Akılcılık (Rasyonalizm) Nedir, Ne Değildir?

Varlıktan Veriler 21

Bilindiği gibi akılcılığın, rasyonalizmin kurucusu bu bilim alanının metodolojisini (metodculuk) kuran Descartes (Dekart)’dır. (25) Rasyonalizme kadar felsefede tek bir kural vardı: Mantıklı düşünmek. Bu özellik, Aristo’nun mantık kuralı idi. Önce Aristo’nun mantığına baktığımızda gördüğümüz şudur: Aklı, mantık kuralına bağlamak ve düşünceyi mantığın kuralına göre yürütmek… Mantığın baş kuralı ise şuydu: Dedüksiyon -Endüksiyon: yani bir yargıya varmak için ya tikelden tümeli ispatlamak; ya da tümelden tikeli ispatlamak gerekirdi. Bunun Arapçası; ya enfüsten afâkı ispatlamak, ya da afâktan enfüsü ispatlamak gerekirdi. Şöyle ki; ya enfüsten tek tek nesnelerden başlayarak tüm nesneleri ispatlamak ya da tüm nesnelerden başlayarak parça parça nesneleri ispatlamak… Bunun bir adı da cüz, tikel (parça), kül (tümel); Fransızca’sı da, subje-obje.

 Aristo’dan, Dercartes’a kadar felsefenin tek kuralı, bu mantık kuralıydı. Yani “Mantıklı Düşünmek”.

      Bir nevi düşünceyi, mantık kuralının mahkumu kılmak. Aristo mantığının kuralına göre olmayan bir düşünceyi ”bilimsel olsa dahi” kabul etmemek… Örneğin bir bilgin, düşünceleri sonucu bir gerçeği bulsa ve bu düşüncesi bilimsel olarak pratikte ispatlansa bile; eğer O bilginin düşüncesi Aristo’nun mantık kuralına göre yapılmamışsa, O bilginin düşüncesi felsefecilere ve İslam’da bir nevi felsefe olan ‘kelâm’cılara göre düşünce sayılmaz. İşte mantıkçılık bu kadar katıdır! Onlarda, Aristo mantığı vazgeçilmez kuraldır. Olmayınca, olmaz. Descartes’te da bunu görüyoruz: O da metodolojiyi kuruyor ve onu düşünceye esas kural olarak alıyor. Yani “Metotlu düşünmek…” O da endüksiyon ve dedüksiyonun yerine analiz ve sentez kuralını getiriyor.(26) Analiz, yani bir şeyi bileşimlerine ayırmak. Sentez ise; bileşimleri tekrar birleştirmek, bütünleştirmek. Bunun Arapça’sı ise tahlil ve terkiptir. Yani parça parça nesneleri kümeleştirmek, ya da kümeleri tekrar parçalamak…

    Böylece Abbasiler zamanında Aristo Mantığı’na göre geliştirilen felsefe, 12. yüzyıldan sonra Avrupa’ya geçiyor. Orada 2-3 yüzyıl hakim olduktan sonra yerini Descartes’in ‘Metodik düşünce sistemi’ne bırakıyor. İncelediğimiz zaman Aristo’nun Mantığı ile Descartes’in Metodolojisi arasında esasta bir fark olmadığını görürüz:

    ‘Mantıklı düşünce’nin yerini ‘metotlu düşünce’ alıyor. Ve Descartes’ten sonra bir nevi Felsefe ilminin yerini de ‘Rasyonalizm (Akılcılık) alıyor.

   Felsefe ve Rasyonalizm, fiziki ilimlere çok fayda sağlamış; deneysel bilime katkıda bulunmuş, laboratuarda çalışmaya yönelik işlevleri hızlandırmıştır. İnsanlığa sunulan bugünkü teknolojinin doğmasına neden olmuştur. Çünkü madde tahlil, yani analiz edilmek suretiyle eşyanın (nesnelerin), aslının (cevherinin) ne olduğu ve nesnelerin hangi elementlerden oluştuğu öğrenilmiştir. Bu yolla Kimya, Fizik, Tıp, Aritmetik ilimleri çok gelişmiştir. Bu oluşuma, dünya bilim literatüründe “pozitif ilim” denilmiştir. Kesin, gerçek bilgi, deneysel bilgi anlamınadır.

   Bugünkü pozitif bilimin gelişmesinde Aristo Mantığı’nın ve Ona dayanarak Abbasiler Dönemi’nde İslâm feylezof ve Kelâmcılarının geliştirdiği Felsefe ve onun neticesi bilimsel buluşlar; ayrıca Descartes’in metodolojisi ile Avrupa’da gelişen bilimlerde (Descartes’in metodolojisi’nin) büyük katkısı vardır. Bu bir gerçektir. Rasyonalizmin (Akılcılık) getirdiği ‘Analiz’ ve ‘Sentez’ kuralı bugünkü teknolojinin bu kadar gelişmesinin sebebidir.

    Ancak bu ‘Analiz’ ve ‘Sentez’ kuralını Felsefe ve Zihin için de kullandığımız zaman, aklı da bir laboratuar deneyiminin sıkıntısı içine sokmuş oluruz. Bu durum, aynen “Aristo Mantığının, ‘mantık kuralı gibi “aklı” sıkıntıya sokar. Aklın serbest düşüncesini Mantığın ve Metodolojinin ‘katı kuralları’nın cenderesine alır. Çünkü Mantık ve Metodolojiye göre düşünmek; bunun adını Mantık ve Rasyonalizm-Akılcılık koymak; Aklı ve Düşünceyi sıkıntıya sokmak olur. İşte bu rasyonalizm yada akılcılık, Avrupa’da yüzyıllarca Felsefe’ye ve Zihin’e de hakim olmuştur. Bunun sonucunda Felsefe ve Zihin, “Fîzikötesi”gerçekleri de ‘Mantık’ ve ‘Metodoloji’nin kurallarıyla izaha çalışılmıştır.

   Halbuki Akıl; ancak madde âlemini düşünür ve araştırır. Ancak ‘fiziki âlemin’ gerçeklerini çözer ve çözmeye devam etmektedir.

    Madde ötesi’ne gelince; Fizik âlemi’nin bittiği yerdeki “Metafizik (Manevi)” gerçekleri çözemez ve çözememiştir. Çünkü bir yerde Aklın da bir kapasitesi, bir “sınırı” vardır. “Sonsuzu”, “Madde ötesi”ni çözme, anlama gücü yoktur.

   İşte Aklın bu sıkıntısını gören Kant (27) bu nedenle aklın bizzat kendisini incelemeye almış ve onun tenkidini (eleştirisini) yapmıştır. Ve Kant’tan sonra Felsefe’ye yeni bir boyut gelmiş; “Akıl her şeyi çözer” fikrinden vazgeçilmiştir. Çünkü “katı Akılcılık” o derece tabulaştırılmıştır ki; gerçeği bilmek için akıldan başka hiçbir araç yoktur iddiasına kalkışılmıştır. İşte bu noktada Kant, “Aklın Tenkidi”ni yaparak; Aklın ‘Madde ötesi’ Felsefi gerçekleri çözemeyeceği ve Aklın “Mutlak Gerçeği” çözemeyeceğini; Akıl için birçok gerçeğin “giz” olarak devam edeceğini vurgulamıştır.

    Çünkü Madde ötesi gerçekler, doğanın ve eşyanın (nesnelerin), aslının yada özünün (mahiyeti) ne olduğu; Fizik âlemi’nin bittiği yerde ne çeşit bir âlem olduğu; yani Metafizik âlemin gerçeğinin nasıl olduğu ve olacağı… Madde ötesi hayatın nasıllığı (Ruh, Melek, Cennet…)gibi… Bunları, bu “kısıtlı” Cüz’i Akıl’la çözmenin mümkün olamayacağı; bu konuda Cüz’i Aklın, düşünceyi karıştıracağı..Metafizik (Mânevi âlem) konularda zan ve. tahminlerin (varsayımların) ötesine geçemeyeceği; bu durumun ise gene bizzat Aklı karıştıracağı veya zorlayacağı bir gerçektir.

   Avrupa’da Kant, “Aklın Tenkidi” çıkışı ile; Hegel’de “bilimsel diyalektiği” ile bu katı ve ‘aşırı Akılcılığı’ önlemişlerdir.

   Ancak gel gör ki; Türkiye’mizde bir ‘Akılcılık’ teranesi almış başını gitmektedir… Akılcılık; ama nereye kadar?..

   Akılcılık, maddenin bittiği yere kadardır. Madde ötesinden söz etmek, Aklın haddi değildir. İşte şimdi bunun izahını yapacağız: (28) Akıl, “Maddi olan” her şeyi çözebilir ve çözmektedir. Zahir âlemle ilgili konuları anlama, çözme, işleme kudretine sahiptir. Ancak, ‘madde ötesi ‘ile ilgili konularda kesin yargıya ve kesin bilgiye eremez.

   Metafizik Gerçekleri: Ruh, Melek, Cennet... Ve nasıllıklarını, niteliklerini… Tanrı’nın nasıllık ve Sıfatlarını (niteliklerini) bilemez. Mutlak Gerçeği çözemez. Tanrı, insanlara (beşere) verdiği  ‘Akla’ bu gücü vermemiştir. O nedenle de “Zâtı, Sıfatı ve Madde ötesi Alemi” de bilmemiz ve O Mânevi (Ruhani) bilgilerden de mahrum olmamamız için “İlâhi Mesaj” nı göndermiştir. Ve buna İnsan-ı Kâmil’i (Kudsi-Kutsal Ruhu taşıyan) görevlendirmiştir. Ki bunlara “Rabbaniler, Ruhbaniler (Büyük Mistikler)” denir.

    Bu Kutsal Ruhu taşıyan İnsanlara “Resul- Elçi, Nebi-Haber Verici, Veli – Mürşid” (29) adları verilmiştir, işte bu Aziz zâtlar aracılığıyla Tanrı, “İlâhi Mesajını” göndermekte ve Madde ötesi -Fizikötesi gerçekleri bildirmektedir. Bu ilâhi Mesajlar, tetkik edildiğinde; bu Kitaplarda birçok “İlmi Gerçeklerle” ve çok “düşündürücü” ilginç görüşlerle karşılaşırız.

   Kur’an, Tevrat, Zebur ve İncil’de fizik âlemi ve Fizikötesi âlemle ilgili çok önemli konularla karşılaşırız. Ayrıca 28 ilâhi Mesajcının (30) dışında Havarilerden ve İslâm Tasavvufçularından da “İlâhi Mesajlar” alırız. Bazı Hıristiyan Mistiklerinin ve İslâm Tasavvufçularının; ‘Maddenin-Eşyanın mahiyeti (aslı)’ ve “Madde ötesi” konulardaki düşündürücü, hikmetli, Arifane sözlerini, yazılarını ve şiirlerini göz ardı edemeyiz.

   Bir Muhyiddin-i Arabi’nin Füsus il Hikem’ini hiçbir feylozof hafife alamamıştır. İbn-i Arabi, aşırı bir “İlâhi Mesajcı”dır. Fizikötesi konularda Aklın rolünü kabul etmez. Ancak “Külli Akıl”la irtibat kuran bir aklın, bir Ruh Sahibi’nin bu gerçekleri “çözeceğini” sürekli vurgular. Tüm Tasavvufçular ve önceden Felsefeci iken sonra Tasavvuf yolunu seçen Muhammed Gazali(31“Kudsi Ruh’un rolü olmadan Metafizik gerçeklerin asla Âkılla, Mantıkla, Metodoloji ile çözülemeyeceğini” savunurlar.

     Batı’nın Feylezoflarının bir kısmı da bunu savunur. Doğanın gizlerinin çözülemediğini; bunu pratik cüz’i akılla çözümünün mümkün olamayacağını; “Mutlak Gerçeğin” herkesteki akılla bilinemeyeceğini kabul ve tasdik ederler. Descartes’te bunu kabul etmektedir.      Halbuki katı Aristo Mantıkçıları ve katı Descartes Metotçuları (Felsefe kültüründe Descartes Metotçularında, Rasyonalistler – Akılcılar denilmektedir); bunlar, Descartes’ten de daha akılcıdırlar. Zira Akılcılık Metodunu (Rasyonalizm) getiren Descartes bile, metafizik gerçeklerin ve Tanrı’nın Hakikati’nin ve “Mutlak Gerçeğin” bu pratik akılla çözülemeyeceğini kabul etmektedir. (32)

     İşte bu aşırı akılcılar; maddi -Mânevi her bir kuramın, kavramın, kuralın, ‘cüz’i akıl’la bilinebileceğini; bu arada “Mutlak Gerçeğin” de akılla bilinebileceğini iddia ederler. Ve gerçeğin (Maddi-Mânevi), yani fizik ve fizikötesi gerçeklerin bilinmesinde ‘Akıldan başka araç yoktur’ derler!..

    Yapmak istedikleri şudur: Ruh yoktur. Kutsal Ruh’un bileceği bir gerçek olamaz. İlâhi Mesaj yoktur. Yani “İlâhi Mesajcı olan Peygamberleri, Tanrı Kitaplarını ve büyük Ariflerin ve Velilerin ‘Keşfe’ dayanan görüş ve düşüncelerini, bilgilerini ‘inkâr’ ederler”!.. Bunların hepsine birden “dogma”der; bir kalemde silip atmak, göz ardı etmek isterler. O doğma dedikleri, “İlâhi Mesajlar” da; yani Kutsal Kitaplar ve Tasavvufçuların Kitaplarındaki görüşler, ‘bilimsel’ de olsa; bilime, pratiğe, akla uygun da olsa reddederler. Bunlar, Akılcı değildirler.

     İşte “Akılcılığı” bu şekilde ele alanlar; Tanrı’yı, ya da Tanrı’nın İlâhi Mesajı’nı (Kelâm-ı İlâhi ve Vahy-i İlâhi) ve İlâhi Mesajcıları olan Peygamberlerini ve Tasavvufun Arif Velilerini “inkâr” eden “Materyalistlerdir bunlar…

   Özellikle Türkiye’de “Akılcılığın” çığırtkanlığını yapan basit Materyalistlerdir. Çok okumuş Materyalistler, Onlar kadar Akılcı değildirler! En azından insaflıdırlar!.. Kutsal Kitaplarda da, Tasavvufçuların eserlerinde de ilginç görüşler olduğunu; hatta bilimsel konular bulunduğunu açık yüreklilikle söylerler. Ancak, Akılcılık sözcüğünü ağızlarında sakız eden basit Materyalistlerse tam tersine her bir konuda; “Akılcılık, akılcılık, efendim… Akılcı… Akılcılık…” der, ondan sonra da Akıllıca bir söz dahi etmezler!.. Bir eser yazmazlar. Sadece söz başına “Akılcı… Akılcılık…” der dururlar..

    Ziya Paşa’nın ‘Ukala geçinir, bir sürü sersem”( 33) diye nitelediği yaratıklardır. Bu basit Materyalistler… Enteller…vb. Bir de yaptıkları şudur: Akılla, Akılcılığı birbirine karıştırıp; ‘kavram karışıklığı’ yaparlar. Sanki her konuda Akılcı olmamak; “Aklı” kabul etmemekmiş gibi… Halbuki Akılcılık, yukarıda açıkladığımız gibi Descartes’ten sonra çıkan bir “deyimdir. Descartes’in Metodolojisidir. Yani mutlaka Metotlu Düşünmek’tir her bir konuda… Fiziki konularda da; Fizikötesi, Metafizik konularda da “Cüz’i – bu pratik Akılla” her bir gerçeğin; “Mutlak Gerçeğin”de çözüleceğini iddia eden Descartes’çılardır, bunlar. Hayır, yanlış söyledim; Descartes’ten da daha Descartes’çılardır. Tıpkı eski Aristo Mantıkçıları gibi; Aristo’dan daha “Mantıkçı”lar bulunduğu gibi…

    Kur’an-ı Kerim, Tasavvuf ve tüm ilâhi Mesajcılar; cüz’i Aklın Fiziki bilgileri, Fiziki Gerçekleri bilebileceğini; ancak Fizikötesi Gerçekleri, “Külli Aklın”, “Ruhun” bileceğini söylerler!... Kur’an-ı Kerim, Sure-i Rum’un 6. Âyetinde bu konuyu açıkça bildirir: “Allah’ın vâdi; Allah’ın vâdinde ihtilaf yoktur. Fakat insanların çoğu bilmez -İnsanların çoğu(ki bunlar, cüz’i -Pratik Akıl sahibidirler) Dünya hayatının zahirini(madde âleminden, maddi tarafını) bilirler. Ancak Âhiretten (madde-ötesi -Metafizik) gafil-habersizdirler; cahildirler, bilemezler”. Okuduğunuz bu Âyet, insanlardaki Aklın konumuna tamamen bir açıklık getirmiştir. Allah, her şeyin hakkını vermiş; “İlâhi Mesajı” ile bunu, Kuran’ın yazarı Hz. Muhammed de bildirmiş; O büyük “İlâhi Mesajcı” ise, bu “gerçeği” İnsanlığa “tebliğ” etmiştir.

Âyet incelendiğinde; her insaflı insan, en azından Haz-ret-i Peygambere birazcık da olsa saygı duyar.

                                                                                                                             KÂZİM YARDIMCI

( 25) Rene Descartes (1596- 1650) Ünlü Fransız düşünürü ve bilginidir. Gerçek bilgiye vara bilmek için her şeyden kuşkulanmak gerektiğini Savunan Descartes, bu durumu “Düşünüyorum. O halde varım” şeklinde özetlemiştir.Descartes, Matematiğin dayandığı ilkeler gibi, Tanrı kavramının da doğuştan zihnimizde var olduğunu kabul ediyor. Ona göre, “Böyle mükemmel bir varlığı, mükemmel olmayan insanın duyumları ile anlaşılmasına imkân yoktur”. Dolayısıyla, doğuştan zihnimizde var olan bu varlığın, gerçekliğine de inanıyor, (Havat Ansiklopedisi, Descartes Maddesi).

(26) Bkz.Descartes,”Discourse de la methode” (Usul üzerine nutuk).

(27) îmmanuel Kant, (1724-1804)Tanınmış Alman filozofudur. l781’de “Saf Mantığın Tenkidi” adlı İlk eserini tamamladı. Bu eser son iki yüzyıl içerisinde yayınlanan felsefi eserlerin en önemlisi sayılır, (Hayat Ans.Kant Maddesi’nden).

 (28)Ayrıca Bkz. “İslâm’da Mezhepler Ve Yükseliş-‘İslâm’da Felsefe, Kelâm ve Tasavvuf ‘konusu-1988-İzmir” Genel Dağıtım: Doğan Dağıtım-Malatya.

 (29) “Veli olan Mürşid” (Kehf -17).

 (30) Bkz.. Kur’an-ı Kerim’de adı geçen 28 Peygamber.

 (31) Bkz. “El Mınkuzu min ed Dalâl – Dalâletten Hidâyete”

(32) bkz. Descartes’in 6 Metafizik düşüncesi

(33) “Akılcı; Akıllı geçinir bir sürü serseri-akılsız”.

← Önceki Veri

Sonraki Veri →