Adem ve Çocuklarının Gerçek Sırrı

Varlıktan Veriler 72

Allahu Taâla, Hz. Muhammed’e de Ruhunu iletmiş, Onu Ruhları ile teyid etmiş, güçlendirmiştir:

 

1-‘’ Ve kezalike evheyna ileyke, ruhen min emrina – Ya Muhammed, Sana emrimizden Ruhu ilettik.” ( Şura-52)

 

2- ‘’Nezele bihi ruhul emin, Ala kalbike -Ruhul emin ile kalbinin üzerine Kur’an iniyor”. (Şuara:193-194)

 

3- ‘’Nezzelehu ruhul kudusi min rabbike bilhak.-Ruhul kudus  Kur’an ile  Rabbın’dan hak-olarak iniyor”. (Nahl-102)

 

      Allah istediği kullarına başka Ruhlar da iletir ve o kulunu teyid eder, güçlendirir. Şu Âyet bu dediğimizi teyid eder:

‘’Yulkirruhe min emrihi ala men yaşau min ibadihi – Emrimizden Ruhu, kullarımızdan istediğimize ilka ederiz, iletiriz.” (Mü’min-15)

       Hazret-i Muhammede de, Allah kendi Ruhunu ayrıca iletiyor. Dahası Ruhul Emin ve Ruhul Kudus’la da, teyid edip, güçlendiriyor. Ayrıca, Cebrail isimli Melek ile de teyid edip, pekiştiriyor.

       Allahu Taâla,  bu konuda, ayrıca, Âdem’in-İnsan’ın içine de Ruhunu üfleyerek, iletiyor, güçlendiriyor. Zira Allah Ruhunu, sadece insana üfürmüştür, nakletmiştir, iletmiştir.

İnsandan başka hiçbir yaratığa, Ruh iletilmemiştir. Anlamlı düşünmek ve anlamlı konuşmak ve akıl sadece insanda vardır. Demek ki, anlamlı düşünmek, konuşmak; Ruh öznesinin yani Ruhun ‘’ben’’in sıfatları- nitelikleridir.

        Aşk ve ilim irfan da Ruhun özellikleri, nitelikleridir.  Zira, ilim-sevgi Tanrı’ya ait sıfatlardır. Alim, Vedud, Muhib Tanrı’ya ait sıfatlardır. Tanrı’nın isimleridir.  Sıfattan yapılmış isimlerdir. Bilmek, sevmek sıfatlarıdır.  Ayrıca Tanrı, Ruhundan Meryem’e de üfürdüğünü buyurmaktadır ki, Meryem’e üfürülen bu İkinci Ruh, Hz. İsa Mesih’in Ruhudur. Zira İsa’nın babası yoktur. Allah, önce İsa’nın Ruhunu Meryem’e üfürmüş, Meryem o Ruha, kanıyla cismani beden örmüştür.

‘’Velleti Ahsenet ferceha fenefehna fiha min ruhina ve caelneha vebnaha âyeten li’l âlemin –

O kız ki ırzını korudu, biz O’nun içine  Ruhumuzdan üfürdük. Meryemi de, Oğlunu da âlemlere Âyetimiz (Mucize) kıldık.”( Enbiya-91)yani Meryem, kocasız doğurdu. İsa da babasız doğdu. Bu Allah’ın büyük bir mucizesidir.

 

         Zira Ruhun bu âleme inmesi için bir kaba -ampul- gibi ihtiyacı vardır. Ruh çıplak olarak,   bu madde âleminde görünürse, madde âlemi dayanamaz, erir. Çünkü Ruh çok kuvvetli Nurdur.  Tanrı’nın Zâti- Nurudur; güneş ve ışığı gibi. Ruh Tanrı’nın bizzat Zâtı değil ama Tanrı’nın Zâtının Nuru, ziyasıdır. Güneşin ışınları da, güneşin ta kendisi değil, ama güneşin zâtının, öznesinin, ziyası, ışığıdır ve güneşten ayrılmaz. Güneşin ışığı, güneşten ayrı ikinci bir varlık da değildir. Ama güneş gökte, büyüktür. Güneş ışığı ile her yerdedir.   Güneşin ışığı, gökteki büyük güneşin ta kendisi değil, ama ondan ayrı ikinci bir şeyde değildir. Yani güneşin niteliklerinden bir niteliktir.

           Öyleyse güneş zâtı(öznesi)  ve ışıkları ile enerjisi, ısısı ve renkleri ile komple güneştir. Yani güneş, zâtı ve sıfatları-nitelikleri ile bir tek güneştir. Tektir. Allah da, Zâtı-öznesi- Kadim Varlığı ve sıfatları ile Allah’tır. Allah, Zâtı ve Sıfatı ile tekbir İlâhtır (sonsuz kenarı olmayan, kuvveti kudret ve ilim ve daha nice güzel nitelikleri sıfatı olan Nurdur).  Allah, tekbir kenarsız, Nurdur. Tekdir,  birdir.  Zira iki sınırsız varlık olmaz.  Ve Nur olan Varlık(Allah) doğurmaz ve doğmaz. Parçalanmaz. O Ezeli, Ebedi ve Daimi Bâki, Kadim bir tek Nur ve kuvvet olan sınırsız varlıktır. Gerçekte var olan Odur. Diğer nesneler, Onun sürekli tecellileri ile kendi zuhurudur. Tecelliler sınırlıdır. Sonradan olmuşlardır.  Onun için sonlu, geçici zuhuratlardır. Var olan, Nur olan Allah’a göre izafi gelip- geçici nesnelerdir. Denizin üstünde, denizden beliren büyük-küçük köpükler gibi…Ama köpük de olsalar, gelip geçici de olsalar, küçük de olsalar, DENİZ ‘den başkası olmayıp, Onların da aslı sudur. Büyük, denizdir. Bu da ayrı bir GERÇEKTİR.

         Allah Muhammed’e, kendine, ana rahminde üfürülen Ruhundan başka, üç Ruh daha ileterek, O’nu çok çok güçlü ve mukaddes kılmıştır.  İlgili Âyetler yukarıda belirtilmiştir. Ayrıca Hz.İsa’ya kendi Ruhundan başka bir Ruh daha iletmiş onu da güçlendirmiştir. İlgili Âyet yukarıda belirtilmiştir.  Ayrıca, Allah Hz.Meryem’e, Hz.İsa’nın Ruhunu üfürmüştür. Meryem de kanıyla O’na, cismani beden vermiştir.  İlgili, Âyet yukarıda belirtilmiştir. Hz. İsa’nın bedeni, Meryem’e nisbeten beşerdir, İnsandır. Onun için, yemiş, içmiş, annesinin sütünü emmiş, Hıristiyanlara göre, çarmıha gerilmiş, kanı akıtılmış ve öldürülmüştür.  Allah ve Ruhu ise, Nurdur.  Allah ve Ruhu yemez, içmez, uyumaz, çocuk olup, büyümez.  Allah ve Ruhun kanı olmaz. Allah ve Ruh asla ve asla ölmez.  Ölen maddeden ibaret olan, beşer-insanın cismi tenidir, bedenidir. 

       Allah, Hz. İsa’yı insanların öldürmediğini, çarmıha gerilenin İsa olmadığını bir başkasının İsa’ya benzettiklerini bildirmektedir.  Ayrıca,  İsa’yı bizzat kendisinin öldürdüğünü ve İsa’nın Ruhunu kendisine, huzuruna yücelttiğini beyan etmekte ve Hz. Muhammed’e,  ‘’Sen öleceksin de, insanlar ölmeyecek mi?’’(Enbiya-34)

      Buyurmakta’’Ve Senden evvel hiçbir beşer-insan yok ki biz onu diri bırakmış-öldürmemiş olalım’’(Enbiya-34) buyurmaktadır.

      Burada bizim Muhammedi Ulemamıza bir soru soralım:

      Göğe çıkan Hz. İsa’nın bedeni midir, yoksa Ruhu mudur? Ya da Hz.İsa, beşerden- insandan başkası mıdır? Yani, Hz.İsa beşer değil midir? Zira Allah Hz. Muhammed’e, Senden evvel hiçbir beşer yok ki biz O’nu diri kılalım ve öldürmüş olmayalım, buyurmaktadır. Mirac olayında Efendimizin Hadis-i Şerifleri mealen şöyledir:

    Göğe yükseldiğinde ‘’ikinci veya üçüncü gökte İsa A.S., dördüncü gökte Âdem A.S. beşinci gökte Musa A.S., yedinci gökte ceddim İbrahim A.S. beni karşıladılar.  Yani, istikbal ettiler. ‘’

   ‘’Şimdi bu Hadis’e göre; Hz. İsa’dan başka, Âdem, Musa, İbrahim ya da İdris, Peygamberlerde mi bedenleri-tenleri yani bedeni-cismani durumları ile  gökteler. Onlar da karşıladılar Efendimizi. Çünkü Peygamber Efendimiz, yalnız İsa’yı gökte gördüm demiyor ki, diğer 3-4 peygamberden de söz ediyor. Buyursunlar İsa diri olarak (Canlı) olarak göğe çıktı diyen, İslâm Ulemasının çoğu ki, bu kanaattedirler, cevap versinler. Hadis-i Şerif yalnız İsa’dan söz etmiyor ki.

     İşte kardeşlerim sizleri yukarıdan beri açıkladığım konularda düşünmeye çağırırken, gelelim şimdi,

 BÜYÜK ATAMIZ HAZRETİ ÂDEM (İLK İNSAN’A) VE HAKİKATINA:

‘’İnni cailun fil ardi halifeten-Muhakkak, ben yer yüzüne bir halife kılacağım”.(Bakara-30)

‘’Ve allemel âdeme’l esmâe külleha – Âdem’e –ilk İnsan’a bütün isimleri öğrettim”.(Bakara-31)

      İlk İnsan’ın adı Âdem’dir. Bütün insanlığın babası, büyük atasıdır. Bu iki Âyete göre, ilk insan Allah’ın yeryüzündeki halifesidir. Halife, ‘’Halef’’ asl olanın yerine anlamı taşır. Burada, asl olan, ‘’Rabbımız Allah’’tır. Onun yerine olan da, ilk insan atamız, Âdem A.S. dir.  Öyleyse, Allah’ın halifesi yeryüzünde Allah adına konuşan, ve Allah adına icraat yapan hareket edendir. Allah’ın kuludur ama Allah adına hareket etmektedir. Burada bir misal;

‘’Allah âlemlerin meliki, padişahı, kralı, ilk insan Âdem de Allah’ın başbakanı gibi sayılır.Yani Allah, mühürünü O’na vermiştir’’

‘’Ve nefehtehu fihi min ruhi-İnsanın-Âdem’in içine Ruhumdan üfürdüm”.(Secde-9)

‘’İnni halikun beşeren min tin feiza seveytuhu. Ve nefehtu fihi, min ruhi fekeu lehu sacidin fesecedel melâiketu kulluhum acmeun-Muhakkak ben çamurdan bir beşer yaptım (Yani kaba heykelini), sonra onu düzelttim ve O’na Ruhumdan üfürdüm. Bütün Melekler topluca, O’na –İnsan’a (Âdem’e) secde ettiler”.(Sad: 71-72-73)

    Ayrıca diğer bir Âyette, Allahu Taâla, insan için,

‘’Suverekum ve ahsene suverekum–Sizi (İnsanları) çok güzel tasvir ettim(güzel betimledim). (Mü’min-64)Âyeti de vardır.

‘’Ve iz kölna melâiketiscudu li âdeme.fesecedu illa iblis’’(Bakara-34)

 Allahu Taâla, Meleklere  Âdem’e secde edin, önünde eğilin, yere kapanın dedi. Hepsi secde etti, iblis müstesna. Yani İblis, Âdem’e secde etmedi. Sure-i Bakara’da bu Âdem ve hilafeti ve O’na her şeyin öğretildiği ve Âdem’e Meleklerin secde ettiği, İblisin etmediği, Âdem’den yüz çevirdiği büyüklendiği ve kâfirlerden olduğu; diğer bir Âyet de iblisin, cinlerden olduğu ve O’nun Nurdan değil ateşten yaratıldığı, ayrıca Meleklerin de Âdem-İnsan için;

‘’Ya Rabbimiz, biz Seni takdis ediyoruz, Seni tesbih ediyoruz. Bu beşer insan, yeryüzünde kan döker, fesatlık çıkarır.’’(Bakara-30) Dediklerini, yani bir nevi Rabları ile niza ettiklerini ancak nizalarında ısrar etmeyip, Âdem’in yüceliği karşısında hepsinin, topluca Âdem’e secde edip, yücelttiklerini, ancak ateşten yaratılan iblis, adlı şeytanın secde etmediğini, âsi olduğunu şeytanın ‘’dallinler’’den şaşkın, sapkınlardan  olduğunu; insanın apaçık düşmanı olduğunu, Rabbimiz beyan buyurmaktadır.

     Bu konuda Sure-i Bakara, Sure-i Sâd ve diğer başka surelerde tafsilatlı olarak anlatılmaktadır. Cenab-ı Hak, iblise:

-“Âdem’e niçin secde etmediğini soruyor. O da ben ondan hayırlıyım, anlamına ben ateşten yaratıldım, Âdem topraktan yaratıldı.(Âraf-12) Hatta diğer bir Âyette,

‘’Bu  çın çın ötenden topraktan yaratılana mı secde edeceğim. Yani ben, ondan hayırlıyım demek istiyor. Allahu Taâla da,

-‘’Sen büyüklendin, bana âsi oldun, yurdumdan, cennetten çık.’’(Âraf-13)

‘’Feinneke recim -Sen recm edildin, taşlandın, kovuldun”.(Hicr-34)

Buyurmaktadır. Bunun üzerine İblis, Allah’a hitaben,

-‘’Sen beni şaşırttın, ben de bütün kullarını, insanları şaşırtacağım”(Hicr-39)

Diyor. Allahu Taâla, sen doğru söylüyorsun, yani yaparsın. Şimdi ben de sana doğruyu söylüyorum:

‘’Lemen tebeake minhüm le emle enne cehenneme minküm ecmain-Seni de sana, bağlanıp kalanları da (Yani bağlanıp seninle olanlarla) hepiniz cehenneme gidin, defolun”. (Âraf-18)

Demektedir, buyurmaktadır. Defolun anlamına buyurmaktadır.

Diğer bir Âyette Allahu Taâla’ya: ‘’Bütün insanları iğva edeceğim, şaşırtacağım. Senin yolundan çıkaracağım anlamına, ancak muhlis, halis kulların müstesna.  Yani onları çıkaramam, onlara gücüm yetmez”, (Hicr: 39-40) demektedir.

‘’İlla ibadeke minhumul muhlesin-Muhlis- Salih kulların müstesna”. (Hicr-40) Onlara gücüm yetmez anlamına.

       Demek ki, şeytanın, Allah’ın has kullarına gücü yetmemektedir. Zaten Allah da Şeytan’a ‘’Muhlis kullarıma gücün yetmez”. (Hicr-42) buyurmaktadır.  Bu Âyet de vardır.

         Bunları yazdık; Âdem’in yüceliğini belirttik. Allah’tan sonra en yüce varlık, Allah’ın Kudsi Ruhunu taşıyan, Allah’ın Mukaddes Ruhu ve Mukaddes nefesi yani Kelimesini taşıyan İNSAN, Allah’tan sonra, Meleklerden ve her şeyden üstündür. ÂDEM’in bu üstünlüğü, Kur’an ve Tevrat ile sabittir. Allah yüce varlıkları, gök ehlini, Atamız, Âdem’e yani İNSAN’A –İNSAN-I KÂMİL’e secde ettirmiştir. BU KONU TARTIŞMASIZ BÖYLEDİR.

İNSAN YÜCEDİR ve Tanrı’dan Mânevi Varlıklardan; Ruh, Melek, cin, şeytan, cennet, cehennemden anlamlı söz eden tek varlık ‘İNSAN’dır.

      Allah insanı yaratmıştır. İnsan da Allah’ı yansıtmıştır. Allah’tan ve Mânevi Âlemden söz etmiştir. Son söz: ALLAH OLMASA İNSAN OLMAZDI, İNSAN DA OLMASAYDI ALLAH BİLİNMEZDİ.

     Ancak, kardeşlerim, bu yüce insana, Allahu Taâla ayrıca, bir şey daha yüklemiştir. Kimse Âdem’e- İnsan’a kötü diyemez. ‘’İNSAN YÜCEDİR’’ BU KESİNDİR.

     Âdem’e- İnsan’a ve çocuklarına yüklenen Ruh’tan başka, ikinci şey nedir? Allah’ın bütün isimleri, yani her şeyi, her şeyin ismini, bilmek aynı zamanda O, ‘’her şeyin’’, ‘’ne olduğunun’’ anlamını, her kavramın içeriğini de bilmek demektir. Bu çok önemli bir olaydır. Çünkü her ismi, her kavramı, yani her şeyi ancak Tanrı bilir. Âdem, kendindeki anlama niteliği taşıyan bu  ‘’Ruh’’ ile  her şeyi öğrenmiştir. Çünkü Ruhta anlama ve bilme yeteneği vardır. Eğer Meleklerde bu yetenek olsaydı; onlara da öğretirdi. Demek ki, Meleklerde ve diğer yaratıklarda, her şeyi bilmek yeteneği yoktur.

        Şimdi Adem’e yüklenen ikinci şey nedir?

        Bu yüklenen ikinci şey şudur:

‘’İnsana- kişiye, fücuru da takvayı da ilham ettim…- Muhakkak, pâklanan (fücür-kötülüklerden) temizlenen kurtulur. Bu kötülüklerin, üstünü örten, bu kötülükleri gidermeyen, yani koruyan da, ‘’dessa’da’’ kalır”.(Şems: 8-9-10) Dessa, desise, kasvet karanlık ve cehennem anlamları taşır. Şimdi kardeşlerim bu Âyete göre,

     Hz.Âdem-Hz.İnsan, Ruh yönü ile, Allah’ın pâk nefesi ve Kelimesini taşımakla her ne kadar Allah’tan sonra en yüksek kişi ise de,

‘’İşte Rabbımız, Âdem’e ve çocuklarına, takvayı yani Tanrı’dan sakınmayı, ilham etmekle beraber, fücuru-kötülükleri de ilham etmiş bulunuyor’’

       İşte Hz. Âdem, ilk İnsan ve Âdem babamız biz çocukları bu takva ile fücur arasında, çırpınıp durmaktayız.

        Takva’nın (Allah’tan sakınmanın) yardımcısı, Allah ve Melekleri, ve Kutsal Ruhtur. Allah, ve Melekleri ve Kutsal Ruhlarını taşıyan Enbiyalar, Evliyalar, Azizler, Mü’minlerin yani takva yönümüzün, yardımcılarıdır. Sure-i Saffat’da bizzat Melekler, Mü’minlere hitaben,

‘’Nahnu evliyaukum -Biz Melekler, sizin Evliyanız, yani sizin Dostalarınızız”. (Fussilet-31)

Hani vahabilere göre, İlâh’tan başka dost yok idi. Bu Âyete ne diyorlar, demek ki varmış. Zaten diğer bir Âyette, ‘’Ey Mü’minler, sizin Veliniz Allah’tır ve Allah’ın Resulu Muhammeddir (S.A.V), Ve iman edip de, Allah’a selat eden, dua eden, yani namaz kılanlar ile zekât verenler ( bu zekâta iç tezkiyesi-iç temizliği de dahildir.) Ve Hakkın önünde rüku edenler, eğilenlerdir”.(Maide-55) Bu eğilme olayı, Allah ve Peygamberler ve Velileri Kudsi Ruh taşıyanları da, içine alır. Âdem ve Yusuf Peygambere secde olayı gibi.(Yusuf-100)                                                   Öyleyse, ilk insan ve çocukları, fücurdan- kötülükten suç işlemekten yani günahlardan bittamam  vâreste  (Uzak) olamazlar.

        Gerçek budur. Şimdi bu durumda,  Hz.Âdem’in ‘’La tekreba’’şu ağaca yaklaşma, emrini bir an için nisyan edip(unutup), tutamaması, Âdem’i baştan tırnağa kötü saymayı gerektirmez. O, işte kendisine, Allah tarafından, ilham edilen, bu fücura bir kerelik uymuştur. Bu, Âdem’i külliyen günahkâr saymayı gerektirmez.

    Yukarıda çok yüksek ve kutsal niteliklerle, donatılmış bir insanı, bir anlık boş bulunup, bir hatasından dolayı, külliyen kötü saymak, insafla bağdaşmaz. Eğer Âdem, külliyen günahkâr, yani kötü idiyse; (çünkü her günah bir kötülüktür. )

   Büyük Allah, ne diye Cebrail de dahil bütün Melekleri, O’na secde ettirmiştir?

   Önce kısaca Ruhun gerçeği nedir, ona bir değinelim. Allahu Taâla, Ruh için:

‘’Ve yes elunuke, anir ruhi, kulirruhu min emri rabbi ve mâ utitum minel ilmi illa kalila -Ya Muhammed, Senden Ruhu, soruyorlar de ki; Ruh, Rabbımın emrindendir ve ondan size az bilgi verilmiştir”. (İsra-85) Âyetinin muhatabı kimlerdir. Bu İlâhi sözün muhatabı, Ehl-i Kitap’tır. Zira o zaman,  Ruh bahsini kurcalayan, ikide bir ortaya atan, ve Peygamberimiz’den soranlar Ehl-i Kitaptan; Yahudi hahamlar ve Hıristiyan ruhbanlardır. Allah, Ehl-i Kitaba, Ruh hakkında, ‘’az bilgi verdiğini, çünkü müşriklerde zaten Ruh bahsi yok idi.  Bu bir gerçektir. Şimdi bu Âyete dayanarak, bizim Medrese ulemamız, yani fıkıhçı ve akılcı, kelâmcı ulemamız ‘’Ruh bilinmez, Allah, Ruh için az bilgi verdi.’’ Deyip de bunu şumullandırmak istiyorlar.  Zira Allah, Peygamber’e ‘’Sana Ruhun ilmi az verildi buyurmamaktadır’’. Öyleyse Peygamberler ve Onların gerçek vârisi olan,  Aziz Velileri ki, bunlar Hakk’a tam Ârif ve Âlim kişilerdir. Maddi Mânevi, ilimleri bilirler.  Bilhassa, Ruhaniyatla ve tevhid le ilgili ilimleri çok iyi bilirler. Âlim-i Küll’dürler.  Bu böyledir.

     Ruhun Allah’ın emri olduğu ise kesindir ve ayrıca nefesi İlâhi nefes, İlâhi Kudsi nefes ve Mukaddes kelimesi olduğu da kesindir.   Çünkü Nefes ve Emr aynı zamanda Allah’ın Kelimesidir. Âdem, Külli Âlimdir. Külli Âlim, bir anlık hatası ile küçülmez.

     İlâhi nefes, İlâhi emr ve İlâhi Kudsi Ruh, Nurdur. Allah’ın Zâtı da Nurdur. Allah’ın emri de Nurdur.  Nur ise, hakikatte bir tanedir. İki Nur olmaz. Güneş ve ziyası,(ışığı) gibi.

‘’Emr’in gramerlerdeki anlamı, emr kipi ayrı, oradaki emr fiilidir. Unsur (Yardım et) lâ, tensur (Yardım etme) emr kipleri gibi. Bu Arapça grameri ile ilgilidir. Yap-yapma gibi. Ancak ‘’emr’’in bir çok anlamı vardır. Emr’in asıl anlamı ‘’Hal”dır (durumdur). Şimdi ‘’EMR’’in gerçek anlamı HAL-DURUM olunca öyleyse Hal sahibi Allah’tır.  Hal ‘’zülhal’’in vasfıdır. Yani, hal-durum sahibinin sıfatıdır. Çünkü, vasıf, sıfat demektir. Sıfatın Türkçesi niteliktir. Daima, Hak için örnek gösterilen, güneşe bakalım:

           Gökte büyük Güneşin, Zâtı(öznesi) yani kendisi vardır.  Ancak, güneşin hali-durumu çoktur. Zira Allah’ın  Zâtı da bir, varlığı da bir tekdir. Ancak sıfatları- nitelikleri çoktur. Güneşin hali durumu, yani vasıfları aydınlığıdır, ışığıdır,  enerjisidir. Isısıdır ve renkleridir. Daha tesbit edilmemiş nice hali- durumu nitelikleri vardır. Allahu Taala, ‘’Ruh emrimdendir’’

Yani, İlâhi durumumdandır.-halımdandır, buyurduğuna göre, Allah’ın durumu-halı Allah’ın sıfatları nitelikleridir. Öyleyse, EMR’den olan Ruh, İlâhidir, Tanrısaldır., Allah’ın sıfatıdır.

         Allah’ın Zâtı-Varlığı, ‘’NUR’’ dur, Allah’ın halı-emri, emrinden olan Ruhu, pâk nefesi ve Kelimesi de Nurdur. Çünkü bunlar, Sıfat-ı Zât-ı Bâridendir. Zât-Sıfat iki varlık değildir. Sıfat-durum varlık değildir. Varlığın, nitelikleridir. Gülün, çiçeklerin kendisi ve türlü güzel renkleri ve türlü güzel kokuları gibi. Güneş ve türlü nitelikleri gibi… Yani şu kesindir ki, Emr-Haldır-Durumdur. Hal durum ise, zulhalin yani hal sahibinin vasfıdır. Zât ayrı, sıfat ayrı diye iki ayrı varlık yoktur. Sıfatsız zât, özne varlık olmaz. Öznesiz- varlıksız zâtsız da sıfat olmaz. Sıfat, zâtın kendisi değil, zâtın-öznenin halı durumudur. ZÂT DA, SIFAT DA ‘’NUR’’DUR VE KUVVET, KUDRETTİR, İKİ NUR İKİ KUVVET YOKTUR. NUR  TEKDİR VE SONSUZDUR, KENARSIZDIR, İKİ KENARSIZ VAR İSE DÜŞÜNÜLEMEZ.

     Şimdi İsevi kardeşlerimizden ricam o ki; Allah’tan sonra en mukaddes varlık olan TANRI’NIN EMRİ , HALI-DURUMU, SIFATI, KUTSAL NEFESİ VE KUTSAL KELİMESİ OLAN, Yüce Ruhu taşıyan, İlk İnsan-Hz. Âdem’e ayrıca, İnsana, Allah tarafından yüklenen, fücüra da (kötülüğe de) bakarak, Âdem’i külliyen, kötü bilmenin, doğru olup, olmadığını düşünmelerini, rica ve istirham ediyorum. Zaten, Âdem’e ve çocuklarına yalnız Takva, (Tanrı’dan sakınma) ilham edilip, de fücur (Kötülük de) ilham edilmeseydi, insanın Âdem’in ve çocuklarının imtihanına gerek kalır mıydı? Âdem ve çocukları da, tamamen Melekler gibi, NUR olurlardı. Ve asla günah yani kötülük yapamazlardı. O zaman da ne dine, imana, ne uyarıcı Peygamberler ve Veliler, Azizlere gerek kalırdı. Ne de havralarda, kiliselerde ve camilerde Tanrı’ya ibadet ve dua olurdu. Herkes Melek gibi olurdu. Halbuki Allah, bir de cehennem, karanlık âlem yaratmış, bir de karanlık âlemin sufli varlıklarını yaratmıştır ki bunlar; lânetlenmiş iblis, şeytan ve ona uyan cinler ve insanlar vardır. Allah, tek taraflı değildir.

         Allah’ın varlığı bir elleri ikidir. Yani sıfatları iki kategoride incelenir. Allahın kahrı-şiddeti, azabı, itabı (Öfkesi) ve Allah’ın merhameti, şefkatı, acıması, sevmesi ve yardım etmesi vardır. İşte, bir elinden, yani bir sıfatının tecellilerinden, kötülükler, günahlar zuhur etmektedir. Diğer elinin tecellilerinden, iyilik, güzellikler, şefkatler, merhametler, sevgiler, yüce aşklar ve yüce idrakler zuhur etmektedir. Yani Allah’ın birbirine zıt sıfatları vardır. Bunlara İslâm, Tasavvufunda, ve Kur’an’a göre, celâli- kahri ve cemâli-lütfi sıfatlar denmektedir. Ve de diyalektiğin özü, aslı Lâhutidir. Maddi değildir.

        Doğadaki ve insandaki hemen hemen her şeydeki, her nesnedeki zıtlıklar arasında, bu bitmez tükenmez savaşlar sürüp gitmektedir. İyilik kötülüğe, kötülük iyiliğe hâkim olmaya çalışmaktadır. İyilerin yardımcısı Allah ve Kudsi Ruh taşıyan Peygamberler, Veliler, Azizleri ve Meleklerdir. Kötülülerin yardımcısı ise, lânetlenmiş şeytan, iblis ve ona bağlanıp, ona uyan insanlar ve cinlerdir.

   ‘’Şeyatinel  insi vel cin – İnsandan ve cinden olan şeytanlar”, (En’am-112) ayeti de vardır.

İşte bunlar şeytanilerdir, iyiler de Rahmanilerdir.

    ‘’Görmez misin, nerede bir gül olsa, yanında illa diken olur. Bir yeşil gül çubuğunun içinde gül de diken de gizlidir.’’

     Bu ve benzeri örnekler, hep simgelerdir. Ve zıtlıkları simgeler. Bu madde âleminde her ne varsa hepsi iç Âlemdekilerin simgeleridir. Bunları anlattıktan sonra, kilisenin, Âdem’den İsa’ya kadar olan bütün insanlar günahkârdır. Yani, İsa’dan evvel, Peygamberler de, günahkârlardandır. İbrahim Musa, Davud,  Yakup, Yusuf, İdris, Harun, Şuayb, Yahya, Zekeriya, yani İsa’dan evvel ne kadar, Peygamber ve  Aziz gelmişse, onlar da günahkâr ve kirli insanlardır. Çünkü Onlar da günahkâr ve kirli olan, Âdem’in İnsan’ın çocuklarıdır. İşte kiliseye göre, durum böyle olduğu için, Allah, İsa’yı gönderip, bunları insanoğullarını kirden, günahlardan arındırmış ve kurtarmıştır.

      Bir kere her peygamber gibi, İsa, Peygamber de ancak kendisine, inanan Havarileri ve bazı Yahudileri kurtarmıştır. Bir peygamber, bir Veli, kendisini kabul etmeyeni kurtaramaz. Peki bu Âdem ve çocuklarını Hz. İsa kurtardı ise, Müslüman ve Hıristiyanlar hariç, 4 milyara yakın insan, bunlara şu andaki, Yahudiler de dahil, Hz. İsa’yı inkâr ediyor.  Yahudiler hariç diğerleri Allah’ı tanımıyor. Ayrıca, vaftiz edip, arındırdık dedikleri çocuklar, büyüyünce, akla hayale sığmayan günahlar işliyor, kan döküyor. BU NASIL KURTULUŞ?

       Efendim, Tanrı, Hz.İsa affedicidir, merhametlidir. Peki o zaman, Allah cehennemi niye, yarattı? ‘’İncil’deki, cehennemde, alevler içinde cayır, cayır yanacaklar’’ Âyetinin anlamı nedir?

       İsa da bütün Peygamberler de, bütün Veliler  ve Azizler de sonsuz merhametli değillerdir. İnkârcılar ve zalimler ve mücrimler, muhakkak cezalanacaktır. Tanrı’nın gadabı da vardır.  Affı da vardır. Tanrı affedicidir ama aynı zamanda Âdil’dir. Kul hakkını affetmez. Allah ayrıca, ‘Azizun İntikamdır’’.(Maide-95) Mağdurların hakkını gasp edenlerden,alacak  muhakkak intikam alacaktır. Allah şeytanı ve zalimleri lânetlemiştir.  Şeytan ve zalimleri affetmez. İnsanoğlu, günah işlemekten, vâreste (uzak) değildir. Bu doğasında, hilkatında vardır.

       Allahu Taâla, ‘’Mü’minler, yani Hakka inananlar, bir saikanın (güçlü bir tepkinin) dışında  emrime karşı gelmezler’’ buyuruyor. Yani ellerinde, olmayarak; günah işlerler. Şeytanın vesvesesi, cismani, yönümüzün, içgüdülerimizin bazen güçlü sevkiyle, itişi ve dürtüsü ile Mü’min olarak da günah işleriz.  Allahu Taâla, ayrıca Mü’minler, günah işleyince, hemen ‘’Beni hatırlar ve bağışlanmalarını dilerler’’.(Âl-i İmran-135) Zaten Âdem A.S. için de ; ‘’ O ‘na Kelimelerimi ilettim. Bunun üzerine bana geri döndü, tevbe ettti’’(Bakara-37) buyurup, daha o zaman affettiğini’’ Kur’an’da buyurmaktadır. Günahları ve kusurları ile beraber.

     ‘’Allah Bir’’diyen Mü’minler, kim ne derse desin, Tanrı katında, makbuldurlar. TANRI’YA, ÂHİRETE VE PEYGAMBERLERE VE KUTSAL KİTAPLARA İNANAN İNSANLAR GÜNAH VE KUSURLARI İLE BERABER ÇOK YÜCEDİRLER. İNANMAYANLARLA BİR TUTULAMAZLAR. ALLAH, MÜ’MİNLERİ SEVER VE MÜ’MİNLERE ACIR.

‘’ Ve kâne, bi’l Mü’minine Rahima – Allah, Mü’minlere acır”. (Ahzab-43)

   SON SÖZÜMÜZ:

     Âdem’den, Hz.Muhammed’e kadar gelen bütün Peygamberler, ve Onlardan sonra, gelen İLÂHİ TANRISAL olan Veliler, ve Azizler Allah’a yaklaşmış olan Mukarrebunlardır. Bunlar kutsal kişilerdir. Bunlar Allah’ın Kelimleridir. Çünkü onlar, Allah’ın Kutsal Ruhunu, nefesini, yani kutsal emrini içlerinde kalplerinde taşımaktadırlar. O nedenle, bu kişiler, Allah’ın Ruh ve Kelimleridir. Allah’ın Kelimlerine Selat-ı Selam olsun. Onlara bir zerre, imanı ve bir zerre sevgisi olanlara da selam olsun. Allah bir diyen inançlılara da selam eder, gözlerinden öperim.

İnşallah bir tek olan, Pâk ve çok mukaddes olan Rabbimizin huzurunda toplanır, Sonsuz Mutluluğa erişiriz. ÂMİN.

       Kur’an’da geçen ‘’İsa, Allah’tan Ruh ve Kelimedir.’’(Nisa-171) den maksat, Hz.İsa’nın,  Meryem’in, karnından aldığı cismani teni-bedeni değil; O  bedene üfürülen Alllah’ın Ruhu ve Kelimesidir. Yani İsa’nın orijinalidir. İsa’nın içidir, dışı bedeni değildir. Zira, İnsanın-Âdemin İÇİ HAK, DIŞI HALK dır, yaratıktır. İlâhi Ruh ve Kudsi Nefes, İlâhi Kelime, halk değildir. Emr’dir.

    ‘’Elâ lehul Halkü Ve’l Emr – Ayık olun, âgâh olun, halk da emr de Allah’ındır”. (Âraf-54) Bu Âyette Halk ve Emr kesin olarak, ayrılmışlardır. Halk yaratılan, Emr İlâhidir. Tanrısaldır. Halk ayrı, emr ayrıdır. İkisi de, Allah’ındır.  Demek ki; Emr (Durum_Hal) mahluk değildir.  Beden yaratıktır. Emr (Hal-durum) olan, Ruh ve Kelime ve İlâhi Nefes, Hal sahibinin, Allah’ın vasfıdırlar. Allah, Nur olduğu için, Allah’ın halı da, vasfı da Nurdur. Kutsaldır.  Bu nedenle, Peygamberlere ve Azizlere Allah’ın Ruhu, Allahın Kelimesi- kelimler denir.

‘’ALLAH’IN KELİMLERİ’’. Zaten Hz. İsa da ‘’Ekmek benin tenim’’dir, sözü ile cismani bedeninden, söz etmiştir.  Yani Hz. İsa da ten yönüyle, bütün insanlar gibi, beşer-insan, iç yönüyle Ruh ve Kelimedir. DIŞI İNSAN-BEŞER, İÇİ KUTSAL RUH VE KUTSAL KELİMEDİR’’

       Tıpkı, Âdem Peygamber gibi, Onun da dışı beşer-insan, içi Kutsal Ruh ve Kutsal Nefes yani, Kutsal Kelimedir.

‘’Meseli İsa, indallahi, kemeseli Âdem – Allah’ın indinde İsa örneği, Âdem örneği gibidir”.(Âl-i İmran-59)

‘’Mel meshihöbni meryeme illa resul- Meryem oğlu, Mesih Resuldan başkası değildir’’. (Maide-75)

     Şimdi bir örnek daha veriyoruz:

     Gökte güneş ve güneşin niteliği olan, ışığı ve gölge.

     Doğada yaygın olan elektrik-ışık-enerji. Ampulun içindeki, aktif elektrik-ışık-enerji ve camdan ibaret ampul. Allah, Ruh ve cismani beden.Şimdi bu gerçeklere bakınca, görüntü olarak; üç şey görüyoruz:

1-Güneş,

      2- Güneşin güneşten ayrı olmayan ışığı,

      3- Gölge.

 

Bunlar gerçektir. Yani hakikatdır. Ancak bir de Hüviyet, mahiyet, kimlik vardır. Bu üç gerçeği görüntü olarak görüyor, biliyoruz. Ama görüntü de bu üç vardır, hüviyette (kimlikte değil) . Bu üçe kimlik olarak baktığımızda ve düşündüğümüzde,  bakınız daha büyük bir gerçekle karşılaşıyoruz:

1-Güneş ve ışığı tek bir varlıktır.

2- Güneş ayrı, ondan uzanıp bize gelen ışık ayrı değildir. Gerçekte, güneş ve ışığı iki şey değildir, bir tek şeydir. Bir tek varlıktır. Güneşin ışınları güneşten ayrılmaz. Güneşin ışınlarını bir cetvelle ikiye ayıramazsın, parçalayamazsın.

     Güneşin ışınları, şafakla güneşle beraber gelir. Her yere uzar, yayılır ve güneşle beraber akşam gurup eder. Güneş batarken, duvarlarda bir milimetrekare  ışık bırakmaz. Komple gelir, komple gider. Demek ki, güneşin ışığı, güneşten başka ikinci bir şey değildir.

Sırası gelmişken, şunu da söyleyelim. Güneşin ışınlarını, kimse çiğneyemez. Yani güneşin, ışınlarına basacağım ayağımı desen, bakarsın ki, ışınlar ayağın üzerindedir. Ayağın, güneşin altındadır. Yani meşhur söz, ‘’HAKİKATTA HAK ÇİĞNENEMEZ’’.Hak daima üsttedir, üstündür. Bu da, bir büyük gerçektir. Çiğnenen, bedendir. Ruh çiğnenemez. Çünkü, Ruh Hakkın Kutsal Işığı, Nuru,  Kutsal Nefesi,-Kelimesidir.

3- Gölge, yapaydır,  yaratıktır. Gölgenin atomu da, yoktur. Işık olmazsa, gölge olmaz. Ama ışık gölgesiz de, vardır ve gölgeye ihtiyacı da yoktur. Güneş ve ışığı, gece ve karanlık nedir bilmez. Güneş ve ışığı, bir tek Nur’dur. Gölgenin, güneşin kendisi ve ışığı ile yapı olarak hiçbir ilişiği yoktur, olamaz. Gölge mahlûktur.

    Şimdi hani ne oldu üçlülük? Üçlülük, görüntüdedir. Asl olan, Tekliktir. Güneş ve ışığı bir tek varlıktır, Nurdur.   Elektrik ve ampul de öyledir. Doğadaki, tabii elektrik ile ampuldeki elektrik iki şey değildir. Bize öyle, görünmektedir. Ampuldeki, elektrik, doğadaki yaygın elektiriğin kendisinden başkası değildir. Ortada iki şey- iki varlık yoktur.  Ampul ise, cisimdir, camdır. Maddedir ve yapaydır. Cam olan ampulün, yapı olarak elektrikle bir ilişiği yoktur. O bir araçtır.

     Bakınız burada da görüntü olarak gördüğümüz, üçlük yok oldu. Tek bir şey kaldı. Doğadaki yaygın elektrik ile onun uzantısı olan, ondan başkası olmayan ampuldeki elektrik.

 

       1-Allah,

       2- Allah’ın kendi ışığından başkası olmayan Kutsi Ruh.

       3- Ve Kudsi Ruhun içine üfürüldüğü, iletildiği cisim-madde olan (beden-ten.)

      Şimdi, aynen gölge ve cam ampul gibi, yaratık olan cismani tenin- bedenin, Allah ve Sıfatı olan Ruhla, yapı olarak hiç bir ilişiği yoktur. Beden-ten, cisimdir ve maddedir. Gölge ve ampul gibi yaratıktır,  mahlûktur. Yaratıktır. Bakınız ne oldu? Hani ilk bakışta ortada, üç şey varmış gibi düşünüyorduk. Demek ki, böyle bir üç hakikatte yoktur.  Allah ve sıfatı olan tek bir NUR vardır.  Beden, Nur değildir ve yaratıktır, mahlûktur. Allah, Zâtı ve Sıfatı-nitelikleri ile Allah’tır, Nur’dur. Kudrettir, Kuvvetdir. İlim, hikmet güzellik ve tam kemâl olgunluktur.  Allah, mükemmeldir. Nur olan varlığı sınırsızdır. İki sınırsız var olamayacağı için, Tek bir Varlıktır. Şirkten, üçlükten, çirkinlikten, âcizden münezzehtir. Sınırsız Varlık, ikilik kabul etmediğine göre, üçlük, dörtlük, beşlik vs. nasıl kabul edecektir.

     Sınırsız ve Nurdan-kuvvet ve kudretten, ibaret olan, daha nice güzel Sıfatları-nitelikleri olan  Allah, bir ve Tekdir. Yani eşsiz, emsalsiz ‘’BİR’’. Öyleyse, Allah’ın ‘’BENİ’’ en Âla ve Mukaddes olan ‘’Ben’’dir. Diğer, ‘Ben’ler, denizin üstündeki köpüklerin bir anlık ‘Ben’idir. ‘GERÇEK BEN, ALLAHTIR’’.

   ‘’Külli şey’in Halikun, illa vechehu – Her şey tükenir, Allahın Vechi- Zâtı tükenmez”.(Kasas-88)

‘’Küllü men aleyha, fan ve yebka, vechü rabbike zül celali vel ikram – Ya Muhammed, herkes- her şey fanidir. Celâl ve ikram sahibi, Rabbının Vechi-Varlığı kendisi-yani Muazzam ve yüce ve mukaddes ve tam mükemmel Zâtı, Bâki kalır”.  (Rahman – 27),

     ‘’  Ve Allah, her an bir şandadır-bir tecellide bir iştedir”. (Rahman-29) Yani Allah, diridir. Statik değildir. Edilgen değildir; etkendir. Onun için de, nesneler, kendi özünden ayrılmadan, tazelenmekte, yenilenmektedirler ve hayat devam etmektedir. Halkı-Ula, ilk yaratılanlar ve Halk-ı Cedid-yeni yaratılanlar, Âyetleri Kur’an’da vardır.  Yani her an yaratılış. İşte evrim teorileri de, bu Âyetlerden alınmaktadır. Sanmasınlar ki, Darwin ve benzerleri, Kur’an’ı, Muhyiddin Arabi’nin ve İslâm Mutasavvıflarının, eserlerini okumamışlardır. Almışlar ama, çarpıtmışlar, tersinden işlemişlerdir.

      Her şey tazelenir, ama her şeyin özü değişmeden. Ayrıca, yaratılışta tekrar da yoktur. Her şeyin özünü yok etme de yoktur. Hep benzeri yaratılır. Ama asli özelliğini kaybettirmez. Şu da var ki;  bir şeyi tekrar etmek, acizliktir, ezberciliktir. Allah, her şeyi her an yok edip, var etmekte ancak benzerini yaratmaktadır. Aynısını yaratmak, acizlik ifadesidir.  Allah, asla aciz değil, her şeye Kadir’dir. Bizim için zor olan, Allah için çok kolaydır. Allah’a hamd eder, meth-u sena eder, Allah’ın seçtiği Pâk Kullarına selam ederim.

      Ayrıca, ‘’ Sellü ala Nebiyyina Muhammed ve Sellu ala Veliyyina ve Mürşidina Ali’’derim. Hz. Muhammed ve Hz. Ali’nin ailesi ve gerçek Ashabları (arkalarında durup, Muhammed’e, Aliye sahip çıkanlar) ve Allah’ın Nebisi, Muhammed ve Velisi, Şah-i Velâyet Hz.Ali ve evlatlarını sevenlere de selam ederim. Bütün Peygamber Ailelerine ve Allah bir diyen kardeşlerime selam eder, bütün insanların da, kurtuluşunu Rabbim’den dilerim.

        Bir de suçun şahsiliği vardır. Hiç kimsenin, suçundan dolayı başkası suçlanamaz. Başkalarının günahından dolayı, başkaları günahkâr sayılamaz. Babasının suçundan evlatları, evlatların suçundan dolayı da, babası suçlanamaz. Bunu akıl kabul etmediği gibi, vicdan (İman da) kabul etmez. Haksızlık edilmiş olunur.

    ‘’Vaziretun vizra uhra – Kişinin vizri (günahı) başkasına yüklenemez”. (En’am: 164)

 Yani kişinin şahsi günahı, başka kimseden sorulamaz.  

 Sonradan yaratılan her şey sonludur. Ezeli, yani bizatihi var olan Allah, ve Allah’ın Sıfatı olan  Ruh sonsuzdur. Her şey ölür; Allah ve Ruh ölmez.

      EN İYİSİNİ ALLAH BİLİR.                       

                                                                                         KAZİM YARDIMCI/ADIYAMAN

                                                                                              

                                                                                                                      1.11.2005

Dipnot:  Vahy: İlham, ilka ve nefih: üfürme-nefes, Kur’an’da geçen bu kelimelerin hepsinin anlamı iletmektir. Nakletmek anlamına.

← Önceki Veri

Sonraki Veri →