Akılcılık (Rasyonalizm) nedir? Ne değildir

Bilindiği gibi Akılcılığın, Rasyonalizmin kurucusu bu bilim alanının metodolojisini (metodculuk) kuran Descartes

 

(Dekart)’tir.[1] Rasyonalizme kadar felsefede tek bir kural vardı: Mantıklı düşünmek. Bu özellik, Aristo’nun mantık kuralı idi. Önce Aristo’nun mantığına baktığımızda gördüğümüz şudur: aklı, mantık kuralına bağlamak ve düşünceyi mantığın kuralına göre yürütmek… Mantığın baş kuralı ise şuydu: Dedüksiyon – Endüksiyon: yani bir yargıya varmak için ya tikelden tümele ispatlamak; ya da tümelden tikele ispatlamak gerekirdi. Bunun Arapça’sı ya enfüsten âfakı ispatlamak, ya da  âfaktan enfüsü ispatlamak gerekirdi. Şöyle ki; ya enfüsten tek tek nesnelerden başlayarak parça parça nesneleri ispatlamak… Bunun bir adı da cüz, tikel (parça) , kül (tümel); Fransızca’sı da,  subje – obje.

Aristo’ dan, Descartes’a kadar felsefenin tek kuralı bu mantık kuralıydı. Yani “mantıklı düşünmek”.

Bir nevi düşünceyi, mantık kuralının mahkumu kılmak. Aristo mantığının kuralına göre olmayan bir düşünceyi “bilimsel olsa dahi” kabul etmemek… Örneğin bir bilgin, düşünceleri sonucu bir gerçeği bulsa ve bu düşüncesi bilimsel olarak pratikte ispatlansa bile; eğer o bilginin düşüncesi Aristo’nun mantık kuralına göre yapılmamışsa o bilginin düşüncesi felsefecilere ve İslâm da bir nevi felsefe olan ‘kelâm’ cılara göre düşünce sayılmaz. İşte mantıkçılık bu kadar katıdır! Onlarda, Aristo mantığı vazgeçilmez kuralıdır. Olmayınca, olmaz.  

Descartes’ta bunu görüyoruz: O da metodolojiyi kuruyor ve onu düşünceye esas kural olarak alıyor. Yani “metotlu düşünmek…” O da endüksiyon ve dedüksiyonun yerine analiz ve sentez kuralını getiriyor.[2] Analiz, yani bir şeyi bileşimlerine ayırmak. Sentez ise; bileşimleri tekrar birleştirmek bütünleştirmek. Bunun Arapçası ise tahlil ve terkip’tir. Yani parça parça nesneleri kümeleştirmek, yada kümeleri tekrar parçalamak…

Böylece Abbasiler zamanın da Aristo mantığına göre geliştirilen felsefe, 12. yüzyıldan sonra Avrupa’ya geçiyor. Orada 2-3 yüzyıl hakim olduktan sonra yerine Descartes’in metodik düşünce sistemine bırakıyor. İncelediğimiz zaman Aristo’nun mantığı ile Descartes’in metodolojisi arasında esas da bir fark olmadığını görüyoruz:

‘Mantıklı düşünce’ nin yerini ‘metotlu düşünce’ alıyor. Ve Descartes’ten sonra bir nevi felsefe ilminin yerini de ‘Rasyonalizm (Akılcılık)’ alıyor.

Felsefe ve Rasyonalizm fiziki ilimlere çok fayda sağlamış; deneysel bilime katkıda bulunmuş. Laboratuar’da çalışmaya yönelik işlemleri hızlandırmıştır. İnsanlığa sunulan bugünkü teknolojinin doğmasına neden olmuştur. Çünkü madde tahlil yani analiz edilmek suretiyle eşyanın (nesnelerin) aslının (cevherinin) ne olduğu ve nesnelerin hangi elementlerden oluştuğu öğrenilmiştir. Bu yolla Kimya, Fizik, Tıp, Aritmetik ilimleri çok gelişmiştir. Bu oluşuma, dünya bilim literatüründe “pozitif ilim” denilmiştir. Kesin, gerçek bilgi, deneysel bilgi anlamındadır.

Bugünkü pozitif bilimin gelişmesinde Aristo mantığı’nın ve ona dayanarak Abbasiler döneminde İslâm feylezof  ve Kelâmcılarının geliştirdiği felsefe ve onun neticesi bilimsel buluşlar; ayrıca Descartes’in metodolojisi ile Avrupa’da gelişen  bilimlerde (Descartes’in metodolojisi’nin ) büyük katkısı vardır. Bu bir gerçektir. Rasyonalizmin (akılcılık) getirdiği ‘Analiz’ ve ‘Sentez’ kuralı bugünkü teknolojinin bu kadar gelişmesinin sebebidir.

Ancak bu ‘Analiz’ ve ‘Sentez’ kuralını Felsefe ve Zihin için de kullandığımız zaman, aklı da bir laboratuar deneyiminin sıkıntısı içine sokmuş oluruz. Bu durum, aynen “Aristo Mantığı”nın, ‘mantık kuralı’ gibi “aklı” sıkıntıya sokar. Aklın serbest düşüncesini mantığın ve metodolojinin ‘katı kuralları’nın cenderesine alır. Çünkü mantık ve metodolojiye göre düşünmek; bunun adını mantık ve rasyonalizm-akılcılık koymak; aklı ve düşünceyi sıkıntıya sokmak olur. İşte bu rasyonalizm ya da akılcılık, Avrupa’da yüzyıllarca Felsefe’ye ve Zihin’e de hakim olmuştur. Bunun sonucunda felsefe ve zihin. “Fizikötesi” gerçekleri de ‘Mantık’ ve ‘Metodoloji’nin kurallarıyla izaha çalışılmıştır.

Halbuki Akıl; ancak madde âlemini düşünür ve araştırır. Ancak ‘fiziki âlemin’ gerçeklerini çözer ve çözmeye devam etmektedir.

Madde ötesi’ne gelince; Fizik âlemi’nin bittiği yerdeki “Metafizik (Mânevi)” gerçekleri çözemez ve çözememiştir. Çünkü bir yerde Aklın da bir kapasitesi, bir “sınırı” vardır. “Sonsuzu”, “Madde ötesi”ni çözme, anlama gücü yoktur.

İşte aklın bu sıkıntısını gören kant ([3]) bu nedenle aklın bizzat kendisini incelemeye almış ve onun tenkidini (eleştirisini) yapmıştır. Ve Kant’tan sonra felsefe’ye yeni bir boyut gelmiş; “Akıl her şeyi çözer” fikrinden vazgeçilmiştir. Çünkü “katı Akılcılık” o derecede tabulaştırılmıştır ki; ‘gerçeği bilmek için akıldan başka hiçbir araç yoktur’ iddiasına kalkışılmıştır. İşte bu noktada Kant “Aklın Tenkidi”ni yaparak; Aklın ‘Madde ötesi felsefi gerçekleri çözemeyeceği’ ve Aklı “Mutlak Gerçeği” çözemeyeceğini; akıl için birçok gerçeğin “giz” olarak devam edeceğini vurgulamıştır.

Çünkü madde ötesi gerçekler doğanın ve eşyanın (nesnelerin) aslının ya da özünün (mahiyeti) ne olduğu; fizik âlemi’nin bittiği yerde ne çeşit bir âlem olduğu; yani Metafizik âlemin gerçeğinin nasıl olduğu ve olacağı… Madde ötesi hayatın nasıllığı (Ruh, Melek, Cennet…) Gibi… Bunları bu “kısıtlı cüz’i” akıl’la çözmenin mümkün olamayacağı; bu konuda cüz’i aklın, düşünceyi karıştıracağı: Metafizik (Mânevi âlem) konularda zan ve tahminlerin (varsayımların) ötesine geçemeyeceği; bu durumun ise gene bizzat aklı karıştıracağı veya zorlayacağı bir gerçektir.

Avrupa’da Kant, “Aklın Tenkidi” çıkışı ile; Hegel de “bilimsel diyalektiği” ile bu katı ve ‘aşırı Akılcılığı önlemişlerdir.

 

 

 

Ancak gel gör ki; Türkiye’mizde bir ‘Akılcılık’ teranesi almış başını gitmektedir ,,, Akılcılık; ama nereye kadar?..

 

Akılcılık, maddenin bittiği yere kadardır. Madde ötesinden söz etmek aklın haddi değildir. İşte şimdi bunun izahını yapacağız: ([4])

Akıl, “maddi olan” her şeyi çözebilir ve çözmektedir. Zahir âlemle ilgili konuları anlama, çözme, işleme kudretine sahiptir. Ancak ‘madde ötesi’ ile ilgili konularda kesin yargıya ve kesin bilgiye eremez.

Metafizik gerçekleri: Ruh, Melek, Cennet… ve nasıllıklarını, niteliklerini… Tanrı’nın nasıllık ve Sıfatlarını (niteliklerini) bilemez. Mutlak gerçeği çözemez. Tanrı, insanlara (beşere) verdiği ‘Akla’ bu güçü vermemiştir. O nedenle de “Zâtı, Sıfatı ve Madde ötesi âlemi” de bilmemiz ve O Mânevi (Ruhani) bilgilerden de mahrum olmamız için “İlâhi Mesajı” nı göndermiştir. Ve buna İnsan-ı Kâmil’i (Kudsi- Kutsal Ruhu taşıyan) görevlendirmiştir. Ki bunlara “Rabbaniler, Ruhbanlar (Büyük Mistikler)” denir.

Bu kutsal Ruhu taşıyan insanlara “Resul-Elçi, Nebi-Haber Verici, Veli-Mürşid”([5]) adları verilmiştir. İşte bu Aziz Zâtlar aracılığıyla Tanrı, “İlâhi Mesajını” göndermekte ve madde ötesi-fizik ötesi gerçekleri bildirmektedir. Bu İlâhi Mesajlar, tetkik edildiğinde; bu kitaplarda bir çok “İlmi Gerçeklerle” ve çok “düşündürücü” ilginç görüşlerle karşılaşırız.

Kur’an, Tevrat, Zebur, ve İncil ’de fizik âlemi ve fizik ötesi âlemle ilgili çok önemli konularla karşılaşırız ayrıca 28 İlâhi Mesajcının([6])  dışında Havarilerden ve İslâm Tasavvufçulardan da “İlâhi Mesajlar” alırız. Bazı Hıristiyan Mistiklerinin ve İslâm Tasavvufçularının; ‘maddenin-eşyanın mahiyeti (aslı)’ ve “Madde ötesi” konulardaki düşündürücü, hikmetli, Ârifane sözlerini, yazılarını ve şiirleri göz ardı edemeyiz.

Bir Muhyiddin-i Arabi’nin Füsus ül Hikem’ini hiçbir feylezof hafife almamıştır. İbn-i Arabi, aşırı bir “İlâhi Mesajcı”dır. Fizikötesi konularda aklın rolünü kabul etmez. Ancak “Külli Akıl”la irtibat kuran bir aklın, bir Ruh sahibi’nin bu gerçekleri “çözeceğini” sürekli vurgular. Tüm Tasavvufçular ve önceden felsefeci iken sonra Tasavvuf yolunu seçen Muhammed Gazali ([7]) “Kudsi Ruh’un rolü olmadan Metafizik gerçekleri asla Akılla, Mantıkla, Metodoloji ile çözülemeyeceğini” savunurlar.

Batı’nın feylezoflarının bir kısmı da bunu savunur. Doğanın gizlerinin çözülemediğini; bunu pratik cüz’i akıl’la çözmenin mümkün olamayacağını; “Mutlak Gerçeğin” herkesteki akılla bilinemeyeceğini kabul ve tasdik ederler. Descartes da bunu kabul etmektedir.

Halbuki katı Aristo Mantıkçıları ve katı Descartes Metotçuları (Felsefe kültüründe Descartes metotçularına, Rasyonalistler- Akılcılar denilmektedir); bunlar, Descartes’ten da daha akılcıdırlar. Zira akılcılık metodunu (Rasyonalizm) getiren Descartes bile, metafizik gerçeklerin ve Tanrı’nın Hakikati’nin ve “Mutlak Gerçeğin” bu pratik akılla çözülemeyeceğini kabul etmektedir.([8])

İşte bu aşırı akılcılar; maddi-Mânevi her bir kuramın, kavramın, kuralın, cüz’i akıl’la bilinebileceğini; bu arada “Mutlak Gerçeğin” de akılla bilinebileceğini iddia ederler. Ve gerçeğin (Maddi-Mânevi), yani fizik ve fizikötesi gerçeklerin bilinmesinde ‘Akıldan başka bir araç yoktur’ derler!..

Yapmak istedikleri şudur: Ruh yoktur. Kutsal Ruh’un bileceği bir gerçek olamaz. İlâhi Mesaj yoktur. Yani ”İlâhi – Mesajcı olan Peygamberleri, Tanrı Kitaplarını ve büyük Âriflerin ve Velilerin ‘Keşfe’ dayanan görüş ve düşüncelerini, bilgilerini, ‘inkâr’ ederler”!.. Bunların  hepsine birden “dogma” der; bir kalemde silip atmak , göz ardı etmek isterler. O dogma dedikleri “İlâhi Mesajlar”da; yani Kutsal Kitaplar ve Tasavvufçuların kitaplarındaki görüşler, ‘bilimsel ’de olsa ; bilime, pratiğe, akla uygun da olsa reddederler. Bunlar, akılcı değildirler.

İşte “Akılcılığı” bu şekilde ele alanlar; Tanrı’yı, ya da Tanrı’nın İlâhi Mesajı’nı (Kelâm-ı İlâhi ve Vahy-i İlâhi) ve İlâhi Mesajcıları olan Peygamberlerini ve Tasavvuf’un Ârif Velilerini “inkâr” eden bazı “Materyalistler”dir bunlar…

Özellikle Türkiye’de “Akılcılığın” çığırtkanlığını yapan basit materyalistlerdir. Çok okumuş bazı materyalistler, onlar kadar akılcı değildirler! En azından insaflıdırlar!.. Kutsal Kitaplarda da, Tasavvufçuların eserlerinde de ilginç görüşler olduğunu; hatta bilimsel konular bulunduğunu açık yüreklilikle söylerler. Ancak, akılcılık sözcüğünü ağızlarında sakız eden basit materyalistler ise tam tersine her bir konuda; “Akılcılık, akılcılık efendim… akılcı… akılcılık…” der, ondan sonra da akıllıca bir söz dahi etmezler!.. Bir eser yazmazlar. Sadece söz başına “Akılcı… Akılcılık…” der dururlar.

Ziya Paşa’nın “ukala geçinir bir sürü sersem”([9]) diye nitelediği yaratıklardır. Bu basit bazı  materyalistler… Enteller… vb.

Bir de yaptıkları şudur: Akılla, Akılcılığı birbirine karıştırıp; ‘kavram karışıklığı’ yaparlar. Sanki her konuda akılcı olmamak; “Aklı” kabul etmemekmiş gibi… halbuki akılcılık, yukarıda açıkladığımız gibi Descartes’ten sonra çıkan bir “deyim”dir. Descartes’in metodolojisidir. Yani ‘mutlaka metotlu düşünmek’ tir her bir konuda…

Fiziki konularda da; fizikötesi, metafizik konularda da “cüz-i bu pratik akılla” her bir gerçeğin; “Mutlak Gerçeğin” de çözüleceğini iddia eden Descartes ’çılardır, bunlar, hayır, yanlış söyledim; Descartes ‘tan da daha Descartes ‘çılardır.[10] 

Tıpkı eski Aristo Mantıkçıları gibi; Aristo’dan daha “Mantıkçı”lar bulunduğu gibi…

Kur’an-ı Kerim, Tasavvuf ve tüm İlâhi Mesajcılar; cüz’i aklın fiziki bilgileri, fiziki gerçekleri bilebileceğini; ancak fizikötesi gerçekleri, “Külli Aklın” , “Ruhun” bileceğini söylerler!… Kur’an-ı Kerim, Sure-i Rum’un 6. Âyetinde bu konuyu açıkça bildirir.

“Allah‘ın vâdi; Allah‘ın vâdinde ihtilaf yoktur.(Rum 6-7) Fakat insanların çoğu bilmez – insanların çoğu (ki bunlar, cüz’i-pratik akıl sahibidirler). Dünya hayatının zahirini (madde âleminden, maddi tarafını) bilirler. Ancak Âhiretten (madde ötesi- Metafizik) gafil – habersizdirler; cahildirler, bilemezler”.

Okuduğunuz bu Âyet, insanlardaki aklın konumuna tamamen bir açıklık getirmiştir. Allah, her şeyin hakkını vermiş; “İlâhi Mesajı” ile bunu, Kur’an’ın yazarı Hz. Muhammed de bildirmiş; o büyük “İlâhi Mesajcı” ise, bu “gerçeği” insanlığa “tebliğ” etmiştir.

Âyet incelendiğinde; her insaflı insan, en azından Hazret-i Peygambere birazcık da olsa saygı duyar.([11])

 

 

 



1 Rene Descartes (1596-1650) ünlü Fransız düşünürü ve bilginidir. Gerçek bilgiye varabilmek için her şeyden kuşkulanmak gerektiğini savunan Descartes, bu durumu “düşünüyorum o halde varım” şeklinde özetlemiştir. Descartes, matematiğin dayandığı ilkeler gibi, Tanrı kavramının da doğuştan zihnimizde var olduğunu kabul ediyor.  O’na göre “böyle mükemmel bir varlığı, mükemmel olmayan insanın duyumları ile anlaşılmasına imkân yoktur”. Dolayısı ile doğuştan zihnimizde var olan bu varlığın gerçekliğine inanıyor. (Hayat Ansiklopedisi, Descartes Maddesi)

2 Bkz. Descartes, “Discourse de la methode” (Usul üzerine nutuk.)

3 İmmanuel Kant, (1724-1804) tanınmış Alman filozofudur. 1781 ‘de “Saf Mantığın Tenkidi” adlı ilk eserini tamamladı. Bu eser son iki yüzyıl içerisinde yayınlanan eserlerin en önemlisi sayılır. (Hayat Ans. Kant. Maddesi’nden).

4 Ayrıca Bkz. “İslam’da Mezhepler ve Yükseliş- İslam’da felsefe, kelam ve tasavvuf konusu- 1988 İzmir” genel dağıtım: doğan dağıtım-Malatya.

5 “Veli olan mürşid” (kehf-17)

[6] Bkz. Kur’an-ı Kerim de adı geçen 28 peygamber.

[7] Bkz. “El Minkuzu min ed Delal-Dalâletten Hidâyete”

[8] Bkz. Descartes’in 6 metafizik düşüncesi.

[9] “Akılcı; akıllı geçinir bir sürü serseri akılsız”.

[10] Ziya Paşa’nın,

“İdraki meali küçük akla gerekmez,

Zira bu terazu bu sıkleti çekmez”.

Ziya Paşa önce pozitivist (akılcı) iken sonra bu gerçeği görmüş sonra yukarıdaki beytiyle Tasavvufa yönelmiştir.

“Sümme yakiluha illel âlimun – Alimlerden başkası akletmez”.        (Ankebut-43)

 

[11] Bkz. Muhammed – İsa – Âdem, S.37-43, Kâzim Yardımcı.

← Önceki

Sonraki →