanlık) vs. söylemleri ile Hıristiyanların desteğini sağlamak istiyor. Herhalde TÜSİAD yöneticileri de İslami sermayenin yapmak istediğinin farkındadırlar ve gerekli tedbirlerini almaktadırlar ve alsınlar da istiyorum. Ülkenin karışmaması ve selameti için.

Şu günkü dünyada reel olan, kapitalizmdir. Bunun dinlisi dinsizi olmaz.  Yurdumuzun da şu anda çıkarı bundadır. Dünyaya ters düşmemektedir. Bütün dünya ile savaşacak halimiz yok. Efendim İran kafa tutuyormuş. Hayır! Blöf yapıyor.  Ayrıca onun icabında ekonomisi, az çok kendisini ayakta tutacak petrol avantajı var.  Geri kalmış bütün ülkelerin, dünya kapitalistleri ile iyi geçinmesi lazımdır, zaruridir.

Kimse dine dayalı olarak para kazanmaya kalkmasın. Kimse dini-İslamı siyasete bulaştırmasın. DİNİN SİYASETE, BAŞKA SENTEZLERE İHTİYACI YOKTUR. ALLAHIN DİNİ (İSLAM ) MÜKEMMELDİR.

‘ El yevme ekmeltu leküm dineküm’ (Maide-3) (Ey Müslümanlar! Bu gün Allah sizin dininizi (islamı) tekmil etmiştir.  Tamamlamıştır.)

1.Not: Biz kapitalizmin meşru ve İslami olduğunu söylemiyoruz. O konuda bizim çok söylediğimiz ve yazdığımız vardır; Yurdumuzun ve diğer İslam yurtlarının da selameti için, Kapitalist dünyaya ters düşmemesinin zaruretini belirtiyoruz.  Bu nedenle tüm halkımızı, dini referanslara dayanmadan ülkenin ekonomisini geliştirmek isteyen TÜSİAD’a ve Sanko’ya yardıma çağırıyoruz..

Bendeniz tasavvufi din görüşüne sıkı sıkıya bağlı derviş ruhlu, çalışanlardan-emekçilerden yana tavır koymuş bir sosyal demokratım. Hiçbir siyasi parti ve örgütle organik bağlantım olmadığını da vurgularım. Özgür bir MüslümanTürküm. Türk olmayan Müslümanlarda benim öz be öz kardeşlerimdir. Hepsine Allah’tan rahmet, hidayet ve yardım dilerim.

2.Not: Saidi Nursi Efendi’nin sermaye ile , İslam fıkhı ile hiçbir uğraşısı yoktur.  Çünkü o bu konularda, Şafi Fıkhına sıkı sıkıya bağlı bir Şafi ulemasındandır ve şafiliğin Eşari ekolündendir. Şafiler, itikatta Eşaridirler. Saidi Nursi Efendi kendini dinin şeriat konusuna vermemiştir. Onun mesaisi, dinin (usulü din) tarafıdır. O zat, itikat ve iman konusunda, halkın-Müslümanların imanını kuvvetlendirmek için çaba göstermiş, nakli ve akli delillerle iman gerçeklerini öğretmek ve imanı kuvvetlendirmek istemiştir. O bir müctehid değildir. Kendi dalında(biraz kelamcı, biraz tasavvufçu) hizmet vermiş, milletin imanını kuvvetlendirmesi uğruna hayatını adamış, müttaki Salih bir müslümandır. Ha eksileri yok mudur? İnsandır, onun da eksileri olacaktır. Ancak O’nu erbabı bilir.  Onun bildiklerini bilmeden eleştirenler, duygusal ve siyasi nedenlerle O’na muhalefet etmektedirler.  Gerçek Nurcuların da böyle olması; siyasete, paraya İslami Kapitalistlere alet olmayıp, iman gerçeklerini öğrenip-öğretip üstatlarının yolundan gitmeleri gerekir.

Saidi Nursi’nin ve talebelerinin, gayesi Siyaset-Para-Sermaye işleri olamaz.  Onların tek gayesi, Allah rızası olmalıdır. ÜSTATLARININ GAYESİ ALLAH RIZASIDIR. Onun için İslami sermayeciler, nurcu kardeşlerimizi kendi çıkarlarına alet etmeye kalkışmasınlar.

Kardeşlerim, İslam Ekonomisi asla ve kat’a kapitalist ve Komünist(aşırı Devletçi) bir ekonomi değildir.  İslam ekonomisi Nevi Şahsına Münhasır(Orijinal) üçüncü bir ekonomik sistemdir. Kimse İslam Ekonomisi’ni, kapitalizme ve Marksist(Komünist) Ekonomiye çekmeye çalışmasın. Kapitalizm, Marksist Sosyalizm(Komünizm) ve Liberalizm bunların hiç birisi İslami değildir. Batı demokrasisi de İslami değildir.  Ancak Sosyal Demokrasi, İslam’a en yakın olanıdır. Kesin olarak İslam, emekten-yoksuldan yanadır. Toplumcudur(cemaatçi), bireyci değildir. Ancak iman konusunda bireyi, serbest bırakır. Zorla iman ettirme yoktur. İslam’ın sosyal(toplumcu)  yönü kesin olarak vardır. İslamiyet, genel üretim araçlarını, bireye de devlete de bırakmaz. İslam’da ne devlet ne de ferdi kapital vardır.

Efendim, ‘’Hz. Muhammed(S.A.V) ticarete izin verdi’’ diyorlar. Ticaret, genel üretim araçlarını elinde tutmak değildir. Ticaret, kapitalizm değildir. Peygamber Efendimiz(S.A.V) çarşı- pazarı(alışveriş) serbest bıraktı. Ama onlar, hakkında da şu hükmü verdi. ‘’Tacirler, facirlerdir’’ sordular; ‘’Ticaret helal değil mi’’ diye. Cevap buyurdu Peygamberi Zişan Hazreti Muhammed(S.A.V): ‘’Evet ticaret serbest, ama tüccarlar(tacirler) hile yapar, yalan söylerler.’’ (Bakınız -İhya-ı Ulüm Gazali)

Ayrıca, Cenab-ı Resulullah (asv) buyururlar: “Kıyamet günü tüccarlar; facirler, günahkarlar olarak diriltilecekler; ancak Allah’tan korkanlar, iyilik yapanlar ve doğruluktan ayrılmayanlar müstesna”. (Bknz. Rifaa İbni Rafi’den, Tirmizi, Büyu 4.H.1210; İbnü Mace, Ticaret 3. H 2146)

Bu suretle tacirler, fücur ehli olurlar. Fücur her türlü kötülüğün kaynağıdır.

Ayrıca kendim için şunu da belirteyim: Aylık 620 YTL memur emekli maaşı alan emekliyim.  Bir de dededen kalma bir evim var. Yaşım 70, eşimle bu maaşla yaşamımı devam ettirmekteyim.  Bunun dışında hiçbir dünyalığım yoktur ve istemiyorum da. Kitaplarımı parasız olarak isteyen kişilere yada bazı kişilere imzalayıp, hediye olarak veriyorum(gönderiyorum)

www.varliktanveriler.com  adlı sitemde, bütün kitaplarımı sayfa sayfa, Türkçe ve İngilizce olarak insanlığa sunmuş bulunuyorum. Bunu hiçbir yazar yapmamaktadır.  Bu bizim farkımızdır. Dini kitaplarla ve yazılarla para kazanmak dinimizce caiz değildir.  Bu gerçeği de vurguluyorum.

 

3.Not: İslam ekonomisi ile ilgili daha detaylı bilgi almak isteyenler ‘’İslam Ekonomisi’’İsimli kitabımızı, diğer kitaplarımızı ve yazılarımızı ayrıca Saidi Nursi hakkındaki görüşlerimizi de aynı sitenin Varlıktan Veriler kısmından temin edebilirler.

 

Mühim Bir Not:

 MÜCTEHİDİN VASIFLARI

 1-İçtihat yapacak fıkıh(İslam Hukuku) bilgini tam bağımsız ve özgür olacak. Hiçbir egemen gücün ve hiçbir maddi-beşeri gücün emrinde ve etkisinde olmayacak.

2- Ehli takva ve Salih Müslümanlardan olacak, ictihadlarından dolayı hiç bir maddi(parasal) beklentisi olmayacak.

3- Müslüman toplulukların önceden teveccüh ve hüsnüzanını kazanmış olacak.

4- Tek tedirginliğinin birbuçuk milyar Müslüman topluluğunun içinde bulunan binlerce Akademisyen Fıkıh (İslam Hukuku) Alimlerinin yaptığı ictihadlarda kendisinin gözetlendiğinin bilincinde olacağıdır. Bu tedirginliği olacak ki, ictihat yaparken çok dikkatli olup, kitap ve sünnete ters düşmesin. İctihat yaparken isteği sadece ve sadece En Yüksek Mertebe olan ALLAHIN RIZASI olacak.

 

       01.02.2006

KAZIM YARDIMCI/ADIYAMAN

Not: Bu yazı ”Adıyaman’da Bugün’ isimli yerel gazetede 3 Şubat 2006 tarihinde yayınlanmış olup, gazete olarak ulusal basınımızın bir çok köşe yazarlarına, Devlet adamlarına, Danıştay, Yargıtay Başkanlarına, Sivil Toplum Örgütlerine, Siyasi Parti Yöneticilerine ve bir çok bürokratlarımızın dikkatlerine sunulmak üzere gönderilmiştir.

← Önceki Veri

Sonraki Veri →